*"107" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

14 Kasım 2018 Çarşamba

31 yaşında bir gepgenç adamdım..yıldırım gibi çıktım evden...yine DEPREM yayınına geçmiştik...jilet gibi kesiyordu ankara'nın kasım soğuğu...12 kasım 1999 depremini de böyle yaşıyorduk...



akşam olmak üzere değil...
oldu bile...
kasım işte...
hele bir de  iç anadoludaysanız
yani daha doğudaysanız
çoktan iner karanlık her yere...
kasım'la birlikte....
gün koşturur yerini geceye bırakmak için....


yıl 1999....
aylardan kasım...
ayın 12'si....
ankara'dayız çoluk çocuk...
biri 5 yaşında evladımızın...
diğeri 1 yaşını yeni geçmiş ekim'de....

dört kişilik "örem" ailesiyiz  4. kuşaktan...

kızkardeşim ayşın da  bizde kocası / eşi hakan'la....
aylardan kasım işte....
kasım'ın kasveti bir yana 
en güzeli bir cuma gecesi olması...
2 günlük tatil soluklanması çoğunluk için....
bizim için de....
güzelliği buradan...


televizyon açık bir köşede....
saat akşamın 7'sine 5 dakika var....
yemek yenecek gülüş cümbüş...
masaya tabaklar kondu mu hatırlamıyorum...


küçükesat'taki evimizdeyiz...
kardeşlerimiz yanımızda....
umur 5 yaşın koşturmacasında...
arda 1 yaşın bebekliğinde :)))


ben 30'lu yaşlarımın en başındayım....

evet, bir zamanlar ben de 30 yaşındaydım....
hatta 20 bile oldum....15 yaşında da oldum...
10, 9, 8 , 7, 6, 5....diye gider bu...
anneme sorsanız 1 günlük 1 saatlik halimi bile anlatabilir.... 


kimse bu dünyaya 50 yaşında gelmiyor yani :)))
gençler size söylüyorum :))
yazın bir tarafa bu  vecizemi....


neyse konumuza dönelim....
derken bir ses geldi bardacık sokaktaki evimizin
L harfi biçimindeki 60 metrekarelik salonundan....
ama alışık olduğumuz bir ses değildi bu...
takır takır ses çıkarıyordu vitrinin içindeki porselenler...
kitaplıktaki eğreti kitaplar atmaya başladı kendini yere...
derken kolonlar kirişler de katıldı koroya çat çat çat diye...


evdeki 4 yetişkin, birbirimize baktık saniyeler içinde....
DEPREMDİ bu....DEPREMDİ....DEPREM....


daha 3 ay olmuştu YIKICI 17 AĞUSTOS depremini yaşayalı
bu kez Ankara'da soluyorduk  büyük depremi....


bitmeyen saniyeler boyunca sallandı küçükesattaki ev...
bitmeyen saniyeler boyunca...!!!!
bitmeyen....bitmeyen....bitmeyen....bitmeyen....!!!!


sanki asırlar boyunca baktık birbirimize sessizce 4 yetişkin...
kocaman cam bilyalar gibi açıldı 5 yaşındaki umur'un gözleri....
kocaman yeşil cam bilyalar gibi....


beşik gibi sallandı küçükesattaki ev....
gacırdadı kolonlar....kapakları isyan etti dolaplara....


ben ki böyle durumlarda en kötüyü pek umursamam...
yaşanacak ne varsa yaşanacak derim her seferinde....
ölüm varsa o da yaşanacak diye kapatırım kitabı...


ama bir çatırtılara baktım saliseler içinde
bir de oğlanın kocaman açılmış cam gibi gözlerine...
geçecek oğlum dedim...
geçecek...şimdi...birazdan geçecek....


geçmedi....
geçmedi....
geçmedi.... !!!


hani bir sevda kavgasında taraflar zihnindeki her şeyi 
nasıl fırlatırsa fütursuzca karşısındakine
ve sakinleşip sakinleşip öfkeyi  daha bir artırırsa
tıpkı öyle , durdu durdu yüklendi , durdu yüklendi depremin çatırtıları....


artık geçmeyecek bu deprem....
geçip gittiğinde de biz olmayacağız (!)  
derken içimden içimden....


birden durdu her şey....birden durdu....birden...


hani bir trafik kazası yaşadıysanız bilirsiniz
her şey o ana kadardır ...
o çarpışmanın gürültüsü ve tozu bittiğinde
saniyeler içinde kainatın en sessiz anları yaşanır....


öyle bir andı işte...
geldiği gibi gitti o kabus gibi çatırtılar...
kolonlara kirişlere tavanlara baktık....
camlara pencerelere kapılara....
sıvalara boyalara....
her şey yerli yerindeydi....
inanılmazdı ama her şey yerli yerindeydi....


yine de  hepimiz bekledik bir yeni darbeyi daha....
boş bir akılla yere düşen kitapları topladım sakince....
avizelere baktı birileri evde, hala sallanan avizelere...

büyük çok büyük bir depremdi....
ve ihtimal ki merkez üssü ankara değildi...
ankara'yı böyle salladıysa yine alıp gitmişti birilerini yüzer yüzer....
kesindi bu ...kesindi....


televizyona döndü gözler sonra....
atv haberde ali kırca stüdyodan sesleniyordu kağıt gibi bembeyaz yüzle...
biz de sallandık çok sallandık istanbul'da diyordu....
zaten haber masasındaydı haberleri sunmak için...
büyük deprem 19 haberlerinin 3 dakika öncesinde yaşanmıştı...
ve hemen haber yayınına girmişlerdi dakikalara falan bakmadan....


sonrasında  telefonlar çalıştı birer birer...
evimizdeki 2 sabit telefon susmadı...446 83.../ 446 69....la başlayan...
evdeki herkesin cebindeki telefonlar da çalmaya başladı birer birer..


aradan bir iki saat geçtiğinde bir telefon daha geldi BANA...
yeniden afet yayınına geçmiştik biz de....
olay mahalline de gidilmesi gerekiyordu... 
ekipler isimler dönüşümlü olarak hazırlanmıştı ışık hızıyla...
sorgusuz sualsiz herkes işinin başınaydı....


31 yaşında bir gepgenç adamdım....
babaydım...abiydim...evlattım...kocaydım...
2 çocuğum vardı biri neredeyse kundakta olan...
telefon sonrasında yıldırım gibi çıktım evden...
jilet gibi kesiyordu ankara'nın kasım soğuğu...
çevirdim ilkgözağrım emektar uno'nun anahtarını....
yola koyuldum....


ben işimin başına geçmek için bir yola koyulurken....
birilerinin bu dünyadaki yolu bitmişti...bitmişti işte....


                                       türkiye 
                                     12 kasım          
                           bolu kaynaşlı düzce 
                     depremini de böyle yaşamıştı.


bazı sonbahar gecelerinde hala zihnimden mırıldanarak  konuşurum...
evde kim varsa garip garip bakar yüzüme...
yine ne tilkiler dolaşıyor bu adamın zihninde diye...


oysa, böylesi anlarda yalnızca o büyük dizeleri dolaşır kalbimde nazım'ın; 
        
             "memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi 
                               daha uzak....."
       
           ( murat örem / 14 kasım 2018 / ankara ) 













1 Kasım 2018 Perşembe

anneme "müslüm" filmine gittiğimi söylemeyin....o, beni verdi'nin "othello"suna gitti sanıyor :)))




özdemir asaf kısacık ve unutulmaz şiirinde 

                    " bütün renkler aynı hızla kirleniyordu 
                            birinciliği beyaza verdiler...."           der....


dünyada her şeyin güç ve para üzerine kurgulandığı zamanlardan geçerken, ben bu muhteşem şiiri çocukluğumdan beri hep şöyle yorumladım....bütün renkler kirleniyor, bu durum iyi kötü onlara uygun olabiliyor ama beyaz o kadar kusursuz bir temizlikte ki en küçük bir leke bile onun üzerine asla ve kat'a yakışmıyor !!!  


