*"112" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

7 Ağustos 2019 Çarşamba

büyük adam ve kadınların (!) çoğu bir caz müziği gibi gelip geçti küçükesat ispir sokaktaki evimizden...



ben bu fotoğrafı
çerçevelettiğimde 
yıl 1990'dı....


eczabaşı holdingin  takviminden enikonu kesip 
ilk kazandığım çok paramla;  çerçeveciye gidip 
kimbilir kaç milyona yaptırmıştım....


sevgili nigar getirmişti bu takvimi izmir'den...
her sayfasında böyle  12 çarpıcı fotoğraf vardı...


nigar izmir'deydi ama hacettepe'de tarih okurdu...
akran sayılırdık nigar'la da....
anne tarafımdan akrabamdı benim...
kıyıdan kenardan,  uzaktan yakından akrabamdı...


bu akrabalık işlerini bilirsiniz, 
akrabaların çoğu bir kara piyango gibi girer hayatınıza...

ve bir kısmını enikonu uzaktan sevmek istersiniz...
bir kısmı da  sizi uzaktan sevmek ister :)))


bu işler böyledir...olayları anlatırken de
objektif olmak, gerçeği anlatmak gerekir....
nalıncı keseri gibi hep kendinize yontmak olmaz....

ama  şunu da demek isterim, 
nigar eğer akrabam olmasaydı da
yine sohbet edeceklerimden  
çay kahve içeceklerimden olurdu..


aslında bir dönem , 
özellikle 1990'ların başlarında 
çocuksuz ve yeni evli evimiz
abartmadan söyleyeyim 
imarethane & AŞEVİ :))) 
gibiydi...


özellikle 
benim tanıdıklarımdan 
susurluktan
istanbul siyasaldan
şuradan buradan 
hiç abartmadan 
ve yedeklerini de ekleyerek söyleyeyim
en az 5  futbol takımı kuracak sayıda insan
bir şekilde evimize  uğrar 
yemeğini mutlaka yer
çayını kahvesini içer, 
arada da sohbetini ederdi...

cep telefonlarının hayalinin bile kurulmadığı 
ev telefonlarının bile çok az olduğu 
küçükesat ispir sokak'taki evimize 
bir şekilde yolu düşerdi tanıdık herkesin...

gece gündüz farketmez
zil çaldığında  
kapıyı açardık ki, 
yine bir gelen var...

kah maç izlemek için
kah müzik dinlemek için
kah sohbet etmek için...
kah ev aramak için....
diye diye çalınırdı 
kapının zili...


gelenlerin çoğu 
elbette üniversite öğrencisi, 
genç aşıklar, 
yeni subaylar
taze memurlar
stajyer öğretmenler
falandı...

hepsinin ortak özelliği 
sınırlı koşulları olan Türkiye'nin
çok sınırlı paraları olan gençleri 
olmalarıydı....


o yok zamanların içinde 
evde ne varsa yenilir içilir , 
çaylar kahveler habire kaynardı....

evde ne varsa diyorum ama 
1990'ların koşullarında 
evimizin özellikle mutfak tarafında 
hep,  hatırlı ve göz dolduran gıdalar olurdu...


çünkü 
huzur içinde yatası,  
ibrahim balkan'ın 
büyük bir gani gönüllülükle 
her vesileyle evlatları olan bizlere 
ankara'ya kolilediği 
susurluk peynirlerini 
yanturalı sucuklarını
taze köy yumurtalarını
kuru fasulyelerini, 
pirinçlerini 
tere yağlarını
zeytinyağlarını.... 
o gelenlerin içinde
inanın yeMEyen kalmamıştır....

herkese ama herkese
kısmet olmuştur o lokmalar....


evin genç kadını 
hiç yüksünmeden
asla küçük hesap yapmadan 
ve kimseden esirgemeden
gelenlerin hepsine sunmuştur 
elindekini, elimizdekini...

ben, 
ters adam olduğum için
o zaman da bilirdim 
bazı gelenlerin  zihnindeki tilkileri
ve asla bu kadar BONKÖR  bir adam olmazdım...
ama melek olan, evin hanımına da karışmazdım....



şimdi geriye dönüp baktığımda
insanlara dair bir hüzün kaplıyor içimi...


hüzün kaplıyor çünkü 
ispir sokaktaki 
o eve gelenlerin içinden 
sayısı epeyi fazla
BÜYÜK ADAM da :))) çıktı...

büyük aktörü , 
dobra siyasetçisi 
uzman doktoru
ceza hakimi 
uluslararası avukatı
habercisi 
her bir şeyin uzmanı da çıktı....
diye başlasam 
inanın uzar gider liste...

memlekette artık
iyice vasat insanların tercih ettiği 
mühendisleri saymıyorum bile
aramızdan çıkan...


işte bu büyük büyük (!)  adamlar kadınlar
bir caz müziği gibi gelip geçti 
küçükesat ispir sokaktaki evimizden....

neredeyse hepsi yarım asrı devirdi bu gelenlerin...
ve neredeyse hepimiz 
yarım asrı devirdik, 
gidiyoruz, bizi bekleyen yere...

 
1990'ların üzerinden yıllar geçince 
isterdim ki , bir gece vakti
başlarını yastıklara koyduklarında
o ankara günlerini  o ankara gecelerini
ve esas olarak da, evin gepgenç hanımının
binbir emekle hazırladığı
çayları kahveleri sıcacık çorbaları
ŞÜKRAN duygusuyla ansınlar...
o büyük büyük adamlar kadınlar....

çünkü ben de bir dönem öğrenciyken
hep gittim, böyle sıcacık evlere...
yokluğun ve yalnızlığın içindeyken
adı yuva olan bir kapıdan içeri girmenin
tarifsiz huzurunu bilirim...

peki, 
o büyük büyük adamlar kadınlar 
o ahde vefaları ne kadar bildi....

aslında cevabı biliyorum da
bir kibar tarafım var yine de....
üç noktayla geçiştireyim diyorum....



erhan dilligil dayımı 
dönüp dönüp anmalarım 
inanın  bundandır
öden(e)meyecek 
ahde vefa duygumdandır....


böylesi emekleri 
üç noktayla geçiştirmenin bile
çok ayıp olduğunu, bilmemdendir....

hoş, 
ben, geçtim gittim bu günlerin üzerinden...


orhan veli'nin o büyük şiirinde dediği gibi
"girdim insanların içine,  
 insanları gördüm..." de...


herkes yine de ona göre yapsın isterim mizanını
ona göre tutsun defter-i kebirini...

hani ne diyor o büyük söz
"ben senin, cemaiz evvelini bilirim...." 

evet ben de bilirim hepsini/n...

iyi bilirim...

hepsini iyi bildiğimi 
bıçak gibi bildiğimi
o büyük adamlar da 
iyi bilirler :))) 



ben size 
şu fotoğraftaki  
güzelim amcayı 
anlatacaktım değil mi...


ben bu fotoğrafı
çerçevelettiğimde 
yıl 1990'dı....


eczabaşı holdingin  takviminden enikonu kesip 
ilk çok kazandığım paramla;  çerçeveciye gidip 
kimbilir kaç milyona yaptırmıştım....


sevgili nigar getirmişti bu takvimi izmir'den...
her sayfasında böyle böyle 12 çarpıcı fotoğraf vardı...


nigar izmir'deydi ama hacettepe'de tarih okurdu...
akran sayılırdık nigar'la da....
anne tarafımdan akrabamdı benim...
kıyıdan kenardan,  uzaktan yakından akrabamdı...


bu akrabalık işlerini bilirsiniz, 
akrabaların çoğu bir kara piyango gibi girer hayatınıza...

nigar onlardan değildi.....


ben bu fotoğrafı 
1990'da çerçevelettiğimde
22 yaşında gepgenç bir adamdım...
ilk kez baba olmama 4 yıl vardı....
ikinci kez baba olmama 8 yıl vardı...

babamın ölümüne 
27 yıl vardı...


ben bu fotoğrafı çerçevelettiğimde
yıl 1990'dı....

ihtimaldir ki 
bu güzelim fotoğraftaki 
dilekçe mühürcü amca :)) bile 
daha yaşıyordu....

ve o zamanlar; 
erhan dayım yaşıyordu...
hatice anneannem yaşıyordu...
bedia babaannem yaşıyordu...
mehmet selahi dedem yaşıyordu....
küçük amcam ali aşkın yaşıyordu...
büyük amcam hüseyin coşkun yaşıyordu...
inanç amcam yaşıyordu...
ismail eniştem yaşıyordu...
safiye nalan meral teyzem yaşıyordu....
ibrahim balkan yaşıyordu...
havva balkan yaşıyordu...


babam ismail taşkın hoca yaşıyordu ulan, 
taşkın hoca yaşıyordu....

 
şimdi kalkıp bik bik bik 
hayat yine de güzel 
falan diyeceksiniz


biz de biliyoruz
hayatın ne olduğunu 
MUHTEREMLER; 

"bir hayata 
40 ömür sığdırmış 
murat örem olarak

biz de biliyoruz 
hayatın ne olduğunu..." 

peki siz biliyor musunuz
şu  sesi ve müzikal altyapıyı...

gerçi adı çukur mudur nedir
bir müptezel dizide 
görmemişler gibi 
meze yapmış sesini ama 
şu sesi bir dinleyin....


isterseniz 
şarkıyı dinlerken 
yazıya BİR DAHA  dönüp
5 futbol takımının ESAMİ LİSTESİ'nin 
içinde ben de var mıyım :)) 
diyerek  de bakabilirsiniz....!!! 

o listeye bakarken, 
kılım döndü, 
yüzüm kızardı 
diyenlere verecek
köpük helvamız
nane şekerimiz 
susurluk tostumuz
taze bitti ama :)))) 

zaten,  
ne 1990'lar kaldı...
ne  o simsiyah saçlı sakallı murat örem...
ne de ispir sokaktaki o ev....



( murat örem / 07 ağustos 2019 / ankara ) 





22 Temmuz 2019 Pazartesi

küçükesat AKASYA dondurmacısı BURHAN abi, rahat ol...hepimiz biliyoruz 6 yıl önce KÜT diye öldüğünü :(((

                                           "pal sokağı çocukları"  filminden bir kare

direksiyonun başındayım...yavaş yavaş gidiyoruz...
tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...

az önce rutin bir sağlık kontrolünden çıkmış halamız...

siyah gri tişörtünün içinde, gereksiz bir sen diliyle
"bak o kremi bastıra bastıra sürmezsen 
bacağındaki şişlik inmez, en az altı ay uğraşırsın"
diye tekmiller vermiş uzman doktor;  halamıza...


bu "sen"  diline,  kıllanan murat örem bakışı atınca 
esmer kollarındaki saatini sıvazlayarak,
yarısı tütsülenmiş kelle gibi sırıtmış aynı doktor...


direksiyonun başındayım...
yavaş yavaş gidiyoruz...
tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...


otomobiller, çekiciler, hanzo şoförler 
dondurmalarını döke saça yiyen çocuklar bir yanda;  
incecik elbiselerinin içindeki ışıltılı tenleriyle
bir çiğin  üstünde yürürcesine 
yolları nazikçe adımlayan 
yaz çiçeği kadınlar öbür yanda...


hepsi hayatın içinde...
hepsi burnumuzun dibinde...


dünyanın en çelişkili kara parçasında
cennet de cehennem de her an her yerde....


hırıldayarak çıkıyoruz tunalının yokuşunu otomobille...
aheste aheste ilerliyoruz esat caddesinde....
ismin doğrusu küçükesat da , 
esat olmuş işte ağızlarda  bin yıldır...


otomobille ilerlerken, 
kırmızı ışıkta durunca
birden üşüşüyor yine anılar ....


"akasya dondurmacısıydı, 
adı BURHANdı değil mi..." 
diye fısıldıyor yine,  
kahrolası fil hafızam...


hıııı...akasyaydı diyorum...
pis pis, kendi kendime kafa sallayarak...

büyürken ne çok severdi çocuklarım dondurmayı...
anneleri de pek bir severdi...

oysa ben çocukken de, büyüdüğümde de  
hiç ama hiç sevmedim dondurmayı...


ama kendim sevmesem de, tıpkı  bir ayin gibi, 
her akşam alırdım dondurmasını da, ev halkının...

genellikle anneleri dahil 
gün içinde esat / tunalı  turu yaparken de yedikleri için 
ikinci piyango  olurdu dondurma seansı, ev halkı için...


çocukların ikisi de  büyüdü,  
at kadar :)) oldular...
o kadar büyüdüler ki , 
yüzleri sakaldan görünmez oldu, 

kalpleri,  
afra tafralarından 
görünmez oldu...


şimdi bütün bunlar olup biterken 
hala seviyorlar mı dondurmayı 
bilmiyorum...

ama ben hala sevmiyorum....

 
dondurmayı da sevmiyorum,
bir oltanın başında saatlerce taş gibi durup
balık tutmayı falan da hiç  sevmiyorum...

 
taşkın hoca da sevmezdi balık tutmayı...
ama dondurmaya hayır dediğini hiç görmedim :)))

çünkü büyük bir mutlulukla 
adeta iman eder gibi yemek yerdi taşkın hoca...


bir karpuzu dilimlerken de,
kestiği dilimin altında kalan kısmı kaşıklarken bile  
mutlulukla  kendinden geçerdi...

ben de, bazen ters ters bakardım
babamın bu aşkla yeme ayinlerine ....


mayıs'ta yine gittim ayağına taşkın hocanın...
çiçeklerini sarmaşıklarını suladım...
artık iyice yerleşen toprağına sakince  baktım...
yastığını yatağını yorganını düzelttim kendimce...
herkes artık her yerde mırıldanıyor bir şeyler  
ama baba, ben sana mayakovski'den şiirler okuyacağım
diye diye cümleler kurdum 
beyaz mermerinin önünde, 
içimden içimden...



anlayın işte , 
yarım asrı geçirmiş şu halimle bile 
hakkıyla tuhaf  adamım ya 
çocukluğumda da böyleydim...

 
az çekmedi taşkın hoca da, tuhaf   oğlundan :)))
bir gün , artık baba oğul ikimiz de yaşını başını almışken
"oğlum, yüksek frekanslı zihnini  anlamak bize artık zor 
ama bu frekanslı zihinle yaşamak,  en çok sana zor"
demişti....


durur durur , küt diye bir cümle kurardı taşkın hoca;
sanki sıradan bir çiviyi 
sıradan bir tahtaya çakar gibi...

oysa, tam o anda  bambaşka bir ışık yanıp sönerdi...
ışığı gördünüz gördünüz...
göremediyseniz "veleddalin amin.." dercesine 
yürür giderdi taşkın hoca, yeni bir maçı daha izlemeye...
tam o anlardan biriydi işte bu cümlesi de...


