*"108" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

5 Mart 2019 Salı

*ankara, git başımdan...artık birbirimize göre değiliz :)))

                                            

                        konur sokak'ta sıklamenler / mart  2019 / ankara



yukardaki başlıktan girelim mevzuu anlatmaya  ;
mülhem dizenin aslı şöyledir attila ilhan imzalı

                               "aysel, git başımdan, 
                             ben sana göre değilim...!"  


bugün bütün bir öğle sonrası "konur sokaktaydım...." 
attığım her adımda edip cansever'in dizeleri yankılandı zihnimde...
okuyacağınız bu yazı,  kaybeden şehrin   hikayesidir...

                                             ******


çankaya'dan bindiğim otobüs kızılay'da bıraktı...
şehrin kalbine otomobille inmiyorum, çok  mecbur değilsem...

zaten şehrin kalbi  de yıllardır takır takır tekliyor...
tek bir  otomobili daha kaldırmayacak kadar bedbaht şehrin kalbi.

benim kalbim iyi şimdilik...
kalbim tekliyor dersem, kalbi kırılır kalbimin :)) 


30 yıldır kütür kütür içtiğim sigaralara inat 
bir dönem taşıdığım üç rakamlı kilolarıma rağmen 
relax ve  sorunsuz çalışıyor kalbim :)) 



hasılı kelam,  birileri çok kızdıkça  "kalpsiz malpsiz"  deseler de 
nazım'ın dediği gibi, çok iyi şimdilik "sol yanımdaki cevahir..." 


ama ne derdi süleyman demirel
                            
                                  "sağlığınızla asla övünmeyin.." 

dinleyelim o zaman büyüklerin ikazını, dinleyelim... 
meseleleri mesele etmetseniz mesele kalmaz (!!!) 
diyen süleyman demirel'i dinleyelim...


size bir şey söyleyeyim mi ; 
süleyman demirel, ülke tarihinin gördüğü 
en büyük ve en kendine özgü demagogmuş...

gelmeyecek bir daha öylesi....


hayat böyle işte...
bir şeyden mişli zamanla bahsediyorsanız
epeyi yaşlanıyorsunuz (!) demektir. 


bugün konur sokakta, mışlı zamanlar ciğerimi deldi...
gezdiğim sokaklardaki o binaların yıkıklığı, metrukluğu 
yılların   anılarını da derin bir mağaranın içine attı...




ben niye gittim bugün konur sokak'a...derseniz
DAİMİ SARI BASIN KARTI belgelerimi vermek için...

 
bu işler böyle...
siz,  ömrünüzü veriyorsunuz
sonra bir komisyon toplanıyor...
ve takdir ederse, 
o komisyon da size daimi sarı basın kartı veriyor...

emekli bile olsanız
evlenip boşansanız
sonra yine evlenip boşansanız
sonra yine evlenseniz...
hatta sakat kalsanız, 
bitkisel hayata girseniz
çocuklarınız bile evlenip boşansa
o çocuklarınız da emekli  bile olsa
ölene kadar kullanmanız için
daimi bir sarı basın kartı veriyor...


siz öldüğünüzde de, 
yanınızda kim varsa artık
hatıra diye almak isterse birileri 
ona geçiyor o sarı basın kartı.

kullanamıyor ama  ona geçiyor sarı basın kartı...
eline geçen belki bir köşeye atıyor...
belki bir camekanın içinde duruyor...
belki bir sahafa düşüyor sarı basın kartınız...
belki de ayrancı antika pazarında
10 lira 20 lira veriyor eskiciler :))  sizden sonra...



bazen evlatlar sahip çıkıyor 
o kartlara kağıtlara ıvır zıvıra...
bazen hayat alıp savuruyor dört bir yana...
herkesi ve her şeyi....

mesela ben babamın öğretmen emeklisi kartına bakıp bakıp
sümüklü sümüklü çok ağladım 2017 şubat'ında...

nüfus cüzdanına  diyemiyorum 
çünkü daha hastanede 
bedeni soğumadan el koydular 
nüfus cüzdanına taşkın hocamın...
usul adap böyleymiş deyip sustuk biz de...


amma uzattık lafı...
KONUR SOKAK / SARI BASIN KARTI.... derken
ölüm yine baş köşeye oturdu....
ama ölüm de bunu her daim hak eder söz aramızda
ölümün olduğu yerde hiçbir rol ölümden gerçek olamaz...


ne diyordu SOFOKLES, 
"kimse son nefesini verene kadar
mutlu bir hayat yaşadığından emin olmasın !!!" 

bu adamlar boru değildir ey okur...
bu adamların laflarını çok ciddiye alın ! 


30 yıl önce evlenmek için ankara'dan yola çıktığımda 
ticaret hayatıma (!!!) yine KONUR SOKAK'ta başlamıştım...
sonra hayat bana inatlarımın da muradı olarak
SARI BASIN KARTLI bir gazeteci hayatı verdi...

şimdi bir komisyon toplanacak vakti saati geldiğinde...
30 yıla yaklaşan yayıncılık / gazetecilik hayatım
DAİMİ BİR SARI BASIN KARTININ  içine sığacak...

ne diyordu koca yunus

                   "şol karşıki dağları, meşeleri bağları
                    sağlık safalık ile, aştık elhamdülillah..."


ve ne diyordu nazım hikmet 
                            "...su basında durmuşuz.
                                        su serin,
                                       çınar ulu,
                                ben şiir yazıyorum.
                                  kedi uyukluyor
                                    güneş sıcak.
                              çok şükür yaşıyoruz.
                          suyun şavkı vuruyor bize
       çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..."


            ( murat örem / 5 mart 2019 / ankara )









10 Şubat 2019 Pazar

sedir ağaçları baba olduğunda evlatları gözünde tüter mi....anne kayın ağaçları da yemek yapar mı çocuklarına....

              -soldan sağa ; berat, miraç, murat, nurdilek, mehmet ve furkan 
               en genç olduğu için yerde kalan arda erhan / kasım 2018/ankara-


çam ağaçları bilir mi,  babalarının öldüğünü ?
küçücük fidanken "annem ölüverirse" diye uykuları kaçar mı çınarların ?


sedir ağaçları, baba olduğunda "oğullarım" diye diye uykusuz kalır mı ?
anneliği nasıldır kayın ağaçlarının, onlar da krep yapar mı çocuklarına.... 


gel de şimdi,  ömrü uzun olsun 
anneliğin manevi yükünden 
çok bunaldığı çok üzüldüğü zamanlarda 
gözlerimin içine baka baka 
"köpekler ana baba olmasın..." 
diye  kalbiyle yakaran
annem müjgan hocanımı anma ...


ne güzel demiş sofokles;
"asla doğmamış olmak, belki de en büyük nimettir ( ! )


çocukken,  sığınırsınız anne babanıza...
onlar kocaman kadınlar adamlar görünür gözünüze...


gençken onlarda BİN KUSUR bulma zamanıdır...
ki bulduğunuz kusurların bir kısmı da doğru ve gerçektir...
insan kusurludur çünkü....insan eksiktir...insan, na tamamdır...


sonra biraz daha geçerse ömür katarı
bir de üstüne anne baba olursanız
bir yanınız evlat bir yanınız babayken
gidip gelir içinizdeki salıncak....


siz  yaş aldığınızda 
kamburu çıkar olur babanızın... 
gözleri daha az görür annelerin....


ve hayatın döngüsü devam ederken
torun kahkahaları sıvanır evlere;  şanslıysanız...


çocuklar büyür...
babalar yaşlanır...
yaşı daha büyük babalar da ölür...


çocuklarınızın dedesi ölmüştür
sizin babanızdır onların dedeleri...

her şey yolunda gitsin de 
sırayı bozmadan ben de vakitlice ölüvereyim
diye bir ses yankılanır zihninizde...



dünya adaletsiz bir yer...
bunu biliyoruz...iyi biliyoruz...
eğer adaletli bir yer olsaydı
faşist augusto pinochetler,  90 yıl 100 yıl yaşamazdı...
ellerine basılarak  öldürülmezdi victor jaralar 40 yaşında (!)



ölümün ve savaşın olduğu bir yer adaletli olamaz...

ama inanın ki bana, ölümün olmadığı bir yer
çok daha adaletsiz olurdu....

vardır, "YaradanıN"  bir bildiği...
vardır...mutlaka....
da....


ben biraz da aykırı bir adamım...
ikna edilmesi çok zor,  
başına buyruk bir asi adamım...
her şeyi ama her şeyi öğrenmek isterim...
inanmak değil, bilmek ve anlamak isterim (!)


ikna olmadığım her yerde,
taşkın hocaların sesini duyamadığım zamanlarda
dönüp dönüp yazıya sığınmalarım bundandır...
acılarım, anılarım, aykırılıklarım bundandır ...

yaradana yöneltip yöneltip de 
yarım asırdır cevapsız kalan sorularım da 
tam da bundandır.... 

        ( murat örem / 10 şubat 2019 / ankara )

bu şarkıyı mutlaka dinleyin /// 
"...ne ölenle öl / ne gidenle git / aslolan HAYATTIR canım kardaşım....
 



 






 

5 Şubat 2019 Salı

" KAPICI SÜLEYMAN'la bu pazar günü tanıştım....iki gün boyunca o anlattı ben dinledim...hep dinledim (!) yazı dediğin nedir ki sanki...bir ömrün, cep aynası değil mi...


ankaralılar bilir...

cümleyi daha doğru kurarsak
bazı ankaralılar bilir :))

her ayın ilk pazar günü ayrancı'da pazara giderseniz 
lahana pırasa ıspanak yerine başka şeyler karşılar sizi...

eskimiş yıpranmış patenlerden kağıt gibi ince çin porselenlerine ,
ambalajı bile duran ve hala çalışan 1970'lerin teyplerinden
babaannenizin evinde gördüğünüz tavuklu saatlere kadar
bin tane TARİHİ  IVIR ZIVIR  karşılar sizi...


antikacıların günüdür her ayın ilk pazarı, ayrancı'da...
adı böyledir de pazarın, çakma antikalar da vardır dört yanda...
hakiki alıcı satıcı kadar, çakallar da bekler gün boyu...

bir köşede socrates'in gümüş madalyonu durur tezgahta 
başka bir yerde efsane rus fotoğraf makineleri sıralanmıştır
socrates  kim ki yahu , diyenler varsa onlara da selam olsun...
sevgili özkan pekesen'in sayfasını tavsiye edelim onlara da...


hiç de şubat'a yakışmayan çok güneşli ve sıcak pazar gününde
hadi biz de gidelim dedik,  antikacılar pazarına...
malum şubat'ın ilk pazarıydı bu ayın 3'ü...

evimizin olduğu anayasa parkından, çok yürüdük ayrancı&kızılaya
kah botanik parkından kah portakal çiçeği vadisinden
kah yolu da dolandırarak seğmenler parkının içinden...


ama bu kez yürümek yerine bindiğimiz otobüs 5 dakikada götürdü bizi...



sevgili eniştemiz sağolsun 
kapıda kaya gibi bir emanet mondeo dursa da
ateş kırmızısı  italyan aygırım haftalardır çok hasta.

oysa ne dağlar ne yollar aştık onunla...
geceler gündüzler boyu yıllarca nasıl  ilerledik teker teker...

hırlayarak her geçtiği yerde kendine hayran hayran baktıran gürültülü ciğerleri çok hasta italyan aygırının (!) 

inleyen bir hasta gibi nefes alıyor...
ölümün soğuk nefesi geziniyor/du son zamanlarda
ama ben konduramıyordum...
biliyordum başıma gelecekleri....


ateş kırmızısı italyan aygırını; 
belki yılkı atları gibi bir ovaya bırakmak gerek..
belki de tek kurşunla vurup yürüyüp gitmek...
gerekirse yaparım bunu...
hayır yapamam....

yaparım (!)

ben ki taşkın hoca'sını elleriyle toprağa saklamış evladım...
acıların şahını yaşamış adamım...
gerekirse çeker vururum tek kurşunla italyan aygırını da...
özüm çağlasa da gözümde tek yaş görünmez....


kimselere söylemesem de her seferinde yanından geçerken
fısıltılı cümleler kuruyorum yalnızca onun duyacağı...

ben size KAPICI SÜLEYMAN'ı anlatacaktım değil mi..
bilmiyorum işte bir mevzua ışık hızıyla girip özetlemeyi..
ille cemaüzevveline kadar gitmeli hikaye...
tek bir boşluk kalmamalı...


yazı  dediğin nedir ki sanki...
bir ömrün, cep  aynası değil mi...

hasılı kelam, gittik ayrancı antikacılar çarşısına...
girdik içeri...
nur,  çin porselenlerine afrika tahtalarına övgüler dizerken
ben, bin kusur buldum bu çanak çömleğe, tahtalara...


gezerken gezerken gözüm kitaplara kaydı yine...
horoz ölür, gözü çöplükte kalırmış...benimki de o hesap...

oysa binlerce kitap bana bakıyor evde, ben onlara...
oğlum murat 50 küsur oldun dur artık diyor bir sesim
bu da bir iptila, müptelasın oğlum sen diyor dilim...

hasılı kelam, dağıldık pazar yerinde,
ben kitapların önünde kaldım...
bir ucuzcu tezgahın önünde seçmeye başladım kitapları...

yazının başındaki FOTOĞRAFTAKİ kitapları seçip aldım  
epeyce dereden tepeden sohbetin ardından...

merak ettiysen yukardaki fotoğrafa dönüp bakabilirsin ey okur :))
yazı bekler...yazı hep bekler...
söz gibi değildir yazı...uçup gitmez...bekler....

3 kitap şu kadar yazıyordu tezgahta...
4 oldu seçtiğim kitaplar, fiyat yine de aynı olsun dedim...
olsun kır sakallı karizmatik abim, dedi tezgahtaki genç adam...


bir ara erol mutlu hocanın kitabından bahsetmiştim o genç adama
bak şu erol hoca var, karısıyla 3 ay arayla öldüler kanserden...
ne çok oturup konuşmuşluğum, program yapmışlığım vardı
demiştim...

abi, dedi tezgahtaki genç adam, 
bu kitabın kıymetini bilmez kimse
madem sende anısı var rahmetli hocamızın 
bu da benden olsun dedi...
olur dedim...


                         ve aldım 5 kitabı 5 liraya (!!!) 

yürüdük elimde kitaplarla....
ben sahlep içeceğim çok güzel koktu dedi, nur...
sahlepçiye yanaşıp ne kadar sahlebin dedim
çocuğun canı sahlep istemiş :)) diye ekledim...
4 lira abi ...dedi...delikanlı....

bu işler böyledir ...dedim...
5 kitabı 5 liraya alırsın da, karton bardakta bir sahlep 4 liradır...


vallahi aklıma geldi , şimdi murat bunları kıyaslar diye:)))
verdi cevabını nur....


torbanın içindeki 5 kitapla, gözüm yola bakar oldu...
hemen eve gidip açmalıydım hepsinin yapraklarını teker teker....

öyle de yaptım...

ilk önce açtım KAPICI SÜLEYMAN'ın kitabının kapağını...
iki gecede de 300 sayfayı hem de karınca misali küçük harfleri
okudum geçtim....okudum geçtim....kapadım kapağını kitabın...
açtım bilgisayarımı bu yazıyı yazmak için ....


ki eskiden, ki taaa gençken, günde en az 500 sayfaydı ortalamam...
bir de üzerine 5 gazete okurdum didik didik...
ilk oğlum umur örsan, efendi çocuktu sessizce oyalardı kendini de
iki numara arda erhan çok tepesi atarsa tekmelerdi gazetelerimi
bırak artık okumayı demekti bu aramızdaki dilde...


okudukça kapıcı süleyman'ın hayat hikayesini...
hem çok iyi bildiğim hem de hiç bilmediğim
bir hayatın yanında yürüdüm ben de...

300 sayfa boyunca süleyman konuştu ben dinledim...
sakince sabırla dinledim...
bazen lafı çok dolandırsa da, bazen tekrara düşse de
sakince dinledim kapıcı süleyman'ı....
selam söyledim ankara'dan antalya'ya...

dilerim esenliktedir kapıcı süleyman...
dilerim vefakar karısı nilgün daha iyi anlamıştır kocasını...

dilerim, bu kitabın yazılmasına vesile olan 
kapıcı olduğu apartmanın sakinlerinden olup da 
SÜLEYMAN YAZ BAKALIM HAYATINI 
AMMA YALANSIZ OLSUN, YALANI AZ OLSUN
diyen  
 GOCA YÖRÜK FİKRET OTYAM 
huzur içinde uyuyordur....

dilerim bir gün okuyup yazan kapıcı süleymanlar 
daha da çok daha da çok daha da çok olur...
dilerim görünüz o günleri...
dilerim.....

      ( murat örem / 5 şubat 2019 / ankara ) 



 








19 Ocak 2019 Cumartesi

ATAKULE...kapıdan girerken bordo kırmızı pelerinli adamlar karşılıyor sizi...30 yıl önce yoktu böyle antinkuntin işler...89'dan bu yana neler gördük...bakalım neler var sırada....








binaya  sinema perdeli (!) kapıdan giriyorsunuz....

koskocaman adamlar bordo kırmızı pelerinleriyle karşılıyor...
öyle bir kapı var ki; ortaçağ şövalyeleri gibi kas gerektiriyor açmaya...

sizin yerinize açıyor pelerinli adamlar kapıları serf halleriyle...
size de içeri girerken kont olmak , dük olmak kalıyor :))


21. yy metaforlar çağı, biliyoruz da, suyu çıktı bu işin de...

ne diyeceğiz yani;  
atakuleye girerken 
hayatım bir film şeridi gibi 
gözümün önünden geçti gitti mi 
diyeceğiz....


bu dünya bir pencere;  
her gelen baktı geçti  
mi diyeceğiz....


ıngmar bergman'ın  
"bir evlilikten manzaralar" 
"yaban çilekleri"
filmlerini mi hatırlayacağız....


yoksa bütün bu metaforlardan azade biçimde pelerinli adamlara selam mı vereceğiz...


bana sorarsanız, 
siz yine de bana sormayın ama
bembeyaz bir hastane gibi atakule'nin içi...
temiz, aydınlık, steril ve ezen  bir beyazlık hakim her yerde...

30 yıl öncesine gidiyor aklım her seferinde....

yıllar öncesindeki Atakulenin o insan kalabalığının telaşı....
alışveriş zehrini daha yeni yeni yutan 1980'lerin insanları....
soluk sarı ışıklar altında sıralanan dükkanlar...dükkanlar....
en aşağıya konuşlanan dream land'in büyüsü....

pamuk şekerler...jetonlu örümcekler...
kumpirle tanışan (!)  başkent insanı...
en tepeye gar gar gar çıkan asansör...


döndüğü rivayet edilen en üst kulede yediğimiz yemekler...
erhan dilligilli, turgut özallı anılarım...
büyüyen evlatlarımı/zı  atakuleye götürmelerim/iz defalarca...


hepsi ama hepsi sisli bir dağın ardında sanki...
her şey ama her şey ziya osman saba şiirleri gibi sanki...

           ( murat örem / 19 ocak 2019 / ankara ) 
                                











2 Ocak 2019 Çarşamba

ne diyordu pis bir trafik bir kazasında ölen aşık özlemi; "bugün benim efkarım var zarım var / baykuşlar tünedi dalıma benim /değme felek değme telime benim..."



içerisi de dışarısı da  arı kovanı gibi...
genç kızlar gepgenç oğlanlar koşturuyor...


onlar koştururken bekliyor birileri de sırasını, sakince...
babalar göbeklerinin üzerinde taşıyor şehirli çocuklarını...
camekandan seçiyor çocuklar,  antin kuntinli turtalarını....


burada  sıra beklemenin de bir ilmi var...
statüsü bile var beklemenin, hatırlıca...


ellerinde ispirtolu kalemler

latte tall  &  latte grande plastik bardaklara 
kavisli çizgilerle ahmet , suna , kemal... yazıyor genç kızlar...
çıt çıt giriyor şifreleri müşteriler,  latte  parası diye...


habire yeni isimler düşüyor kumbaralara
sedat oylum alkan beril diye....
tın tın ediyor isimler, çarptıkça kasalara...

isimlerin bile rengi değişik ...
isimlerin bile ismi değişik...

birden gururlu bir gülümseme oturuyor... 
ismi,  bardağa yazılan müşterinin yüzüne 


daha bir tepeden bakıyor dünyaya 
ismi çiziktirilirken naylon bardaklara...

sanki, insanlık için büyük  emek harcamış da
ismi sonsuzluk duvarına yazılmış bir hal var çoğunun yüzünde...

hızla bitiyor grande bardaklar...
yerine yenileri konuyor yeni isimlerle 
betül ırmak deniz diye diye...

çok ihtiyar kalıyorum ben 50 lik halimle
bu 30 yaş altı populasyon ummanında...


bakıyorum da hiçbir gemide neredeyse pusula yok...
neredeyse hepsi palamarı kopmuş bir gemi bu gençlerin


yağlı göbeklerini büyük bir özgüvenle açan genç kızlar
sakallarına perma yaptıran genç erkekler
büyük hikayeler anlatıyorlar  birbirlerine...
grande latte & espressolar içilirken....


hepsinin sözü başından aşkın...
hepsinin lafı tomar tomar....


derin bir uğultu var her yerde
sigara içilen mekanlarda da 
bebekleriyle gelen şehirli annelerin oturduğu bölümde de...


şairleri düşünüyorum 
çorba kasesi kılıklı  kupada
yutkunarak içmek zorunda kaldığım 
kahvemi yudumlarken....

 
gezerken akıllı telefonun içinde
yoklarken midemi bulantılar 
mehmet müfit geliyor aklıma
                                     
                                  "...annem annem 
                                        tüm kapıları 
                              çivilemek geliyor içimden."

diyen mehmet müfit geliyor aklıma...

artık bir ölü şair olan mehmet müfit...


                                ne diyordu 
pis bir trafik bir kazasında ölen  aşık özlemi; 

                "bugün benim efkarım var zarım var
                  değme felek değme telime benim (...)
                   baykuşlar tünedi dalıma benim
                 değme felek değme telime benim..."


         ( murat örem / 02 ocak 2019 / ankara )