*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

8 Ekim 2013 Salı

la boheme ; " bitti / bitmez dediğimiz masallar / elimizde kalan yalanlar / ufalmış / incinmiş / oyunlar...."




      

         yazıyı müziğe  altlık yapmak
hakarettir...
         müziği yazıya  fon yapmak  
büyük görgüsüzlüktür...
        
yazı yazıdır
         müzik de müzik...
        
insanlığın en güzel icatlarındandır
         yazı da müzik de...

         yazının gücünü görmek isterseniz
         mesela ;
         “dostoyevski”  okuyunuz...

         müziğin gücünü görmek isterseniz
         mesela ;
         “bach” dinleyiniz....

yazıyı müziğe  altlık yapmak
hakarettir...
        
müziği yazıya  fon yapmak  
büyük görgüsüzlüktür...
        
yazı yazıdır
         müzik de müzik...

         fakat çok istisnai durumlarda
         bir yazı bir müziğin ve hayatın
         hikayesini anlatıyorsa
          
         önce ve şimdi müziği açınız
         ve yazıyı o müzikle okuyunuz...



vakitlerden bir vakit , bir kız çocuğu varmış....

akademisyen olup  mesleğini yapmak için yurdundan çok uzaklara gitmeden önce dolu dolu yaşamış anadolunun   her bir güzellik ve kahrını   o kız çocuğu da...

öyle iflah olmaz bir iyimsermiş ki;   aklında daima ve hep güzellikler kalmış insanlarla ve yaşadığı yerlerle ilgili...

anlatacağımız şu kısa hikaye içinde, kendi hayatınıza da bakarak  ismini dilediğinizce  tanımlayabilirsiniz o kız çocuğunun...

üniversite yıllarında kendini  roman kahramanı  "Raskolnikofla” özdeştiren bu kız çocuğunun  (da)   akıl yaraları, gönül çürükleri  varmış herkes gibi...

büyümek biraz da buymuş çünkü...

bir de, üzerinden neredeyse hiç çıkarmadığı ve dizlerine kadar inen  kahverengi  hırkası”  varmış bu kız çocuğunun üniversite yıllarında...

bu hırkasını sevgiyle anlatırken “oblomov’un hırkası”  gibiydi tanımını yapmamış o kız çocuğu ama hikayeyi dinleyen orta yaşlı adam her nedense o hırkayı oblomov’la özdeşleştirivermiş hemen...

- bilenler bilir ; rus yazar gonçarov , oblomov romanında rus edebiyatına hakiki bir eşiği atlatmıştır...oblomov bu romanda bir simgedir...değişen çağa direnemeyecek olan rus ekonomik sınıfının ve  rantiye grubunun iyi niyetli(!)  ve üşengeç temsilcisidir oblomov...uçsuz buçaksız araziler yok paraya birer birer elden çıkarılırken oblomov pek istifini bozmaz görünür hizmetçiden ziyade efendisi olmaya meyillenen zahar’la birlikte ama üzerindeki hırka gün geçtikçe eskir , solar yıpranır...-  
 

gençlik yıllarında, "Kültür ve Düşünce Dünyası" kitabını taşırmış gencecik kollarında o kız çocuğu ve dünyayı hemen anlamak istermiş...

ne masal şey.... 

kim dünyayı anlamış  ki,
“bin yaşına”  gelse bile...

ne kadar naif...
ne kadar çocukça...
ne kadar safça...

fatih semtinin  Aksemsedininden  yürürmüş,   benim de her şeye rağmen mutluluk ve huzurla yıllarımı geçirdiğim ve gönlümde hala  üniversitelerin biriciği olan İstanbul Üniversitesi’ndeki hergelen meydanlı Edebiyat Fakültesine çoğu zaman...

aradan yıllar yıllar geçmiş...

yıllar geçerken ,
istanbul’un ne sokakları kalmış arşınlanmayan
ne gidilmeyen kitapçıları
ne de dualar edilmeyen camileri...

aradan yıllar geçmiş....