çocukken, yaşıtlarım kendinden geçerken
dondurmalara falan dönüp bakmazdım....


yeşil nohut yerdim demet demet...
taze bakla yerdim sap sap...
leblebi tozuna bayılırdım...
kahve tozu kaşıklardım...


bir de habire okurdum, 
bacaklarımı tavana dikip :)))

zihin nasıl bir şey....
küçükesat akasya dondurmacısı BURHAN abiyi
anlatayım diye giriyorum söze, 
kelimeler nasıl alıp başını gidiyor...

hasılı kelam; 
iki evladım da büyürken 
ev halkının bir ferdiydi 
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN abi....

 
kasım geldi mi kapatır giderdi dükkanını...
nisanla birlikte o küçücük dükkan 
yeniden elden geçer boyanır, önüne iki masa atılırdı...

 
her seferinde, ayaküstü derin sohbetler ederdik burhan'la...
memlekete dair...çocuklara dair...insanlara dair...
onun da saçları benimkiler gibi gümüş grisiydi...
severdi uzun gümüş grisi saçlarını eliyle taramayı...
plastik kutulara koyduğu dondurmaların üzerine
envai çeşit soslar dökmeye adeta bayılırdı....


ah burhan abi, herkes sos sevmez ki :))) 
ki senin dondurmalarının 
sosa , süse ihtiyacı yoktu ki...

 
ve bir de çok severdi dükkanına giren çocuklara
bu bir top dondurma da benden hediye...demeyi...

ve her çocuğa "okuyun, iyi okulları hedefleyin.." derdi...
o kadar sık tekrarlardı ki bu uyarıyı, 
bazen oradaki çocuklarla göz göze gelip 
gülüşürdük bu ısrardan dolayı...


bir gün, daha da ışıltılıydı burhan'ın yüzü...
nasıl da kendinden geçen bir mutlulukla 
bizim evlat  dereceyle ODTÜ'yü kazandı...demişti...
bunu özellikle benimle paylaşmak istemişti
çünkü ben onun gözünde hakkıyla okumuş yazmış
koca TRT prodüktörü mürekkep yalamış adamdım...


bu cümleyi az önce yazarken "bizim oğlan" diye yazdım ama;
sonra tereddüte düştüm burhan'ın evladı kız mı oğlan mıydı diye
evlat diye  cinsiyetini belirtmeden yazmam da bundan sevgili okur.


hayat böyle işte...
herkes herkese 
bir şekilde değiyor 
ve gidiyor....


KÜÇÜKESAT   
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN ABİ de
esat'ın bir dönemindeki çocukların 
hayatına dokundu ve gitti....


şimdi bu yazıyı yazarken 
yeniden okudum ki , 
dönemin çocuklarından biri, 
yıllar sonra  büyümüş de 
EKŞİ SÖZLÜK'te 
burhan abisi için şunu demiş; 


"TİPİTİP parasına , 
yani bir sakız parasına 
biz çocuklara 
çok büyük mutluluklar sattın 
onca sene burhan abi...
huzur içinde uyu...
yalnız ; sos olmasın tamam mı burhan abi :)))" 



burhan abi, benim bu yazım bitiyor...
var mı diyeceğin yeni bir şey...

tahminen benden bir iki yaş büyüktün sen...
ve 5 yıldan fazla oldu öleli...

artık sıralama da  değişti burhan abi...
ben abi oldum, sen kardeş oldun...
sen 40'lı yaşların sonunda kaldın
ben 50'den devam ediyorum burhan abi, 
51,  52 diye...

burhan abi, yazı bitiyor
galiba bu seneki yaz da bitiyor, 
benim çocuklarıma da,  
yıllar yıllar önce 
çocukluklarını yaşarken 
bir tipitip parasına 
tarifsiz mutluluklar yaşatan 
aklının aydınlığından
gönlünün ganiliğinden
daima gülümseyen yüzünden
ve tabi ki gözlerinden 
sevgiyle öperim 
kardeşim (!) burhan abi...
      
      ( 22 temmuz 2019 / ankara / murat örem ) 














19 Temmuz 2019 Cuma

yandım ki ne yandım; "SUSURLUKLU sadık abigil" beni facebooklarda engellemiş :)))



önce, "bu konu hakkında yazmayayım,  gerek yok"  dedim...sonra içimdeki  ukala ve doğrular için didişmeyi seven murat örem:)))  bu konuyu mutlaka yazsana,  böyle SAYGISIZ tavırları da güzellikler gibi mutlaka  yazmak, duyurmak  lazım... diye enikonu bastırınca yazmaya karar verdim...


siz de, bu yazılanları, akşam yemeği sonrası 
bol köpüklü sade kahve niyetine okuyunuz... 
gözünüzü seveyim, kahveye şeker eklemeyin :)))


olay çok kısa....
ama yazmasam olmazdı...
başlıyoruz....


bugün öğleye doğru elimdeki telefonla MAALESEF hepimizin hastalığı ve zaafı olan facebookta geziyorum....bir paylaşım gördüm facebook arkadaşlarım(!) arasında "....şuralara gezi düzenlendi...şu kadar gün şu kadar lira...şunca şehir gezilecek...ödemede kredi kartına taksit OLASILIĞI da vardır..." diye...


bu duyuruyu  paylaşan facebook arkadaşımın ismine baktım; SADIK YÖRÜKALP...şahsen tanımıyorum ama SUSURLUK'tan tanıdığım yörükalpler pek çok....


zaten aylar önce bana sadık yörükalp'ten gelen  arkadaşlık isteğini de bu referanslarla kabul etmiştim....eminim bundan....


-burada bir parantez açıp söyleyeyim; 2 yılı aşan facebook maceramda 600'a yakın isim içinde,  şahsen karşıya arkadaşlık teklifinde bulunduğum kişi sayısı   5 i bile bulmaz... 



bu konularda hep KİBİRLİ ve MESAFELİ  bir adam oldum ben....


arkadaşlık teklif ettiğim 5 kişinin de  hepsi siyasal bilgiler fakültesinden 70 yaşında, 35 yıllık hocalarımdır... ayrıca   sahte veya pespaye  bir hesap değilse,  kimsenin arkadaşlık teklifini de reddetmedim bunca zaman....1 saat bile bekletmedim, saygısızlık gördüğüm için...ve yine karşı taraf bana veya ortalığa çok aleni bir saygısızlık yapmadıysa asla ve kat'a  ENGELLEMEDİM....



ben demokratlığı kağıt üstünde veya lafta yaşayan biri olmadım hiçbir zaman...çocuklarımın mermi gibi lafları dahil, hatta en hareketli kurumların birinde 500 kişinin müdürlüğünü yaptığım dönemler  dahil, en ağır eleştirileri bile can kulağıyla ve sakince dinlemişimdir...büyüklerden ziyade, özellikle çocuklarımın eleştirilerinden ders çıkardığım dönemler de  çok olmuştur....olacaktır da....



ÇÜNKÜ 
DEMOKRATLIK ; 
HAMİLELİK GİBİDİR....


HAMİLELİK  GİBİ
DEMOKRATLIĞIN  DA
AZI & ÇOĞU OLMAZ (!)...


YA DEMOKRATSINIZDIR 
YA DA DEMOKRAT DEĞİLSİNİZDİR... 

BU KADAR...-



parantezi kapatıp devam edelim;  işte yukarıda anlattığım prensipler ışığında sadık yörükalp'in de arkadaşlık istediğini kabul etmişim zamanında...bugün,  o türkçe yanlışıyla dolu paylaşımını yapan kişinin teklifini yani...



zamanında sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini kabul etme kararı verirken , o ana dek tanıdığım kıymetli yörükalpleri mutlaka geçirmişimdir aklımdan...


mesela en sevdiğim yörükalp; TANER YÖRÜKALP'tir... bir zamanlar , eş durumundan her yaz,  upuzun aylarımı  geçirdiğim tatlısu / dalyan'da gepgenç parlak bir zihin olarak ne çok dinlemiştir murat örem abisini taner sigaralı biralı sohbetlerimizde....kendisi de ne çok anlatmış, sorular sormuştur...



zaman içinde başka yörükalpler de tanıdım elbette...çoğu yine zamanın akrabalık / hısımlık bağlarından olmak üzere....mesela bir GÜRHAN YÖRÜKALP vardır ki tanıdıklarım içinde, hakikaten her haliyle müstesna insanın, inancında samimi insanın  hasıdır....selam saygı hürmet olsun ona da, buradan....kulakları çınlasın....


işte yörükalplerle ilgili bunca olumlu çağrışımın üzerine, aylar önce sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini de kabul etmişimdir...


bugün sadık yörükalp'in yukarıda anlattığım ifade yanlışı üzerine içimdeki türkçe dostu durmadığı için bir yorum yazdım gayet efendice ve şöyle dedim  " kredi kartına taksit OLASILIĞI olmaz...taksit OLANAĞI olur....çok yapılan yanlıştır bu... olasılık ihtimal kelimesinin, olanak da  imkan kelimesinin yenisidir....dolayısıyla bu cümlede  taksit OLANAĞI demeniz lazım..."



yorumun özü bu...hepsi bu....sonra unuttum gittim...yayına girdim...stüdyodan yüzbinlerce belki milyonlarca  insana seslendim canlı yayında...yayın bittiğinde , bahçede bir çay içerken,  baktım cevap gelmiş sadık yörükalp'ten....şöyle bir şey "benim KİMYA dersim çok iyiydi....dilbilgisini hiç önemsemedim...ciddiye de almam..." bu cevap cümlesinde, bir hatayı kabullenmek, yanlışı düzeltmek  falan olmadığı gibi , bana yönelik "sen işine bak, gazel okuma  oralardan, dünkü çocuk..." tarzı da vardı....


anladım ki burada sevgili sadık yörükalp ,  BABAM TAŞKIN HOCAMIN kimya öğretmenliğine atıf yapıp beni köşeye sıkıştırıyor (!!!) sıkıştırdığını sanıyor...birkaç yaş da büyük ya...hak görüyor bu langır lungur üslubu....oysa karşısındaki adam da YARIM ASRI devirmiş gelmiş :))) bembeyaz sakallarıyla...



cevabı okuyunca pis pis kafa salladım ama bir yanım yine de gururlandı...,babam taşkın hocamın,   ÖGRENCİLERİNE , HEM DE HİÇBİRİNİ AYIRT ETMEDEN  SEVGİYLE AKILLA SAHİP ÇIKAN yanını,  şu yaşıma dek o kadar çok duymuştum ki gururla... hele şubat 2017'deki ölümünden sonra kıymet bilen bu cümleler ne kadar çoğalmış ve ne hüzünlü gecelerde bana yoldaş olmuştu...


konuya dönersek....ben de iki satır cevap verdim yeniden  saygılıca ama çok net biçimde sadık yörükalp'e..."ben size yazının, ifadenin doğrusunu söylemiş olayım da, yanlışınızı göstermiş olayım da,  siz isterseniz ciddiye alın, isterseniz bildiğinizi yazmaya devam edin..." diye...


ve sonra olanlar oldu...
olmuş...


bir baktım ki 
SADIK YÖRÜKALP beyefendi, 
beni facebookta ENGELLEMİŞ....

karşılıklı yorumlarımız da 
yalan olmuş...silinmiş gitmiş otomatik olarak...

bunu görünce
nasıl dünyam karardı, 
nasıl dünyam karardı, 
bilemezsiniz :))))



size bir şey söyleyeyim mi; 
bu kadar hoşgörüsüzlükle, 
eleştiriye tahammülsüzlükle 
bir toplum iki milim ileriye gitmez....

bunu yapanlar da 20, 25 yaşında toy gençler değil...
torun torba sahibi insanlar....


hepiniz oturduğunuz yerden, facebooklarda falan,  sizi yönetenlere ya da muhalefete, benim hiç onaylamadığım biçimde SAYGISIZCA aklınıza geleni yazıyorsunuz ya...bunu kendinize hak görüyorsunuz ya...


ama birileri de size mesela;  bu paylaştığınız şiir nazım hikmet'in değil, zibidinin biri bir yerinden uydurmuş, altına da nazım hikmet yazmış .....özenli olunuz....deyince hemen  KÜSÜYORSUNUZ ya...


olmaz efendiler 
böyle olmaz....!!!


nerede kaldı sizin DOĞRUYU  ÖĞRENECEK yanınız...


bu çocuksu tavırlarla
YANLIŞSINIZ....
KÜLLİYEN YANLIŞSINIZ....


net olarak söylüyorum; içinizde böyle en basit eleştiriye bile tahammülsüzler varsa,  hemen çıkarın beni listenizden...engelleyin hemen...


sakın arkadaşlık da teklif etmeyin....
tam size ümit bağlıyorum :)))
sonra beni yarı yolda bırakıp 
engelliyorsunuz...
bileklerimi kesesim geliyor :))))


şunu hepiniz biliniz ki 
ben buralarda gördüğüm her yanlışı
dilbilgisi dahil, 
bundan sonra da herkesin içinde 
ELEŞTİRECEĞİM...


siz de beni haklı olarak eleştirirseniz
çocukluk yapıp küsmek engellemek yerine 
bir de enikonu TEŞEKKÜR EDECEĞİM...


yazı bitti...
acı kahveniz de bitmiştir...


kesin karpuzları kavunları o zaman...
varsa bir de rakınız ,  
peynirler de benden :)))


hadi bir de rahmetliden  şarkı olsun 
yazının sonuna :)))) 


"gelen de yandı, 
giden de yandı...
dünya kime kaldı :))))

( 19 temmuz 2019 / ankara / murat örem )


4 Temmuz 2019 Perşembe

"annem annem / tüm kapıları / çivilemek geliyor içimden...."

                               yaşayan son has şairlerden hüseyin avni dede- 

küçük iskender öldü....
54 yaşındaydı...
kanserden öldü...
1 yıl direndi kendince
ve öldü....


şairdi küçük iskender...
artık şiir yazılmayan 
şiir okunmayan 
şiirin aşağılandığı 
bir coğrafyada
şiir yazıyordu....
şiir gibi yazıyordu....


küçük iskender 
1980'lerde 
son sınıfa kadar 
tıbbiyeli olmuştu....
sonra bir başka fakülteli...

edebiyatçıydı...
şairdi...
aykırıydı...
marjinaldi...
eşcinseldi....
küçük iskender....

bir insanın 
eşcinsel olmasına
vurgu yapmak anlamlı değildir...
şık da değildir...

ama o insanın kendisi
yıllar boyunca 
bu tarafını da 
önemseyip öne çıkardıysa
araştırmalara panellere
bu yanıyla da katkı sağladıysa
bunu  da bir başlık olarak söylemek 
ayıp olmaz...


50 küsur yaşındayım...
dünya şiiri dahil 
yüzlerce şiiri 
hala okuyabilirim ezberden...

ama hiç küçük iskender şiiri yok ezberimde....

fakaaat 
bir ahmet erhan şiirine meftunumdur...
ne kadar hüzünlüdür ahmet erhan şiiri...

kimseler bilmez ama 
bir mehmet müfit şiiri vurur geçer....

ki, yazının başındaki dizeler de
mehmet müfit'indir....

hiç kimseler umursamamıştır ama
bir süha tuğtepe şiiri darmadağın eder...


bilir misiniz...
ahmet erhan da
mehmet müfit de
suha tuğtepe de 
çok çok çok oldu 
öleli...


siz, 
kayıkçı kavgası bile olamayan
tv tartışma porgramlarını (!)
evinizde izlerken
şairler patır patır ölür....
takır takır ölür....


en fazla , 
çanağın içinden aldığınız
kabak çekirdeğinin 
acı çıkması kadar 
önemsersiniz 
şairlerin ölmesini....

o yüzden de
bir bulanık derenin 
lezzetsiz balıkları gibi
yaşar gidersiniz....

ben de oturur 
mehmet müfit dizelerinden
başlık yaptığım
kahırlı yazılar yazarım....

( murat örem / 04 temmuz 2019 / ankara ) 
            







15 Mayıs 2019 Çarşamba

inebey'in mazotlu sınıflarından beri kardeşim cengiz CİHAN...ölülerimi toprağa bırakırken hep yanımdaydı serdal KIRGÖZ...bu yazı DOSTLUKLARI içindir ....

                                    sol başta:)) murat örem & sağ başta:)) cengiz cihan 
                                            1980 mayıs ///  susurluk ortaokulu 1/A


otomobilin içinde aheste aheste gidiyoruz nurdilek hatunla...25 yıldır direksiyon sallıyorum büyük şehirde...kusacağım artık....günlerden cumartesi....kurtlanmış yine murat örem:)) ille de müzeye gidilecek...


trafikte ilerlerken, "anneler günü için annemize internetten çiçek gönderdin değil mi ?diye soruyor  nur...kızılay'dan sıhhiye'ye  ilerlerken "yooo....göndermedim..." diyorum...


"hemen gönderelim, internet üzerinden o zaman"  diyor nur..."yahu, 50 yıllık anam bana gönül koyacak değil, bir dahaki sefere göndeririz, delibaş da :))  olsam elimden geldiğince  evlatlık yapmaya çalıştım ana babama" diyorum ben de...


"oldu mu şimdi,  niye ihmal ettin ilk anneler günümüzü"  diye 
gerilimi:)) artırıyor nur...2 yıldır yan yanayız ve cümlelerimizin nereye gideceğini bilecek kadar tanıyoruz birbirimizi....ben zaman zaman "yahu nur, senin geri vitesin yok...bazen yol hakkı tümüyle senin olsa bile,  karşıdan gelene yol vermek için elin geri vitese gider...gitmeli..." diyorum ona...


bu olayda da "nur, bundan sonra taleplerini net olarak ilet bana,  benim "zihin kartım" net olmayan talepleri gündeme almıyor" diye cevaplıyorum hınzır zekamla...dünya görmüş koskoca emekli maliye müdürü yutar mı böyle tavırları:)) yutmuyor...al sana bir gerilim....yahu, bir sus artık gari:))  derken buluyorum kendimi....


nur'a hiç çaktırmıyorum ama...
içimi de yiyor yaptığım gamsızlık.... 
çözmem lazım bu durumu....
müzeler geziliyor...eve geliniyor...yenilip içiliyor...
gece oluyor...ben dijital okyanusumda yüzüyorum...
ama aklım hep meselenin çözümünde...


birden bin yıllık kardeşim, ilkokul arkadaşım sevgili cengiz cihan:))) geliyor aklıma...iki satır yazıp yolluyorum  uyudun mu ? diye...cevap geliyor bir süre sonra uyumadım diye...çevirip telefonu, anlatıyorum meramımı...hallolmuş bil...sorun yok, rahat ol...diyor sevgili cengiz...takılıyorum ona; "yeni yetmelerin cümleleri misali "sıkıntı yok..." dersin diye çok korkmuştum diyerek....


ertesi gün oluyor...sevgili cengiz, elinde güzelim çiçeğiyle, üzerinde nur ve benim adıma yazılmış anneler günü i notuyla çalıyor kapısını annemin...


annemle konuşuyoruz telefonda....herkes mutlu...birazdan babana gideceğim kabristana diyor annem bana...git bakalım taşkın hocama, bir gün hepimiz, dönmemek üzere gideceğiz zaten diyorum içimden...


telefonu kapattığımda nur'a dönüp, "dün bütün gün bik bik bik ettiğine:))) değdi mi...bak yalnızca kardeşlik hatrımızla çözdük meseleyi" diyorum...vallahi bunu da çözdün diyor nur...



içimde garip bir duyguyla karışık, tatlı da bir  gurur var....35 yıl önce çıktığım susurluk'tan, hala  telefonu kaldırdığımda, ulaştığım yaşıtlarımın ve çok kişinin, bir fakir ricam üzerine canı gönülden yaptıkları geliyor aklıma...sevgili adnan yapıcı'nın...kardeşim süleyman türker'in yaptıkları güzellikler de aklımda...




sevgili cengiz cihan kardeşimin yaşattığı mutluluk ve gurur duygusu üzerimden gitmemişken,  sesini duymak için bir gün sonra aradığımda annemi;  sesi bulutlu geliyor...ne oldu ki...derken ben, ağlamaklı sesiyle anlatıyor annem "oğlum, dün kabristana gittim ya...babanın mezarı bakımlı...eniştenin mezarında toprak çökmüş...harabe gibi...üzerinde tek dal çiçek yoktu...çok hüzünlendim, ağladım.." diyor...şimdi sana bu durumu anlatırken bile yine gözlerim doluyor....diyor annem bana...


"anacım, konuyu tane tane bir daha anlat, çözeriz herhalde..."  diyorum ben de...anlıyorum hadiseyi, bir daha dinleyince...sen üzülme deyip kapatıyorum telefonu...hemen rehbere giriyorum...eniştem, babam ve teyzem dahil, her cenazede kardeşim gibi yanımda duran, üç ismi de benimle birlikte elleriyle toprağa bırakan  sevgili serdal kırgöz kardeşimin  numarasını arıyorum...kayıtlı çünkü...ama allah selamet versin:))  telefonu değiştirirken numaraları yarım yamalak aktaran oğlum arda erhan örem'in gamsızlığıyla:))) giden numaralardan biri de serdal kardeşimin...


bakıyorum,  messenger'de aktif serdal...numaran neydi derken daha, çat diye yazıyor serdal numarasını....hemen arayıp anlatıyorum meramımı kardeşime...murat abim, ben izinliyim, ama yarın gidip her şeyi gül gibi yapacağım diyor serdal bana...kardeşim, izin vaktinde yapma, bir de toprak satın almak için nereye ne kadar ulaştırayım, ben mahçup olurum dememe kalmadan, abim sen ne dediğinin farkında mısın, konu kapanmıştır  (!) diye tatlı tatlı,  sert çıkıyor serdal bana....kapatıp telefonu,  anneme veriyorum haberi....


ve aradan 24 saat geçmeden; dün öğle vakti takır takır düşüyor fotoğraflar telefona...serdal kırgöz kardeşim tam da dediği gibi gül bahçesine çevirmiş mezarları görüyorum ki....

VAROLSUN , 
KARDEŞLERİM....


anneme iletiyorum hemen fotoğrafları...
bu güzellikler için esasında ben hiç bir şey yapmadım...biliyorum...
ben, bir şey yapması gereken güzel insanların, iyi insanların yardımını istedim ve onlar da beni kırmadılar...


şunu da gururla hep bildim ömrümce; 
ben tepeden tırnağa kendini inşa etmeye çalışan murat örem oldum...

ama bir yanım da ölene dek; 
Taşkın Örem'in & Müjgan Örem'in evladı olacak...

çünkü bu iki insanın evladı olmak bile,
ne gülümseyen insanlar ne kapılar açtı bana 50 yıldır....



bir taraftan da; "ulan diyorum; insanlar iyi yahu murat örem...eh sen de kötü bir adam değilmişsin ki, kırmıyor seni dostların...."


gözlerim doluyor....
gözlerim nasıl doluyor...
kapatıyorum kurumdaki odamın kapısını...
ipil ipil akarken yaşlar gözümden...
açıyorum kulaklığın sesini, 
üniversiteden de arkadaşım olan onur akın, 
söylüyor da söylüyor....

" sen ne sevdalardan çıkıp da gelmedin mi
her aşk bir ihtilal sen bunu bilmedin mi
yağmur çiçeği bu, önceden sezmedin mi...
bak nasıl da  duruldun kalbim....
bir düşün ey kalbim çektiğin acıları
geçmiş olsun kalbim, incinmişsin çok..."  


şarkıyı dinlerken içimden de; 
"ulan murat örem, sen ki bu dünyanın bin türlü alengirli ve ışıltılı taklasını yaşadın, yanındakilere de yaşattın:))) bütün güzellerin ve bütün güzelliklerin, bütün akıllı serseriliklerin kıyılarında parendeler attın...dağ gibi yakışıklı ve zeki;  iki erkek evlat yetiştirdin, bin hayat yaşadın ama sen de artık yaşlanıyorsun, gözlerinde durmaz oluyor yaşlar...." dedim durdum....dedim durdum....


bu yazıda ismini zikrettiğim güzel insanları kah 40 yıl önceden tanıdım...kah 5 yıl önceden...orada burada paylaştıklarına bakarsak, hayatlarına bakarsak, belki hepsinin siyasal duruşu görüşü bambaşka...


hiç umrumda değil biliyor musunuz...
hiç umrumda değil...
böyle meseleler hiç umrumda değil....
sizin de olmasın...



ölümün olduğu bir dünyada, hayatı ölümün anlamlı kıldığı bir kainatta, ben bu isimlerin her birine kardeşim diyorum ve her birine kefilim...

cengiz cihan'a da 
adnan yapıcı'ya da
süleyman türker'e de 
serdal kırgöz'e de 

kefilim...

bu yazıyı, 
kardeşlerime 
büyük bir vefa ve   duygusuyla yazdım...

ruhum kalbim gönlüm 
50 küsur yaşın duygusallığıyla 
bin bir kılığa gire gire yazdım....

ol hikayat, bundan ibarettir....

ne diyor aşağıdaki muhteşem ezgide dadaloğlu; 
"yüce dağlar aşan yollar bizimdir..." 


evet, bu dostluklar, bu kardeşlikler
bu ölüler ve bu diriler de bizimdir....

                            biz Türkiyeyiz...
             biz hem Susurluk hem Türkiyeyiz....

    
        ( murat örem /// 15 mayıs 2019 / ankara ) 


                      haramiler & dadaloğlu & aydost