bu şiirden yola çıkarak bir metafor yaparsak, dünyadaki bütün sektörler, alanlar, meslekler farklı renklerde olabilir ama kültür sanat alanındaki bütün çabalar yalnızca beyaz olmalıdır...ve bütün renkler kiri lekeyi kendince kaldırabilse de beyaz renk üzerindeki tek bir leke bile büyük kusurdur ! hülasa; kültür sanat alanındaki en küçük bir kirlenme bile beyazın üstündeki kir kadar dikkat çekicidir !!!


ama gerçek asla ve kat'a böyle değil !!!!
medya  kültür sanat alanları da bir başka hercümerc içinde...

tüm dünyada,  özellikle sinema ve medya sektöründe , ingilizcede "unusual person"  diye de tabir edilebilecek kişiler de dahil, aykırı kişilerin hayat hikayelerinin DRAMLAŞTIRILARAK ANLATILMASI  tercih edilir.....en az 70 yıldır bu böyledir....


Türkiye sanat kültür (!) sermayesi  bu tarzı yeni yeni keşfediyor ....böylesi  hayatlar,  duygulara, boş ümitlere , insanı zaaf ve özdeşliklere hitap ettiği için her zaman daha çok satar....marketing değerleri yüksektir....


mesela türkiyenin neredeyse bütün türkülerini yok olup gitmekten kurtaran MUZAFFER SARISÖZEN hakkında kimse film yapmaz...yapılırsa belgesel yapılır...onu da 80 milyonda YALNIZCA  5 BİN KİŞİ  ya izler ya izlemez....oysa SARISÖZEN 500 yıllık türk türkü kültürünü aklı erip gücü yettiğince kurtarmıştır....


peki MÜSLÜM GÜRSESLER hangi özellikleriyle film yapılır...hayatlarındaki büyük kırılmalarla , acılarla, mucize eseri öne çıkan YIRTMA hikayeleriyle film yapılır...kendini en kenarda en aşağıda hisseden insanlara YALNIZCA KÜÇÜCÜK  BİR UMUT OLDUĞU  ve o toplumun en kenarında kalmış insanlarının temsilcileri olduğu için film yapılır...ve bu filmler çok da başarılı olabilir...


çok başarılı olmanın en temel kriteri de 
ÇOK  PARA KAZANDIRMAKTIR!!! 
diğer unsurlar daha geriden gelir....


buradaki en temel MOTİVASYON yıllardır yalnızca  paradır....! para kazanmadır....insanlar bu tür filmleri TÜM bunları BİLEREK izlerse mesele yok...ama genellikle asla böyle olmaz !!!


çünkü böyle figürler için çok paralı prodüksiyonlarla yapılan filmler; Türkiye gibi aklı çok karışık sosyal ve kültürel gruplardan oluşan toplumlar için iyi örnekler değildir...rol modelleri değildir...maalesef ki bu tür filmlerin yan etkileri çok daha kalıcıdır...!!!!


peki demokratik bir ülkede böyle filmler yapılmamalı mıdır ?  bu sorunun cevabı da elbette YAPILMALI olmalıdır...böylesi çalışmalar için kimsenin kimseden izin alma sorumluluğu yoktur...ama birilerinin de böylesi çalışmaların arka planında neler olup bittiğini anlayıp anlatmaları, topluma nasıl yansımaları olacağı konusunda öngörülerini paylaşmaları  hem bir SORUMLULUK hem GÖREV hem de HAKTIR....

bu yazıyı bana yazdıran da, 40 yıldır bihakkın okuyup yazan bir vatandaş olarak sahip olduğum hak ve içimdeki bu sorumluluk duygusudur...
  
-anlamak isteyenler için not ; bu yazıda konu edinilen başlıklar müslüm gürses'in yaşamı ve emeklerine yönelik KÜÇÜMSEME ve önyargıyı kapsamamaktadır... anlatılmak istenen daha büyük ölçekli bir kültür politikasıdır...yine şunu da mutlaka belirtmek gerekir ki içinde timuçin esen'in olduğu her film aktörlük olarak en üstte yer alır...-
            
           ( murat örem /  1 kasım 2018 / ankara )
 

17 Ekim 2018 Çarşamba

toprağın bol olsun ARA GÜLER...o gün seni bir acı kahveye çağıramadığım için de hoşgör !!!



gün ne güzel başlamıştı...
önce ekim güneşinin kırık sarı ışıkları girdi yine içeri...
sonra sokaklara çıktım....
ama sonra,  bin türlü şey....


sonra "güvenli" ellerde verilen karar....
uygulanacak  süreç...


sonra akşam....
taaa bin yıl öncesinin muhteşem eserine yeniden bakmak...
                                       
                                         "hisarbuselik"....


ve sonra bir haber internette
                                   
                                     "ara güler ÖLDÜ !!!" 


90 yaşındaydı ara güler...
bu kavanoz dipli dünyanın kahrını çekmek için
çok uzun kaldı buralarda...


en unutulmaz kareleri çekti ara güler...
en keskin cümleleri kurdu zaman zaman....


çoook yıllar önce  gömeçte,  taşkın hocanın yazlığında
bir otomobilin içinden bakıyordu dünyaya ara güler,
bir ses vermiştim sevgiyle saygıyla ona
mukabele etmişti tarazlı sesiyle sağol delikanlı diye
boynunda objektiflerle...


ama basiretim öyle bağlanmıştı ki 
açıp otomobilin kapısını ara bey, buyrun çaya kahveye
diyememiştim....


hala içimde ukdedir...
o cümleyi kuramamak !!!



                                             ara güler öldü...


                                 türk ve dünya fotoğrafında 
                      kocaman bir insanlık ansiklopedisi kapandı...


isterseniz dünyanın en iyi makinelerini alın
hiçbiriniz şu yukarıdaki kareyi ara güler gibi çekemezsiniz....


toprağın bol olsun ara usta...
nur içinde yat...
o gün seni kahveye çağırmadığım için de hoşgör
ara güler usta.... 

     ( murat örem / 17 ekim 2018 / ankara )  

2 Ekim 2018 Salı

sanki bir papatyanın beyaz yapraklarını sayıyorduk birlikte...koparmak yoktu !!! yoktu koparmak !!! bir adım sonrası infilaktı...ikimiz de bilirdik bunu....



kaç yıl mı oldu...
çok yıl oldu...pek çok yıl...


neredeyse 2 yıl,  ehliyetsiz kullandım otomobilimi...
hem de memleketin en civcivli zamanlarında...
 
neden mi ....
 

içinde yüklü miktarlı paramın da olduğu cüzdanı
bırakınca bir müessesenin içinde...
ve saniyeler içinde cebellezi olunca cüzdan...
ve tek bir kamera çalışmayınca o anda...
soyunuz da kurumaz kötü insanlar sizin  derken oradakilere
ve sokaktan aldığım kestanelerin kabuklarını soyarken sakince
yana yakıla kredi kartlarını iptal ettirdim önce...


bir sonraki gün, tc numaralı kimliğimi çıkardım...
sonra sarı basın kartımı...sonra kurum kartımı...
sonra bir çok ıvır zıvırın peşine düştüm yenilemek için...
ama düşürmedim yolumu bir türlü yeni ehliyet için... 
haftalar ayları, aylar yılları kovalar oldu neredeyse....


ben ki yılların kurallı kaideli adamıydım
ama sevmezdim muhtar beyannamelerini falan filan eskiden beri...
gepgenç bir adamken de habire kaybettiğimde nüfus cüzdanımı
her seferinde zayi para cezalarını taşkın hocam öderdi hiç söylenmeden

nur içinde yatsın taşkın hocam...


işte geçerken günler, ehliyetsiz mehliyetsiz 
bir gün artık tamam dedi içimdeki dışımdaki ses
yeni ehliyet çıkarmazsan  anlatamayacaksın artık derdini...
anlatamayacaksın aklın bir karış havadayken başına gelenleri...


tuttum yolunu, o uzun ve meşakkatli hikayenin...
önceden randevular aldım, raporlar şunlar bunlar...
gözleri iyi görür, ama gözlükle iyi görür minvalince...
çektirdim biyometrik fotoğrafları...


gittiğimde mahşer yeriydi ortalık...
biri yanıp diğeri sönüyordu bankoların...
pat pat vuruyordu soğuk sıcak mühürleri görevliler...
her şey bittiğinde de adresinize iki günde gelir diyorlardı...


bütün bu işler  saatler alıyordu yine de...
içimden oflayan, sakin görünümlü ak saçlı adam halimle dolanırken
şak diye tanıdım yine o hüzünlü güzel yüzü...
yine öyle duru yine öyle güzel yine öyle üstten bakıyordu gözleri...
şak diye tanıdı sakin görünümlü asabi yüzümü...
yine öyle ukala, yine öyle bıkkın, yine öyle keskin bakıyordu...
demiştir muhtemelen,  o da benim için...


saatler saatleri kovalarken, bankoların ışıkları yanıp sönerken
kah o döndü baktı bu taraflara kah ben dolandım o taraflarda..


bir ara, önce  önlü arkalı sonra yanyana oturduk upuzun sıralara...
ama kimse kimseye zinhar,  merhaba demedi...
bir merhaba deseydi biri,  bitmezdi artık o merhaba...!!!


                              herkes herkesten korkar gibi 
                           biz de korktuk işte o merhabadan...


zaman akarken,  akarken zaman 
benden hemen bir önce yandı onun ışığı bankolardan birinde...
upuzuuuun soyadını yazdı kırmızı led lambalar....
ve upuzun saçlarını savurarak ilerledi bankoya...
küçük bir gülümseme yerleşti yüzüne benim tarafıma bakarken...
üzerime alınayım mı alınmayayım mı diye düşünürken ben,
bu kez benim kısa soyadım yandı söndü, kırmızı led lambalarda...



yıllardan sonra yanyana gelmiştik işte, ama bu kez merhabasız...


ben onu tanıdığımda yine böyle upuzun saçları vardı...
yine böyle çok güzeldi, dupduru yüzü kibirli ve çok çok güzeldi....


o beni tanıdığında simsiyah saçlarım sakallarım vardı...
keyfim yerindeyse benim de yüzüme yansırdı o gençlik ışığım...

yanyanayken şiir okur sorardı hemen hınzırca bana kimin şiiri diye...
bu kez bilemeyeceksin ama demeyi de ihmal etmezdi...
bilirim ben bilirim  der,  tak diye söylerdim şairin ismini :)))
ve bir de tashih yapardım o dizedeki kelime şöyle söylenir diye...

30 yaşında ya vardım ya yoktum...
onun bir kaç basamağı vardı 30 kapısına...


aradan geçen yıllarda defalarca karşılaştığımızda kapı önlerinde
ya o eğmişti başını ya ben havaya bakmıştım ıslık çalarak....

öyle var yok arasında yaşamaktı bizi cezbeden...
sanki bir papatyanın beyaz yapraklarını sayıyorduk birlikte...
koparmak yoktu !!! yoktu koparmak !!! 

o kadarın bir adım sonrasına geçersek infilaktı ikimiz için de...
ben onu kendi haline bıraksam infilak ederdi...
o beni kendi halime bıraksa infilak ederdim...

                                ikimiz de bilirdik bunu...


aradan yıllar geçti...
aradan asırlar geçti....

herkes yazdı çizdi söyledi...
uzaklara gitti geldi....
yakınlarda durdu yürüdü....


duydum ki yeni acılar katmış eski acılarına...
acının bile yakıştığı yüzler vardır ya, öyle bir yüzdü/r onunki...


beyaz sakalların bile kapatamadığı hüzünlü yüzler vardır ya...
öyle oldu son halini duyduğumda yüzüm....


şimdi şu dizeleri sakince  okuyun...bir daha okuyun...bir daha ... 

"bir tren makas değiştiriyor kalbimde 
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle 
sanki iki sevgili beşiktaş motor iskelesinde karşılaşmış gibi 
                    tuhaf bir his var, kırgınlık var...."    altay öktem

öyle işte !!!!

( murat örem /// 02 ekim 2018 /// ankara ....) 
 



 

 





22 Ağustos 2018 Çarşamba

2 gün önce aynı hastanede baba olan lokman usta bu kez bir ceset torbasının içinde yatıyordu morga konmak üzere...bunları düşündüm taşkın hoca'nın yazlığında denize bakarken !




körfezdeyim/z....
günlerden 20 ağustos....
bayram  arifesi...

25 günlük tatil koşturmacası bitti biter...
iç anadolu zamanlarına hazırım, 30 yıldır olduğu gibi...

tatilin son günlerinde deniz kenarındayım/z...
çocuk sesleri, dalga sesleri birbirine karışmış...

bir şezlongun üzerinde ağustos güneşinden kaçmak güzel..
başımda balıklı ve masmavi bir deniz havlusu....
karşı kıyıya bakıyorum bulutların arasından....


veee....

lokman usta'yı düşünüyorum...
2008 temmuzundayım... 10 yıl öncedeyim...


eşini doğuma getirmiş lokman usta, edremit kazdağı hastanesine...
biz de ailecek, o yaşlarda kabına sığmayan umur'un başındayız...


bisikletten düşerek bacağını kırmış umur lise öncesinde...
öyle böyle bir kırık değil...açık yaralı büyük kırık...
ameliyatlara girmiş çıkmış umur....iyileşme yolunda...
umur o haldeyken, acılara batıp çıkmışız biz etrafındakiler de...


tam o günlerde geldi işte, hastaneye lokman usta...
doğum yapmak üzere olan eşini getirdi...
bir kızı oldu lokman usta'nın doğumda, güle oynaya...


lokumlar dağıttı lokman usta mutluluk ve sevinçten...
biz, hasta yakınları da, tebrik ettik lokman usta'nın babalığını...


sonra mobiletine atlayıp evine gitti lokman usta...
sabah yeniden karısını ve evladını ziyaret etmek üzere...

yeni günün sabahında bir telaş oldu hastane kapısında...
sigaramı yakıp kahvemi içerken ben, bahçeden geldi uğultular....

öyle çok trafik kazası geliyordu ki hastaneye, çoğu tatilci olan...
onlardan biri sandı herkes....oysa bu kez yaralı yoktu...ölü vardı...


yeni baba olan, elinden lokumlar aldığımız lokman usta'ydı ölen...
mobiletiyle ziyarete gelirken otomobilin altında kalmıştı...

2 gün önce aynı hastanede baba olan lokman usta
bu kez bir ceset torbasının içinde yatıyordu 
morga konmak üzere...

                                                 *****

körfezdeyim/z....
günlerden 20 ağustos....
bayram  arifesi...

25 günlük tatil koşturmacası bitti biter...
iç anadolu zamanlarına hazırım, 30 yıldır olduğu gibi...

tatilin son günlerinde deniz kenarındayım/z...
çocuk sesleri, dalga sesleri birbirine karışmış...

bir şezlongun üzerinde ağustos güneşinden kaçmak güzel..
başımda balıklı ve masmavi bir deniz havlusu....
karşı kıyıya bakıyorum bulutların arasından....


veee....
lokman usta'yı düşünüyorum...
2008 temmuzundayım... 10 yıl öncedeyim...

öyle işte....

( murat örem / 22 ağustos 2018 / ankara )