gökten üç elma düşmemiş...
devler cin , prensler kurbağa olmamış...
prens olan kurbağalara da
masallarda bile kimseler inanmamış...

ve  ;
bitirmiş okulunu o kız çocuğu
elinde İstanbul Üniversitesinin   diploması
ve üç dili dolu dolu bilen haliyle...

bitirmiş okulunu o kız çocuğu
gönlünde bin kelebekle...

anne babasına emekleri için  teşekkürler ederken ,
yaşıtlarına göre çok daha inançlı tarafıyla da  
Allah'ım sana da çok şükür , bin şükür...” demiş..

bir defteri varmış kız çocuğunun talebelik yıllarında,  öğrendiklerini hemen not aldığı...

çünkü her ahval ve şeraitte olan biteni eksiksiz anlamayı talep edermiş o genç yaşında bile ...

sınırlı parasıyla sahaftan pek de ucuza almadığı   kalın kapaklı  ve damarlı sayfaları olan defterinin ilk sayfasına da unutulmaz “La boheme”  şarkısını yazmış kız çocuğu ilk satırlar olarak...

bununla da yetinmemiş ; 
hem öğrenciyken
hem de  sonraları üniversitede “hoca” olduğu zamanlarda da
odasındaki  giysi dolaplarının  kapaklarına yazmış
La boheme”  şarkısının sözlerini,  
çıkmayan kalemler ve kocaman harflerle
o kız çocuğunu hiç unutmayarak...

aradan yıllaaar geçip giderken,
 günlerden bir gün , 
apayrı taraflara ilerlerken
anlık da  olsa yan yana gelen iki  -hızlı-  tren gibi
görmüşler birbirlerini büyümüş kız çocuğuyla orta yaşlı adam...

herkes herkese anlatmış hayatının anlatabilir taraflarını dostça...
sonra gidilecek yollarına yürümüş herkes...

bize de, “La boheme”  şarkısının kırık dökük Türkçe çevirisi üzerinden o kız çocuğunun insanlığını , umudunu , garp ellerinde hayatta kalma çabasını  saygıyla selamlamak kalmış...

şunları diyormuş “La boheme” şarkısının birebir olmayan çevirisinde anadoludan çıkan büyük ses  Charles Aznovour ;

“şimdi  çok eskimiş  zamanlardan söz etmek zamanı size...
 o vakitler montmartre ;  pencerelerimizin altına kadar uzanan leylaklar vardı...

bize yuva olan evimiz  beş para etmese de  tanıştığımız yerdi...
ben sesimle farkedilmek  için çırpınırken , sen pozlar  veriyordun....

bohem mutluyuz demekti..
bohem , elimizdeki parayla ancak iki günde bir yemek yemekti...!!!

şöhret  denen büyüyü bekliyorduk çoğumuz....
yokluk içindeydik ama umudumuz vardı,
yanında gençliğimiz de elbette...

ve bazı bistrolarda
sıcak yemek karşılığında bir tuval alıyor,
sobanın etrafında toplanıp dizeler döktürüyorduk...

bohem "güzelsin" demekti...
yetenek ve umut  da hepimizdeydi...
zor ve aç gecelerden sonra 
ilk işimiz olurdu  sabahları birer kafe-krem içmek...

yorgun ama şikayeti bilmeyen   
birbirimizi ve hayatı sevmek isteyen gençlerdik. 

sevmeliydik çünkü daha yaş yirmilerdeydi....

sonra aradan çook zaman geçti...

günlerden bir gün
eski adresime yolum düştüğünde
gençliğimi gördüm ama
yaşadığım duvarları, yolları, hiçbirini tanıyamadım....

her şey ama her şey yıldızlar kadar uzaktı...

montmartr ‘ın kendisi solgundu  ve leylaklar ölmüştü...

o eskimiş zamanlarda  gençtik, çılgındık....
bohem hiçbir şey ifade etmiyor artık...”

( murat örem / 07 ekim 2013 / ankara...) 
( başlıktaki alıntı / cem adrian...)
(müzik / charles aznavour / la boheme..) 




        
                 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder