*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

1 Ekim 2013 Salı

eskiden miydi ? çok mu eskidendi ? hiç hatırlanmayacak kadar mı eskidendi ?....


Sokaklardan eni konu çocuk sesleri gelirdi bazen gürültüye de dönüşerek...Bu sesler  yaz gecelerinde daha da artardı...Anne babalar bilirlerdi ki, çocukları, akranlarıyla ya hemen dış kapının önündedir  ya da bir iki yan sokak ötede  yarenlik etmenin keyfinde...

Sokak lambaları kah yansa kah bozulsa da  büyüsü vardı,  gündüzün  de gecenin  de. Hayatın tam içindeydi sokaklar o zamanlarda. Kaldırımlar da tekrar tekrar yapılıp sökülmemişti daha...

Hele hele,  ara sokakları bile fütursuzca işgal eden otomobiller varla yok arasındaydı...Soğuk kış gecelerinde belli belirsiz bir melodi eşliğinde duyulurdu bozacıların sesleri...Bekçilerin gecenin karanlığına hükmeden düdükleri de evlerden içeri girer , her sokağın bekçi amcasına gecenin bir vakti çay ikram edenler bile çıkardı ayak üstü...

Büyük şehirlerde bile elektrikler gün içinde onlarca kez gelir  giderdi...

Köyleri hiç sormayın...
'orda bir köy var uzakta'  misaliydi işte....

Türkiye nüfusunun da etkisiyle gittikçe artan enerji talebini karşılamak için  akla hayale gelmeyecek çabalar içine girse de, çok zor günlerdi.

Artık unutulan lüks lambaları, gaz lambaları, bugün yalnızca dekoratif amaçlı kullanılan şamdanlar evlerin baş köşelerinde, her daim kendilerine verilecek görevi beklerdi...

Siyah beyaz tek kanallı televizyon yayınlarının, hayat  düzenini değiştirmeye başladığı 1970’lerin gecelerinde  herkes bir odada toplanmış yayın saatini beklerken, tavandaki sarı ampul önce birkaç kez göz kırpar,  sonra küt diye karanlığa bırakırdı yerini....

Evler kalabalıksa çocuklar için bu durum bir oyun vesilesi olurdu genellikle ama büyükler söylenmeye başlardı...

Türkiye’nin siyasal ve ideolojik olarak yıkıcı biçimde  ayrıldığı yıllardı. Muhalif  olanlar  için her şeyin  sorumlusu belliydi. İktidara oy veren  ve yakın olanlar da bütün yokluklarla birlikte enerji kesintilerine de bir bahane bulurdu...

Aradan zaman geçer muhalefet iktidar olur,
iktidar muhalefete düşerdi
ve bu kez roller yer değiştirirdi...

Oysa iktidarı da muhalefeti de şunu bilmek istemezdi;

Türkiye çok büyük bir hızla ekonomik ve sosyal olarak kabuk değiştirmenin hatta makas değiştirmenin tam içindeydi 1970’lerde...

Büyükler bunları yaşarken çocuklar elbette kendi havalarındaydılar...
Onlar için kemer sıkma politikaları, enerji kesintileri, yokluklar da bir masal gibiydi, oyunun parçasıydı...

Akşam olup kan ter içinde oyundan evine gelen , annesinin hazırladıklarını ağız tadıyla yiyen bir çocuk için,  büyüklerin kahırları, dertleri, tasaları davul tozu, minare gölgesiydi...

Çocukluk tam da buydu...
Çünkü çocukluk her ahval ve şartta önce oyun demekti ve gıdaların en bereketlisiydi oyun....

1970’lerin ikinci yarısıyla birlikte özellikle büyük şehirlerde başlayacak terör korkusuna vardı daha...
Evlerin kapılarının  üzerinde gün boyu duran anahtarları kimse yadırgamazdı. Kışı  yazıyla, ilkbaharı güzüyle her sokağın, mahallenin, caddenin , kasabanın, her şehrin kendine has bir  dili, tadı vardı.

Sokaktaki odun kömür tepeciklerini gördüğünüzde bilir ve hatırlardınız ki,  tıpkı bugünlerdeki gibi hazan zamanıdır ve  arkası zemheri ayazıdır. 

Sokaklar herkesindi ama özellikle çocuklar ve  gençlerindi....
Üç korner bir penaltılara , taştan direklere, minyatür kalelere ev sahipliği yapan arsalar  vardı...
O arsalarda  yaşanırdı  aşklar,  mahalle kavgaları, maçlar ve oyunların bin bir türlüsü....

Türkiye köylüsü kentlisiyle parayı ve paranın gücünü  böylesine tanımamıştı daha...
Böylesine sevmemişti...

Komşuluklar da vardı.
Laf olsun diye yapılanından  değil ama en hakikisinden.
Gecenin bir vakti mahalledeki  herkesin kapısını çekinmeden çalabilirdiniz  müşkülatınız için.

Kapılar kilit üstüne kilitlerle, alarmlarla  donatıl(a)mamış, çelik kapıların hayali bile kurulmamıştı...

Yokluklar, yoksunluklar da vardı elbette, 
hem de bugünle kıyaslanmayacak kadar çoktu....

Ama insanlık sanki  daha mı çoktu....
“İnsan”  daha mı  çoktu...

Eskidendi...
Eskiden miydi...
Gerçekten çok mu eskidendi...
Hiç hatırlanmayacak kadar mı eskidendi....

(fotoğraf / eskiturkiyefotograflari.com / edhem ağa ailesi..)

( murat örem / 1 ekim 2013 / ankara...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder