*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

26 Eylül 2013 Perşembe

babam taşkın hoca ; şart kipine bağlı uzun ve absürd çocukluk ve gençlik hikayesi...



Küçüğü bile  üniversite kapısına gelmiş,  büyüğü çoktan üniversiteli olmuş iki evladın babası olarak bugünden baktığımda söylemek isterim ki;

Ben, mutlu bir öğrenciydim...

Hoş, ilkokulun ilk günlerinde “okula gitmek istemiyorum çoban olacağım” diye ağlayıp zırladığımı söyler etrafımdakiler ama muhtemelen tevatürdür...(!)

Okul denen yerlere aşinaydım,  ilk yaşlarımdan beri...

"Muallimdi" çünkü annem babam ve en yakın akrabalarım...

Küçüklüğümden beri çok girdim okul kapılarından içeri...

Neredeyse,  
çocuk aklımla,  her çocuğun anne babasının muallim olmasının
şart kipine bağlandığını düşünecek kadar ! kalabalıktı etrafım
 muallim ve muallimelerle....

1970’lerin başlarındaki köy okullarının naiv boynu büküklüğünü de  gördüm ufarak teferekken, efsane Balıkesir Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nin mini Louvre Müzesi  kıvamındaki  koridorlarında da yürüdüm...

İnebey İlkokulu , Susurluk Ortaokulu ve Susurluk Lisesi
bütün arkadaşlarım gibi zaten benim çöplüğümdü...
Okulumdu...
Okullarımdı....

Bizimkiler ve kuşaktaşları  hiç  meslek olarak görmediler muallimliği...

Yaşam biçimleriydi onların muallimlik , muallimelik......
Dolayısıyla ucundan kıyısından biz evlatlarının da...

Evimizde mesela, bir kere  bile , maaşların azlığından yakınılıp
“bu kadar paraya bu kadar öğretmenlik yapılır..”
cümlesini kurmadı ne annem ne babam...

Parayla özel ders verdiklerine  hiç şahit olmadım...

Rica üzerine ders çalışmaya gelen çocuklar başarılı olduklarında da teşekkür kıvamında getirilen hediyeleri  kibarca reddettiler...

Hediye deyince de külliyatlı bir şeye gitmesin aklınız....
Bir gümüş tepsi, bir nevresim takımı , iyi bir kalem seti, yemek takımı, porselenler şunlar bunlardı getirilenler...

Türkiye herkesiyle sanki daha kanaatkar günlerin içindeydi...
Gözleri ruhların  açlığı bürümemişti....

45 yıl geçti aradan, kendimi bildim bileli evlat olarak çok çatışıp didiştim babamla, annemle...

Kah sabun köpüğü oldu didişmelerimiz, kah dumanlar, alevler  çıktı ağızlarımızdan...

Şimdilerde biraz biraz durulduk hepimiz...
Ama hala  severiz bu işi...(!)
Eh, Allah var , antrenmanlıdır  (!)  bütün taraflar hala en keskin didişmelere...

Fakat, gurur duyarak söylemeliyim ki , idealleri, ideaları, ülküleri, hedefleri olan öğretmenlerdi annem babam , bir çok yaşıtları gibi...

Mesela babam , lisenin belki en otoriter , en sert  hatta nemrut görünen ama aynı zamanda en sevilen, en babacan,  en sözü dinlenilen,  iyi hem de çok iyi öğretmenlerinden dahası eğitmenlerindendi...

Büyüdükçe daha bir iyi anladım ve  etrafımdan da çok duydum ki;  1970’lerin Türkiyesinde  köyden gelen  nice öğrencinin elinden tutmuştu, nice fakir öğrencinin yolunu açmaya çalışmıştı kah akıl vererek, kah tatlı tatlı kulak çekerek , kaşını çatarak , kah da meslektaşlarıyla küçük çaplı insanlık muharebeleri yaparak Taşkın Hoca...

Öğretmenlikte kalmamıştı ufku,
Eğitmen de olabilmişti...
İnsanlığı zaten bakiydi...

Mesela çocukluğumun gecelerinden birinde;  zili çalınan kapımızın  arkasından iki gözü iki çeşme Taşkın Hocasının minnetle eline sarılmaya çalışan kocaman bir adam silueti vardır hala...

Sonradan söylemişti babam ; lisede iyi bir sporcu olan fakir ve imkanları çok sınırlı öğrencisinin tek dersten atılmanın eşiğine geldiği zamanda öğretmenler toplantısında mavi gözlerini belerte belerte “bu çocukları kazanmak topluma kazandırmak  için çırpınmayacaksak biz niye varız” diye diye etrafıyla kavgalar ettiğini, ve herkesi  lisanınca ikna (!) ettiğini...

İşte gecenin yarısı kapımızı  çalan, zamanında babamın,  geleceği kararmasın  diye hakkında kavgalar ettiği  o genç adamdı...

O liseli genç, mezun olmuş, diplomasının da etkisiyle işe güce girmiş , çoluk çocuğa karışmış ve bir vesileyle de Taşkın Hocasının vakti zamanındaki bu çabasını duymuştu...

Duyduğu gibi de kapımıza dayanmıştı gecenin yarısı demeden...
Minnetle...
Saygıyla...
Hürmetle...
Kadir kıymet bilme duygusuyla... dayanmıştı kapımıza...

Ben de yaşadım böyle olayları...
Taşkın Hocam sağolsun...
Babam sağolsun...

Netameli zamanlarıydı Türkiye’nin...
80 darbesinin üzerinden 6-7 yıl geçmişti...

Tam o günlerde İstanbul’da öğrenciyken ben , gecenin bir vakti çıktığım Şehir Tiyatrolarının bulunduğu  Taksim’den Feriköy’e yürürken Harbiye’de bulunan Türk Hava Yolları bürosunun  içindeki polis yolumu kesti “dur” diyerek...

Gecenin yarısına doğru yolu kesilen biri ne hissederse onu hissettim elbette ben de gepgenç bir adam olarak...
Durdum...
“Sen” dedi  “Taşkın Hoca”nın oğlu musun ?

Her şey sürreal bir film karesi gibiydi...
Kafka hikayeleri gibiydi...

Gecenin yarısında sakin sakin yurduna gitmeye çalışan bir genç çocuk adamın yolunu “dur” diyerek polis kesiyordu...
O genç çocuk adam bendim...
Ve küt diye babamın ismini söylüyordu...

Saliseler içinde bin türlü şey geçti aklımdan...
Evdekilere bir şey mi oldu...
Peki olduysa bu adam nereden bilebilir ? misali...

“Evet, oğluyum...” dedim geveleyerek....

“Ben babanın liseden öğrencisiydim” dedi...

Gene bin türlü şey geçti aklımdan saniyeler içinde...

Tamam, Taşkın Hoca benim babamdı, öğrencileri onu  çok severdi ama olur ya körün değneği gibi bir de sevmeyen çıkabilirdi...
Hayat böyle bir şeydi...(!)

Ve , şimdi gecenin bir  yarısı , bana “dur”  diyen, belinde silah da olan kişi ,  kainattaki babamı sevmeyen o  tek bir  kişi olabilirdi...

O zaman kaderimizi yaşayacaktık karşılıklı ...
“Hadi bakalım murat..” dedim...

Ben bunları düşünürken  “dur” diyen kişinin yüz kasları gevşedi saniyeler içinde...Yüzüne de atomu parçalamış bir bilim adamı huzuru oturdu ve konuşmaya başladı ;

“Ben babanı çok severim...Şimdi işim gücüm varsa, babanın sayesindedir, ben lisedeyken çok yuva bir öğrenciydim...  -bilmeyenler için not ; yuva özellikle egede hala az çok kullanılır...kural tanımaz genç insanlardan böyle bahseder büyükler  biraz sitemle, biraz kızgınlıkla..-

Baban yeri geldiğinde kitap defterleri kafamızın üzerinde gezdirerek de(!)  olsa benim gibi çok çocuğun elinden tutmasıydı biz kaybolup giderdik...
Ne okurduk..
Ne okumanın kıymetini bilirdik...
Ne de iş güç sahibi olurduk...
Ben  bak ama üniversitede de okuyorum” dedi...

Hayati tehlikeyi atlatmıştım...(!)
Şimdi atak sırası bana geçmişti ...

Hikaye mutlu sonla bitmeye adaydı...
Asayiş berkemaldi...

Gökte yıldızlar vardı...
Ayın altında kağnılar gidiyordu...
- yok yok öyle değildi galiba ; harbiyeden şişliye tek tük arabalar gidiyordu..-

Biraz takılmanın  zamanıydı artık...

Sen ağabey” dedim “saatin kaç olduğunu biliyor musun ?”
Cevabı beklemeden tamamladım ; Taşkın Hocanı sevmeye devam et ama kimsenin yolunu da durduk yere “dur” diyerek kesme...Sevgiyi göstermenin, soru sormanın , merakını gidermenin daha güzel yolları var, sen polissin ve birilerine bu tonda dur dediğinde kimsenin aklına iyi şeyler gelmez pek...daha sakin yolları  dene bundan sonra...

Karşımdaki gülen yüz soldu, soldu, mahcubiyet içinde haklısın yahu...kaş yapalım derken göz çıkarıyorduk...  dedi...

Psikolojik üstünlüğü elime geçirdiğim duygusuyla yeni bir atağa hazırlanırken ben kontra atak geldi...Kolumdan tuttu ve  “çay içmeden gitmek olmaz” cümlesini kurdu karşımdaki kişi...

Kafamda , daha az önce  çıktığım Keşanlı Ali Destanı oyunundaki Haldun Taner replikleri uçuşurken hayat beni kieslovski filmlerinden birinin içine çekmişti sanki...

Bilenler bilir , kieslovski filmlerinin olmayan  kahramanları
sonsuz bir hareketsizlik içinde hareketli durarak  yaşarlar...
yaşamalarının tek şansları yaşamıyor gibi yapmalarıdır...

Bu metodu mu denemeliyim acaba derken kendi kendime,  ağzımdan “Ben çayı hiç sevmem”  cümleleri çıkıverdi...

Hakikaten hiç sevmezdim o zamanlar çayı...
Çayı sevenlere de acıyarak bakardım...
Meğer insan yaşlanınca çayı bile sevebiliyormuş...(!)

“Sen benim çayımı içersen,  seversin” dedi...
Şimdi artık galaksi değiştirerek ertem eğilmez filmleri aşamasına geçmiştik...

Taşkın Hocamın kızdığı zamanlarda çok söylediğine şahit olduğum için benim de kullandığım “ la havle vela kuvvete...” cümlesi geçti zihnimden...

“sen benim,  senin çayını seveceğimi nereden biliyorsun...
Senin taşkın hocanı çok seviyor olman benim de senin çayını sevmemin mütemmim cüzü mü oluyor ?
artık beni kendi halime bırak...
bak izmarit nuriyle, şerife bacıyla , keşanlı aliyle kafam çok meşgulken yolumu kestin, dur diye haykırdın, taşkın hocandan bahsettin ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi senin çayını seveceğimden emin olduğunu söyledin...
ve elin hala kolumu tutuyor...
beni bırak yoksa polis çağıracağım ...”
dedim..

         “Efendim anlamadım, ben zaten polisim, sen niye polis çağıracaksın” dedi...

Artık yerçekimsiz bir dilde konuşuyorduk...
Matineler suareler bitmişti....

“.Bildiğim tek şey Taşkın Hocanın öğrencisi olduğun...Onu çok sevdiğin...Taşkın Hocanın benim de bin yıllık babam olduğu..Bütün bunları seninle saniyeler içinde çok gerçeküstü biçimde paylaştık...Artık yoruldum ve sıkıldım...Vazife ve selahiyetler kanununa aykırı davranmak , sana saygısızlık yapmak istemem...ama beni ilgilendiren işin yalnızca bu kısmı...ve ben gidiyorum...”
dedim...

Cebimden sigara çıkarmaya çalışıyordum bir taraftan da...
İstanbul’un bahar akşamlarından biriydi...
Koştu gitti içeriden bir sigara paketi aldı...
Sigaraları yaktık...

İkimiz de gülmeye başlamıştık...
“insan gurbetteyken böyle oluyor işte”  dedi...
İstanbul ne zamandan beri gurbet olmuştu...

Bir daha içeri gitmeye hazırlanırken başıma geleceği tahmin ederek “yahu abicim kaç kere söyleyeceğim ben çay sevmem hatta nefret ederim ”  dedim...

“Benim çayımı bir iç seversin...” dedi...
“Ah benim sarkık bıyıkları altından gülen halkım...” dedim..

Ve keskin bir hamleyle “iyi nöbetler” diyerek yürümeye koyuldum...
Çay içerde kaynıyordu ve paçayı kurtarmıştım...

Arkamdan hala seslendiğinde  şunları diyordu ; “ biliyor musun senin Taşkın Hocamın oğlu olduğunu nereden anladım...çünkü yürüyüşünüz birbirinin tıpatıp aynısı...”

Hani,  çocukluktan beri yürüyüşüm , çatık kaşım hızla aklaşan saçlarım dahil anne tarafıma çok benzetilmiştim ama bu pek nadir bir durumdu...

Ayrıca yürüyüşümle bile olsa  Taşkın Hocaya da benzetilmek hiç fena olmadığı gibi  çok da gurur vermişti...

Feriköy Öğrenci yurdunun bulunduğu sokağa saptım...
10 dakikalık daha yolum vardı...
Uzaklarda çok özlediklerim  vardı...

Cebimde her zaman olduğu gibi fazla olmayan param vardı...
Aklımda bunuelin, tarkovskinin , bergmanın filmleri vardı...

Yürüye yürüye yurdun kapısına varmak üzereyken Haldun Dormen Tiyatrosunun önünde bir bimekan kesti yolumu efendice...

Kafam kıyak ver bir cıgaralık dedi...
Benim kafam da senden daha az kıyak değil, çekil önümden dedim...
Biz eskiden böyle muamele görmezdik, ah eski İstanbul dedi...

Kenara çekildi, oturdu, ağlamaya başladı...

Kısa bir şaşkınlığın ardından yanına gittim, süt dökmüş kediler gibi eğildim,  bir zamanların hatta çok zamanların efsane sigarası pembe beyaz maltepe paketini cebimden çıkardım...

Daha o zamanlar özür dilemenin erdem olduğunu bilecek kadar büyümediğim için geveleyerek “bu sende kalabilir” diyerek paketi uzattım...

“Ben dilenci değilim beyefendi..” dedi kibarca..
iki dal sigara çıkardı paketten ve kalanını bana geri uzattı...

Hikaye sürüyordu...
Sürrealizm sürüyordu...
Yeni Dalga sürüyordu...
Fakat ortada cast yoktu...
Hatta belki kasıt da yoktu...

“Ben bu gece beyefendi değilim...ionesco oyunlarının karakteri misali absürd   bir hikayenin içine düşmüş yorgun jönüyüm...gergedanıyım...
reca ederimm...alınız...alınganlık yapmayınız...
birazdan kimin sahne alacağı belli olmaz bu gidişle ....dedim...

10 adım daha atarak yurdun kapısından içeri girdim...
Gece bekçisi Selami camdan 3 mektup sallıyordu bana...
Gündüzden bana  gelen üç mektup,  Selami’ye verilecek en az üç dal sigara ve ısmarlanması gereken üç bardak neskahvesi (!) daha demekti...

Bununla da bitmedi ;
Selami pokerde eli artıran babyfaceler gibi daha kallavi sırıtarak bu da sana gelen kargo bak kenarda duruyor dedi...

Artık kesindi...
Pembe beyaz maltepe paketiyle  hemen o anda vedalaşmak yetmeyecek , bir de yarın Selami’ye ekistıradan  uzun deve sigarası bulunacaktı...

Marifet iltifata tabiydi...
Asurlulardan , Hititlerden hatta hatta İnkalardan beri
değişmemişti bu kural...

Üç katı ışık hızıyla çıkıp yatağına girdiğinde kabuslu gün bitmiş olacak murat dedim kendi kendime...

Odaya girdim ...

Gökhan , kötü gitarıyla Bulutsuzluk Özlemi şarkıları çalıp söylediğini sanıyordu her zamanki gibi...İyi çocuktu ama bombok sesi vardı..

Erol yatağında yoktu , odalardan birinde anahtarı kaybolmuş asma kilidi elindeki telle her zaman yaptığı gibi tık diye açmanın arifesindeydi, kilidin sahibinin de bilgisi dahilinde...Bu yeteneği sayesinde dört yılda dört paket sigara parası vermemişti Erol...İyi bir mimarlık öğrencisiydi ve yıllar sonra karşılaştığımızda 2600 beygirli gemi yavrusu kılıklı arabasının camından bana ilk cümlesi şu olacaktı “ hocam sana hep dedim ; açılmayacak kilit yoktur...”

Emin, gazeteyi yalnızca borsa haberlerini takip etmek için alırdı ve yine yatağının içinde otaş, lotaş, lüpaş , löpaş , mutaşşş hisselerine bakıyordu cıklayarak...

Aytekin , adı huysuza çıkmış Aytekin , “murat hocam patlat bi türkü” diyordu...Patlatacam ama herhalde bu türkü olmayacak Aytekin diyordum...

Yusuf, tek bir gömleğini yıkıyordu leğenin içinde...Tek bir gömlekle sene değil ay bile kaybetmeden  uçak mühendisliğini bitirecek dünyanın sayılı üniversitelerinden birinde dekan olacak ve ömrü boyunca tek renk gömlek giyecekti,  ta ki bir uçak kazasında yeni zelandanın üzerinde ölene dek...

Bülent , o güzel kirpikli kara eşek gözlü çocuk uyuyordu her zamanki gibi sakin sakin...Aradan üç yıl geçtikten sonra  sonsuza dek uykuya dalacağını hiçbirimiz bilmiyorduk daha...

Hızla soyunup mavi basma desenli yurtkur yorganının altına girmem için saniyeler kalmıştı...
ki.....

Hışımla girdi içeri  Yavuz...
“ yahu murat nerdesin ,  tüm arkadaşlar bütün gece kafa patlatmışlar , yurt temsilciliği için senin ortak aday olmanda karar kılmışlar , sen de itiraz falan etmeyecekmişsin ... ” dedi...

Tam,  arkadaşlarının, arkadaşların ve dahi arkadaşlarımın hepsine selam söyle benim yeni delhi’den akrabalarım gelmiş....boğazdan ev almışlar artık orada yaşayacağım..its not my pırablım ...ayrıca pekin’deki amcam da dün gece itibariyle astronot olarak taklamakan çölüne uçmuş benden ortak aday falan olmaz...
beni bende aramayın ben bende değilim yiğidim...”
cümlesini kuruyordum ki  bu kez kapıda Ercan belirdi ve şunları dedi ;

“murat sen sevmezsin çayı ama ben demleyince başka olur, içeceksin ”  

anlaşılan fragman bitmiş film yeni başlıyordu...
bu kadarı fazlaydı artık...
yapılacak tek şey vardı...

hepiniz bi .... olun gidin...
benden size yar olmaz...
olsa vefakar olmaz.” demek...

yapamadım...
çünkü;
taşkın hoca sert argoyu pek sevmezdi...
müjgan hocanım hiç sevmezdi...
onlar iyi öğretmenlerdi...
hakiki muallimlerdi...
bizi böyle yetiştirmişlerdi...

laf aramızda o zamanlar ben de sert argoyu pek sevmezdim...
ama edebiyatı severdim...
şimdi hem edebiyatı seviyorum hem de argoyu...

bir de anıları...

ama edebiyatın da anıların da  hası olacak...
iyisi olacak...
muallim ve muallime güzeli , taşkın hocalı, müjgan hocalısı olacak...

öyle işte...

( murat örem / 26  eylül 2013 / ankara....) 



4 yorum:

  1. Taşkın Hocama ve eşine sevgilerimle, Saygılarımla....

    YanıtlaSil
  2. Değerli Zekialp;

    yedigünyazılarından da size sevgi ve saygılarımla...
    yeni yazılarda , yorumlarda görüşmek umuduyla...

    murat örem....

    YanıtlaSil
  3. Allah Taşkın hocaya gani gani rahmet eylesin. Hoş sedalar bırakmış ardında
    😢

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amin biraderim....
      baki kalan bu kubbede bir hoş sada ve insanlıklar işte...

      murat....

      Sil