*"107" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

21 Haziran 2018 Perşembe

2002 dünya kupasında "3." olduğumuzda, arda erhan 4, umur örsan 8, ben 34 yaşındaydım...görüp göreceğimiz başarı da buymuş meğer; "şenol güneş" varolsun !!!


                       ankara ahlatlıbel / 2002 temmuz  / dünya kupasında finale doğru

bir önceki yazıyı virgüllerken;“1994 dünya kupasının bende apayrı yeri vardır, hem brezilya şampiyon olmuştur hem de ilk gözağrım umur örsan örem dünyaya gelmiştir onca maçın ve hayhuyun arasında”  demiştim …devam edelim o zaman….



                                                  ******
1994 //// takvim  2 temmuzu gösteriyor….yıl 1994….günlerden cumartesi….türkiye tam 1 yıl önce,  2 temmuz 1993’te  tarihinin en acılı en katastrofik ve en ürkütücü günlerini yaşamıştı...aradan tam 365 gün geçmiş…nasıl sıcak bir ankara günü….konur sokakta  yürüyoruz doğum öncesi kontrolüne gitmek için….ilk evladımızın aramıza katılmasına 2 hafta var….meğer biz öyle sanıyormuşuz :) meğer acele edecekmiş umur örsan örem… muayenehaneye  giderken geçtiğimiz yüksel caddesinde yalçınla karşılaşıp sarılıp öpüşüyoruz…yalçın, heyecanlı ve hüzünlü biçimde konur sokaktaki 2 temmuz 1993 sergisi için koşturuyor….




yalçın; bir zamanlar ışık hızıyla yaşadığım hayatımın, sanat ve tiyatro tarafından tanıdığım  heyecanlı bir genç adam…yaşıtım...tiyatro heyecanı hiç bitmeyecek yalçın’ın sonraki yıllarda da…o heyecanın üzerine başarılar da koyacak zamanla…sonra hayatın tecellisi mi bilmiyorum, sanatı tiyatroyu kitabı kağıdı kalemi pat diye bırakarak ticarete atılacak ve çuvalla para kazanacak  “yangın söndürme topları üreterek ve o topları  ithal ederek”  


2000’lerin başında küçükesat’ta bankamatikler önünde bir kez daha karşılaşacağız yalçınla, eşlerimiz de varken…sarılıp öpüşürken telefonlar da alıp vereceğiz ama bir  daha yalçınla hiç karşılaşmayacağız… 



hayat biraz da bu işte…
hızla giden trenlerin 
bir istasyonda yanyana durmaları 
ve sonra başka rayların üzerinde akmasının adı  hayat….





2 temmuz 1994 gününe dönersek, 1 yıl önce daha çok dumandan boğularak ölen o çok kıymetli  isimler büyük boy fotoğraflar olarak hepimizin gözlerine bakıyor konur sokakta…26 yaşındayım…baba olmama ramak var…ölümün bu kadar sıradanlaştırıldığı bir coğrafyada baba olmaya dair büyük sorularım kaygılarım ve itirazlarım var hala çünkü hakkıyla babalık zor zanaat…ama umur örsan örem gelmek için saat sayıyor !!! 


entel murat örem kaygıları için artık vakit çok geç :)   
baba olunacaksa , onun da yapılabileceğinin en iyisi yapılacak…kendi kendime bin kez tekrar ettiğim ve bildiğim tek gerçek bu...bu kadar…




ben bunları düşünürken kaldırdı kaşının birini muayeneyi yapan doktor kurtaran ve “biz 2 hafta sonra bekliyorduk ama doğum başlamış bile !!! ” dedi…ve ekledi “eve gidin çantanızı alın, hemen hastahaneye geçin ve söyleyeceğim doktoru bulun…o sizi bekliyor  olacak…sezaryeni o doktor yapacak…” her şey ışık hızıyla oldu…oysa benim ne hayallerim vardı…eve gidip dünya kupasındaki çeyrek final öncesi son 16 maçlarını izleyecektim…1994 yılının 2 temmuzunda gün artık kararırken hastahaneye gittiğimizde bahçede mangal yapıyordu o esnada işi olmayan hemşireler doktorlar…televizyon da açıktı ve spiker “ almanya – belçika” maçını anlatıyordu bağır çağır…yenen 1994 dünya kupasında çeyrek finale çikacaktı…ben de bekliyordum…umur örsan örem’i bekliyordum…ilk göz ağrımı bekliyordum bir hastahane bahçesinde…bu zalim dünyaya çocuk getirmek daha da zalimlik , doğacak çocuğa yazık desem de,  yıllar içinde  teslim olmuştum “anne olmak benim de hakkım değil mi?" sorularına ve nemli gözlere…





1994  yılı 2 temmuz akşamında  büyük oğlum umur örsan örem dünyaya gelirken almanya da belçika’yı 3-2 yenecek ve çeyrek finale çıkacaktı…sonra çok maçlar izleyecektik evdeki yeni bebeğin varlığıyla...ve brezilya kaldıracaktı 1994 dünya kupasını...benim dünya kupalarımdan biri artık ömrümün sonuna kadar umur örsan örem olacaktı.... 

                                                  ****


1998 //// şu yazıyı yazarken düşündüm de 1998 dünya kupasına dair o kadar az anı var ki belleğimde...kupa fransa'da olmuş, bir çok dünya kupasındaki örtülü gelenek sürmüş ve kupayı  ev sahibi fransa kazanmış...hayatın ve dünyanın böyle bir yanı var işte...bal tutan genellikle parmağını yalayacak..!!!.dünya kupası düzenliyorsanız, kupaya direkt katılma hakkı zaten cepteyken bir de üzerine o kupayı kaldırmaya her takımdan bir adım daha fazla  yakınsınızdır...çünkü hakemler de sever kararlarını ev sahibi takım lehine kullanmayı...sıcak bir yazdı 1998....esattaki evin içine öğleden sonra güneş bir girerdi ve arsız bir misafir gibi akşamın 9'una kadar gitmezdi...klimalar milimalar bu kadar gözde değildi...şöyle bir geriye dönüp de bakın 20 yılda ne çok değişti hayatımızda....



1998 dünya kupasında,  bir önceki kupanın tam ortasında dünyaya gelen umur örsan örem 4 yaşındaydı artık...eni konu arkadaştık onunla...evin içinde maçlar yapar, şutlar çeker kalecilik yapar ve kaleciliği öğretirdim...raketlerle pinpon topları sektirirdik...evin annesi hepimize soğuk limonatalar yaptığında oyuna ara verirdik...ve bir de iki erkek merakla beklerdik umur'un erkek kardeşinin ne zaman geleceğini :) biz bu merak içinde günleri geçirirken ev sahibi fransa finale kadar  geldi ve bir önceki şampiyon brezilya'yı net bir skorla yenerek kupayı kaldırdı...benim şu hayattaki ikinci sampiyonluk kupam olan arda erhan örem'i havaya kaldırmak için biraz daha beklemem gerekiyordu ama...14 ekim'i 1998"i....

                                                  ******


2002 /// türkiye tarihinin en anlamlı dünya kupası oldu,  2002 güney kore ve japonya ortaklığında düzenlenen turnuva...biz evde biri 8 diğeri 4 yaşında iki erkek evlatla umur örsan ve arda erhan'la dünya kupasını izlerken, anneleri de eşlik etti çoğunlukla bize....çünkü TÜRKİYE çok çok uzun zamanlardan sonra dünya kupası finallerindeydi....ve maçlar genellikle saat farkı nedeniyle gündüz oynanıyordu....umur örsan artık okulluydu ve bazen sınıflarında izliyorlardı ülkelerinin maçlarını....en fanatik izleyici zamanlarıydı umur'un...bir gece uzaklardan gelen telefonda babam taşkın hoca'nın sesi yankılandı kulaklarımda "oğlum, aşkın amcan, beyin kanaması geçirmiş akçay'da...müdahale etmişler ama olmamış...amcanı kaybettik..." dedi babam taşkın hoca...



54 yaşındaydı aşkın örem amcam...bir kaç yazıda da hep belirttiğim gibi hep acelesi vardı aşkın amcamın....hep acelesi vardı...varmış bir bildiği...!!! yapılması gerekenler yapıldıktan sonra bir kaç maçı ankara'da birlikte izledi umur örsan'la taşkın dedesi hop oturup hop kalkarak...taşkın hoca hep sıkı bir taraftardı...beşiktaşlılığı da milli takım taraftarlığı da tartışılmazdı...taşkın hoca'nın ömrünün son yıllarında, sporcuların ve teknik yönetimin spor ahlakından uzak davranışları da dahil,   her manada öyle perişan bir milli takım izlettiler ki bize taşkın hoca bile izleyemez oldu milli maçları kahrından....ama 2002 dünya kupasında fırtına gibi bir milli takımı oldu Türkiyenin....başında da her manada efendi olan bir isim durdu takımın....şenol güneş....bazı kendini bilmezler şenol güneş'in giydiği takım elbiselere bile dil uzatmayı marifet sansalar da o milli takım dünya 3.lüğünü çekip aldı güney kore'deki maçta....



2002 dünya kupasında 4 yaşındaydı arda erhan...milli takımımızın o büyük başarısına dair zihninde var mı bir kaç kare diye sorduğumda çok hayal meyal baba... dedi bana...8 yaşındaki umur örsan elbette çok daha net hatırlıyordu o başarılı günleri...sonraki dünya kupalarında bir daha böyle bir başarı görmedi arkadan gelen çocuklar...çocuklarımız...


anlaşılan bu dünya kupası maçları bir 3. yazıyı daha  hak edecek...koyalım bir virgül tam burada da....nasıl olsa daha çok var bu dünya kupasını portekiz'in almasına :))) 1974 dünya kupasıyla başlayan ilk yazımı okumak isteyenler bir yazı aşağı inerek ulaşabilir...


    ( murat örem / 21 haziran 2018 / ankara )

                                  müzik / edip akbayram / çocuklar


















9 Haziran 2018 Cumartesi

babam taşkın hocayla da, evlatlarım umur örsan / arda erhan'la da çok "DÜNYA KUPALARI" izledik...hasılı 50 yaşında bahtiyar bir evlat ve babayım...darısı başınıza :)))

                                            ankara  gölbaşı 2002 / "can erikleriyle"
                                                                     *****

- kara kartalın has taraftarı babam taşkın hocamın aziz hatırasına...-
                                                                        *****

1974 /// daha 6 yaşındayım...denizli acıpayam'dayız...anneannem dedemlerdeyiz...dayılarımın üçü de bekar daha...teyzemler de orada...behzat dedem sağ...tam 13 kişiyiz artık yerinde yeller esen güzelim bağ bahçe içindeki evde...bazen dedemin kız kardeşi tiyatrocu nezahat tanyeri halamız da geliyor, yine tiyatrocu olan ve birçok yazımda sevgiyle andığım erhan dilligil oğluyla birlikte...işte o zaman ayrı bir şenlik oluyor o güzelim ev...istanbul kızı büyük halamız...öyle her şeyi begenmez her odada yatmaz...ritüelleri var...yine de her ailenin odası var...biz çocuklar için her yaz bir cennet sanki acıpayamdaki dede evi...sayının artması şenliğin büyümesi demek biz çocuklar için...yemekleri kim yapar...onca bulaşığı kim yıkar...peynirin etin zeytinin kilosu kaç para olmuş bize ne...biz çocuğuz...uyku huzur ve güven en büyük gıdamız bizim...hepsinden de bolca var...bir gün bir kahvehaneye götürüyor bizi büyükler...oysa kendileri bile gitmez oralara...hayal meyal görüntüler...tahta sandalyeler üzerinde otururken elimizde gazoz şişeleri ve salonun uzağındaki kutuya bakan büyüklerin meraklı kalabalığı...adına televizyon denen o kutudaki görüntüler ve sesler...hatırladığım ilk dünya kupası finali bu...almanya'nın ama batı almanya'nın şampiyon olduğu final maçı....turnuvanın da ev sahibi batı almanya.....ve dünya kupası tarininin gelmiş geçmiş en sempatik maskotları tip ile tap....

                                             ****

1978 //// artık daha büyüğüm...10 yaşındayım...susurlukta evimizdeyiz...lise yokuşundaki kültür sokakta oturuyoruz...aylardır kesik sular susurlukta...arada sicim gibi akarsa, inebey ilkokulunun bahçe duvarındaki çeşmeden bidon bidon su doldurmak ve eve getirmek mutlu ediyor beni...evin abisiyim ve bir işe yarıyorum işte...yorgun argın taşıyorum su bidonlarını eve...babam taşkın hoca her zamanki yaklaşımıyla teşekkür ediyor bana taşıdığım sular için...temmuz ayında bir pazar gününün öğle sonrası...televizyonun başına geçiyorum ben de yorgun argın...büyük final başlamak üzere...seyirci çılgın gibi konfeti atıyor sahaya...her yer rengarenk...öyle tahmin ediyoruz :))) çünkü televiyon yayınları hala  siyah beyaz....ve bugün aradan tam 40 yıl geçse de hala unutmadığım şu cümlesi yankılanıyor babam taşkın hoca'nın, arjantindeki 1978 yılı dünya kupası finali öncesindeki "murat şimdi renkli televizyonda izlemek lazımdı bu anı... kimbilir nasıl güzel olmuştur her yer..." arjantin kazanıyor kupayı...ev sahibi de arjantın...bir önceki dünya kupasındaki gelenek bozulmuyor ve ev sahibi şampiyon oluyor...kempesli ardilesli arjantin efsane portakallar hollandayı yeniyor....askeri darbe altında inim inim inleyen arjantin şampiyon oluyor...işin bu darbe kısmını bilmiyorum daha ben...çünkü çocuğum...işin bu kısmını bilmiyorum ama 2 yıl sonra askeri darbenin nasıl bir şey olduğunu biz de yeniden yaşayacağız türkiyede...daha o günden onu da bilmiyorum....hatta hatta arjantin ve türkiyenin ekonomik istikrarsızlıklar, keyfi askeri idareler ve futbol seyircisinin şuursuz fanatikliği de dahil bir çok konuda yanyana getirildiğini, birbiriyle bugün bile kıyaslandığını da bilmiyorum daha o yıllarda...

                                                     ****

1982 ///  14 yaşındayım...nihayet 1000 yıl süren kooperatif inşaatı bitince yeni evimizdeyiz artık...taşınıyoruz lise yolundaki kültür sokaktaki evden kendi evimize...duman köyü yolu üzerindeki yazlık bağlar düğün bahçesinin tam karşısındaki öğretmenler apartmanındayız....20 küsur dairelik apartmanda karı koca çalışan o kadar çok öğretmen ailesi var ki içlerinde anne babamın da olduğu, susurluk halkı kendiliğinden koyuyor apartmanın adını; öğretmenler apartmanı diyerek :))) biz taşındığımızda etrafta ne bina var ne in ne cin...bir gün bir taksiye binip eve geldiğimizde babam taşkın hoca "borcumuz ne kadar" diye sorduğunda şoföre, adam gayet densiz biçimde " şehir içi şu kadar ama burasının fiyatı daha fazla" deyince kaşı kalkıyor taşkın hocamın ve her zamanki hazır cevaplığıyla şoföre "şehir nazım planını sen mi yapıyorsun da şehir içi şehir dışı diye tarife uyguluyorsun" deyiveriyor...  


                                                    ****

taşkın hocayı son yıllarında nur yüzlü pamuk dede diye görüp sevenler bilsin ki , biz evlatları ve ailesi o nur yüzlü taşkın hocanın çok zeki aklından, hazır cevaplığından ve bazen de herkese her an saman alevi gibi parlayıp zekice gol atmasından da az çekmedik...yüreğimiz ağzımızda az tetikte durmadık karşıdan da bir cümle gelir mi diye. çünkü masmavi gözlerini bir dikti mi  taşkın hoca karşı tarafa, asla geri adım atmazdı arnavut damarlı güzel insanlar misali :)))  


                                                   ****

meseleye geri dönersek, yeni evimiz öğretmenler apartmanı o kadar uzakta yani şehirden...ama yeni evimizin tam karşısında  laz ninenin üzüm bağları var...lise bitene kadar ne çok gidip üzüm aldım laz nineden...laz nine belki 100 yaşında belki 1000 yaşında...gözlüğünü lastikle bağlıyor başına...bir camı yok...yavaş yavaş veriyor para üstünü bana..her seferinde de gönlümü alıyor yavuklun var mı akıllı oğlum diye sorular soruyor...bazen bu da benden deyip salkım salkım üzümleri de ekliyor...bir kaç zaman uğramasam nerede kaldın efendi oğlum diye sesleniyor bana laz nine...işte yeni evimizde yine bir temmuz ayı...renkli yayına kısmen geçmiş tv...biz de karar aşamasındayız evde, renkli tv alalım mı almayalım mı diye...hoş, alalım desek, belki hemen alacak para yok...devir ekonomist darbeci  :)))  kenan evrenin devlet başkanı zamanları...kemerler habire sıkılmış...devlette para yok...memura da yok....halka da yok...daha bunun bir de turgut özallı sevgili vatandaşlarım :)) zamanları gelecek 1984'te..


                                                  ****
hasılı kelam susurluk garajına gidiyoruz bu kez de 1982 dünya kupası finalini renkli izlemek için...bir önceki turnuvada bu maçı renkli tvde izlemek lazım diyen babam taşkın hoca hatırlıyor mu o sözünü bilmiyorum...ben de hatırlatmıyorum garaja maç izlemeye giderken....gencim artık...aklımda bin türlü şey dolaşıyor ve bazen kıl oluyorum gençliğin huysuzluğuyla babam taşkın hocama :))) ispanyadaki finalde italyanlar almanları evire çevire yeniyor; 3-1...italyan milli takımında dönemin ismi paola rossi var...ama italyanların 1000 yaşındaki cumhurbaşkanı pertini rossi'den bile rol çalıyor...daha çok kalıyor akıllarda...çünkü çok yaşlı  ama  çok sempatik...


                                                     ****

1986 /// istanbulda öğrenciyim...hem de okulların şahı padişahı olan istanbul üniversitesinde siyasal öğrencisiyim...1. sınıftayım...final zamanı...yaz...family pansiyonda kalmışım 1 yıl boyunca...ailecek çok çok zengin :))) olduğumuz ve hem annem hem babam öğretmen olarak çalıştığı için halk çocuğu değilim ben....zenginim...o  yüzden kredi yurtlar kurumundaki yurtlar falan çıkmamış...yedeklerde bile yokum...susurluktan bir arkadaşımın üsküdardaki evinde kalıyorum sınav döneminde...bayazıta gidip geliyorum sınavlarda...o leş gibi rutubetli istanbul sıcaklarında bir güzel geliyor her seferinde vapurla karşıya geçmek...bir de dünya kupası maçlarına bakmak...ömrü uzun olsun hala yaşayan halit kıvanç o zamanlarda bile bize yeterince yaşlı geliyor...bilenler bilir halit kıvanç  yeri asla doldurulmayacak isimdir ama çok çok fazla konuşur...suyunu çıkarır bu işin...meksikadaki dünya kupası maçlarında da gerekli gereksiz o kadar çok konuşuyor ki halit kıvanç...bir sus artık ihtiyar adam  diyoruz biz gençler...18 yaşındayım...halit kıvanç konusunu abarttığımı düşünenler varsa dönemin mizah dergisi gırgır'ın o dönemdeki sayılarına baksınlar...konuyla ilgili 10'larca espri bulacaklardır....buraya yazmayacağım 1986 dünya kupası şampiyonunu....gidin halit kıvanç'a sorun da görün başınıza neler geleceğini....size 1986 yılındaki leyleklerin göçünü ve gulf stream akımlarının dünya kupasına etkilerini anlatarak girsin söze de benim şu yazılarımın uzunluğundan sıkıldığınız için kendinizden utanın biraz :))))


                                                     ****
1990 //// artık 6 aylık evliyim....ankara'dayım...bacanağıyla ticarete atılmış gepgenç bir müteşebbisim :))) neyse ki aklımın başıma gelmesi uzun sürmeyecek...aradan 1 yıl bile geçmeden emekli edeceğim kendimi 1990 yılının ekiminde...22 yaşında hem de...türkiyenin en genç emeklisi benimdir ama bunu kimseler bilmez.:))) yine yaz sıcaklarındayız...kırtasiye ve ozalit bürosundaki patron müdür :)) işlerimi bitirip koşa koşa eve gidiyorum....hatta koşa koşa değil...her seferinde taksiye hatırlı bir para verip taksiyle dönüyorum eve...bazen cebimde tomarla para oluyor....para da kazanıyoruz ama sarmıyor bu iş beni...ben kitaplar okumak yazılar yazmak gemi maketleri yapmak evliliğimin tadını çıkarmak istiyorum...akşamları mutlaka bir dünya kupası maçı izlemek istiyorum ama bence en zevksizidir  1990 dünya kupası tüm zamanların...italyadaki ruhsuz turnuvayı bu kez almanlar kazanıyor...artık batı almanya değil onlar...yalnızca almanya...soğuk savaş bitmiş...berlin duvarı yıkılmış...iki almanya birleşmiş...doğu bloku da gümbür gümbür çökmeye hazırlanıyor...dünyaya barış geliyormuş...mış mış da mışmış...final maçını hayal meyal hatırlıyorum...finalde kaybeden maradonalı arjantin daha çok kalıyor hafızalarda....



burada bir virgül koyalım...haftaya aynı gün ve saate kalmadan:))  yazalım 2. yazıyı da....çünkü 1994 dünya kupasının bende apayrı ve BAMBAŞKA yeri vardır...hem efsane takım brezilya dünya şampiyonu olmuştur...hem de ilk oğlum umur örsan örem gelmiştir dünyaya onca maçın onca hayhuyun arasında....

    ( murat örem / 09 haziran 2018 / ankara )

16 Nisan 2018 Pazartesi

30 yıl... 1988/2018...sonra bir gün....!!!


                                                     1988 / susurluk parkı !!!


                                                     ****
                                              " sonra birgün;
                                             bıraktık her şeyi....
                                            aldığımız yerlere
                                        koyduğumuzu sanarak...!!!
                                     ve yıkıntıların ardında kaldı
                                             eski şarkılarımız...."
                     
                     -ŞİİR-murat örem / 1988 / feriköy /// istanbul.... -

                                                 ****




6 Nisan 2018 Cuma

tütün zamanı şiirleri....fotoğraf zamanı kadınları !!!





neden 
bazı kadınlar 
hep boynu bükük bakıyor 
her objektife....

neden 
bazı adamlar 
hiç gitmeyecek trenlerin 
biletlerini saklıyor...

ve neden 
gece gündüz yanıyor da ışıkları şair evlerinin
bir de tütün  sızısı kalıyor  her dumandan sonra...!!!
 (murat örem / 03.04.2018)

( murat örem / 06 nisan 2018 / ankara...)



17 Mart 2018 Cumartesi

münir özkul ; herkesin hakiki sanatçısıydı ve hangi role bürünürse hakkıyla büyük isimdi...




-aziz nesin yıllar önce şöyle bir cümle kurup yine fincancı katırlarını ürkütmüştü ; "türkiye'de her 10 kişiden 11'i şairdir...." bu cümlede elbette bir kara mizah, eleştiri ve somut gerçeklik vardı...insanlarımızın okumadan yazmaya çok meyyal olan taraflarıyla ince kalın dalgasını geçiyordu türkçenin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından olan aziz nesin...hakikaten  adına yanlış biçimde sosyal medya denilen alan yaygınlaştıkça herkes her konuda pek güzel ahkam keser oldu...daha da önemlisi her şey ama her şey ölümler de dahil tüketilen bir nesne oldu sosyal medyada...bu işin pek duracağı da yok... 

elbette yazmak kimsenin tekelinde değildir...ama yazmadan önce okumaktır işin amentüsü...bu yazıyı aylar önce yazmıştım,bu toz duman dağılsın, günlük gözyaşları bitsin, yazı daha sakin bir zamanda okunsun diye...vakit bu vakitmiş demek ki diye paylaşıyorum türk tiyatro tarihinin kilometre taşı olan aktörünü saygıyla saygıyla saygıyla anarak....-
                                                   
                                                  *****


dünya sinema sanatının büyük yönetmenlerinden Federico Fellini sinemayla ilgili çok önemli bir tespit yaparak; “iyi bir filmin kusurları olması gerekir, hayat gibi….insanlar gibi….”  gibi der….


fellini’nin bu cümlesinde çok önemli bir gerçeklik vardır; çünkü insan ruhu fıtratı ve özü itibariyle kusurlu bir canlıdır…eksiktir…tamamlanmayı beklemektedir…bir  insan yaşarken eksiklerini tamamlamaya çalıştıkça “kamil olma” yolunda ilerler…


dünyanın bütün sanat dalları aslında insanlığın  eksikli  olma duygusuyla mücadelesinin yansımasıdır….eksik olduğunu, ölümlü olduğunu , kainatta bir toz zerresi kadar yer kapladığını bilen “insan/lık”  ölümünden sonra da hatırlanmak ister…bütün çabası farkında olsun olmasın bu yöndedir…


sinemayı diğer sanat dalları arasında biraz daha öne çıkaran teknolojik gücüdür….bir film, basit korunma koşulları sağlandığında 100’lerce yıl bozulmadan kalabilir…zamana direnebilir…hele bugünün dijital teknolojisinde bu daha da kolay hale gelmiştir….sinemanın bir başka gücü de dünyanın her yerindeki  geniş kitlelere ulaşabilme avantajıdır…bir tiyatro oyununu her gece sahneye koysanız da izleyenlerin sayısını 100 binlere çıkarmanız için 10’larca yıl gerekir…oysa bir film yalnızca bir günde bile milyonlarca seyirciye ulaşabilir….


işte yılın başında aramızdan ayrılan çok büyük usta MÜNİR ÖZKUL’u da milyonlara tanıtan ,  ülkemizin bambaşka kuşaklarına gönülden sevdiren sinemanın bu tarifsiz gücüdür…


bir çok isim için Münir ÖZKUL öncelikle ve yalnızca  sinema sanatçısıdır…oysa ustanın arkasında onlarca yıla dayanan TİYATRO geçmişi vardır…Tiyatrocu mesleğinin başında sınırlı bir kitle tarafından bilinen Münir ÖZKUL’u milyonlarca insana sevdiren ve tanıtan sinemanın gücü olmuştur…hababam sınıfı’ndaki (kel)  mahmut hoca bugün 8 yaşından 80 yaşına dek uzanan her kuşak tarafından  defalarca izlenmiş ve çok sevilmiştir…özellikle ertem eğilmez yönetmenliğindeki filmlerle ve arzu film dönemindeki diğer çalışmalarla da hafızalara sevgiyle kazınmıştır münir ÖZKUL….


münir özkul’u efsane yapan etkenlerin en başında sanatçı kumaşının benzersiz yanı gelir…bir başka gerçek de şudur ki münir özkul’un canlandırdığı bütün karakterler sahici ve sahihtir…kusurları, eksikleri, sevinci, neşesi ve erdemleriyle  hayatın içindendir münir ÖZKUL’un canlandırdığı karakterler…idealize edilmiş, siyah ve beyaz gibi kesin çizgilerle ayrılmış karton karakterler değildir….üzüldüğünde ağlayan, sevindiğinde coşkuyla evlatlarına ve karısına sarılan, haksızlık karşısında dili dönüp aklı yettiğince kötünün karşısında duran insan modelidir bu roller…insanlığın içindeki iyi olma duygusuna hitap eden, bu duyguya harekete geçiren örnek rollerdir ama asla sahte roller değildir….


hababam sınıfındaki mahmut hoca karakteriyle “haşarı gamsız tembel ama iyiniyetli olan” öğrencilerini gerektikçe uyarır Münir ÖZKUL…Fakat bir taraftan da hepsini tek tek  gözetip sever…daha da önemlisi her seferinde onlara yaptıklarından sorumlu olduklarını hatırlatır, doğruyu gösterir…bunu da sıkıcı olmayan tavırlarla yapmayı yeğler…mahmut hoca karakterinin en önemli özelliklerinden biri de ödül ve ceza mekanizmasını çalıştırmasıdır….hababam sınıfı aslında türk edebiyatı’nın en büyük yazarlarından olan Rıfat ILGAZ’ın eseridir ve filmlerinin ünü kitabın çok daha önüne geçmiştir filmdeki her biri unutulmaz olan oyuncu kadrosuyla…



münir ÖZKUL’u sahnede ve sinemada  bütün bu rollerinin üstesinden getiren en önemli yanı eskilerin tabiriyle “Allah Vergisi yeteneğidir…” ama bununla durmamıştır büyük usta…hayatın içindeki bütün detayları yaşadığı sürece gözlemeye çalışmış, kendi hayatından da örnekler çıkarmış ve rollerini bu gerçekliğin üzerine inşa etmiştir…tüm bunlar olurken hayatın içinde elbette kusurları da olmuştur münir ÖZKUL’un….bütün faniler gibi o da hatalar yapmış, bazen bu hatalarında ısrar etmiş ama günü geldiğinde o hatalarını bile üstlendiği rolleriyle deneyime ve sanata dönüştürmüştür…


işte yazının başında değindiğimiz ünlü yönetmen federico fellini tam da bunu anlatmak istemiştir; “iyi bir filmin kusurları olması gerekir, hayat gibi….insanlar gibi….”  diyerek…münir ÖZKUL bir yanıyla muhteşem bir aktör olsa da, hayatın içinde  kusurlu bir insandır hepimiz gibi…canlandırdığı roller de böyledir…böyle olduğu için de herkes o rolleri izlerken kendinden bir şeyler bulmuş daha da yakın hissetmiştir izlediklerini….


münir ÖZKUL, 1925’te başlayan ömür maratonunda perdeyi kapattığında tarih 8 Ocak 2018’di….90’lı yaşlardaydı usta…ama ömrünün son yılları zihnen ve bedenen çok zor geçmişti…artık o yorgun yürek, büyük şair özdemir asaf’ın tabiriyle o yorgun “HALLAÇ” durdu….bütün faniler gibi münir Özkul da öldü…oğuz atay’ın babasına sorduğu gibi “ne yani babacığım ben de bir gün senin gibi ölecek miyim ?” diye sorsak da ölüm hepimiz için bir liman…ve ne der yine türkçenin en büyük şairlerinden yahya kemal BEYATLI ; ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi, / müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi...”


hep hatırlanacak işlere imza atan ve ölümünden sonra da tarifsiz emekleriyle anılacak olan büyük usta münir özkul’u saygıyla ve hürmetle anıyorum….

              (   murat örem / ocak 2018 / ankara ….)