*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

31 Mayıs 2015 Pazar

tahsin bozoğlu başkan hakiki bir ağaçtı…ballı meyve veren bütün ağaçlar gibi bazı çiçekleri ayazda donmuştu çünkü meyve veren her ağaç gibi çok da taşlanmıştı…ama sağ sol demeden susurluk’un efsane başkanı oldu…



        2000’lerin başında İstanbul’da bir genç kız  trafik kazasında ölmüştü… Her gün onlarca kişinin trafikte telef (!)  olduğu bir ülkede,  genç bir kızın  trafik kazasındaki  ölümünün  haber değeri  yoktu…Amma…Bu kez ölen kültür sanat alanında habere giderken hayatını kaybeden stajyer muhabir genç kızdı…Radikal tarzdaki haberleriyle tanınan gazetede çalışırken  bindiği araç kaza yapmıştı ve genç muhabirin araçtan ölüsü çıkmıştı…

        
        Yine 2000’lerin başında bu kez Ankara’da bir genç stajyer gazeteci/öğrenci  trafik kazasında hayatını kaybetti…Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisiydi genç kız...Dönemin en hararetli tartışmalarının aktörlerinden olmuştu  çünkü başörtülüydü ve  bir başka medya organında çalışıyordu…

         İdeolojik tarafgirliğin keskin olduğu bir yerde bu ölüm de farklı karşılandı…

Türkiye ;  ölülerini de dirileri gibi, sizden bizden onlardan diye ayırmaya maalesef 1970’lerden beri çok idmanlıydı…!!!

    Dönemin Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı olan İletişimbilimci/Siyasetbilimci Profesör Doktor Türker Alkan kazada ölen gepgenç kızın naaşı son kez fakülte bahçesine getirildiğinde öğrencilerin karşısına geçti ve birkaç cümleden oluşan  ders niteliğindeki şu unutulmaz konuşmayı yaptı mealen ; 

         “ Ölümün olduğu yerde her şey susar…

İdeolojiler, önyargılar , aidiyetler susar…

Hangi fikirde olursak olalım , genç kızımızı büyük bir saygıyla uğurlamak için buradayız…Bunun dışında kimin söyleyecek sözü olabilir ki…”
                                                              *****

Artık bedeniyle aramızda olmayan Tahsin Bozoğlu da ölümün olduğu yere gitti... Ama yaşarken daima hayatın içinden aka aka , ürete ürete gitti ölümün olduğu yere…

Susurluk için yeni türküler söyleyerek gitti…
Son ana kadar ağaçlar gibi ayakta durarak gitti…
Susurluk’tan uzakta yaşayan bizlerin bile Başkanı olarak gitti…


Tahsin Bozoğlu , belki yaşarken bir çok fikirsel / ideolojik gerginliğin de içinde oldu ,  azınlıkla / çoğunlukla ters düştü...Ama son noktada Susurluk halkına ve bu ilçenin kültür sanat eğitim hayatına kalıcı , UNUTULMAZ ve anlamlı  hizmetler yaptı…

Belediyeciliğin , kaldırım, kanalizasyon, yol ,  esnaf talebi   şu bu... düzeyine  indirgendiği bir dünyada ,  Susurluk halkının kültür sanat eğitim dünyasına büyük katkılar sağladı Tahsin Bozoğlu...

Ve bu , inanın ki , ne büyük bir nimettir....


Susurluklu gepgenç çocuklar ülkenin sayılı müzik insanlarını, gazetecilerini, düşünce insanlarını , sanat akademisi öğrencilerini Tahsin Bozoğlu’nun ilk kez belediye başkanı olduğu 1989 yılından sonraki dönemde gördü ilçelerinde en çok…

Susurluk halkının ufkuna,  büyük mercekli gözlükler taktı Tahsin Bozoğlu…


İlber Ortaylı Hocanın yıllardır döne döne isyan ede ede anlattığı gibi ne köy gibi doğal ne de kent gibi üreten olamayan yerler misali anlamsız biçimde bir orta karar kasaba olmakta direnen yılların Susurluk’unda,  mevcut ve kireçlenmiş yapıyla çarpışa çarpışa büyük emekler verdi Tahsin Bozoğlu…


Sokaklarında yürüdü Susurluk’un sabahın ayazı gecenin körü demeden…
Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi oldu…

Ben bürokratım deyip lacileri çekmek yerine yakası bağrı açık tişörtlerle insanların arasına karıştı…Projeler geliştirdi…

1989 yılında SosyaldemokratHalkçıParti’den belediye başkanı olduğu dönemde ülkenin en yüksek oy oranıyla seçilen ismiydi Tahsin Bozoğlu…Belediye başkanı olduğu ilçede büyük atılımlar yaptığı 1989-1994 yılları arasındaki dönemde de daha kırklı yaşlarına bile gelmemişti…

Susurluk’un yolları , insanları en çok  Tahsin Bozoğlu’nun  döneminde gördü dört başı mamur biçimde paket taşlarını, kaldırımları, kültürel etkinlikleri, gönülden destek verilerek  bakıma giren camileri, okulları…


Bütün faniler gibi elbette Tahsin Bozoğlu da hatalar yapmıştır…Belki büyük hatalar da yapmıştır veya kimilerine incir çekirdeğini doldurmuyor görünen hatalar bazıları için affedilmez niteliktedir…Bilemeyiz…


Bildiğimiz şudur ama ; 

Tahsin Bozoğlu sahici bir politikacıydı…İdeolojilerin esiri olmamıştı…Kendisi sol bir partiden geldiği halde tarihsel olarak genellikle hep merkez sağa yaslanan bir ilçe olan Susurlukta,   kendi fikirlerinden de geri adım atmayarak, hemen her siyasi kesimle yapıcı ilişkiler kurmuştu ve sonuç da almıştı…


Şimdi Tahsin Bozoğlu’nu da tarihin tanıklığına bırakma zamanı…

Şimdi Tahsin Bozoğlu için de emeklerinin kıymetini bilen hakkını teslim eden cümleler kurma zamanı…


Türkiye , hangi siyasi gelenekten gelirse gelsin, üreten ve çalışanın yanında olan insanlarının kıymetini bildikçe,  daha da güzel bir ülke olacak…



Yeri ve zamanı geldiğinde farklı yazılarda kendisinden içtenlikle söz ettiğim İbrahim Balkan  da doksan yıla yaklaşan ömrü boyunca hiç sol bir partiye / politikacıya  oy vermemişti ama çok sever , takdir ederdi Tahsin Bozoğlu'nun hizmet anlayışını ve üreten tarafını...Daima paylaşırdı benimle de bu görüşlerini...Ben de severdim Tahsin Bozoğlu'nun gözü kara, üreten, kararlı , halkçı ve insana yakın tarafını bin yıldır Susurluktan uzaklarda yaşasam da..

Susurluk’a  büyük emekler veren
Tahsin Bozoğlu’nun
anısı ve emekleri önünde ,
uzaklardaki bir  susurluklu olarak
saygıyla eğilerek…

( murat örem / 31 mayıs 2015 / ankara…)

-fotoğraf / susurluklu gençler Tahsin Bozoğlu döneminde bir panel sonrasında 1989-
-hakan yılmaz , hüseyin arslan, ertan öztürk, murat örem, gazeteci necdet şen..-



        
        

26 Mayıs 2015 Salı

sonra, ömrümüz varsa yine konuşuruz, benim gençliğimden, sizin gençliğinizden, susurluktan, ilhan irem’den , askerlikten, kenan paşa’dan….

                                                            ilhan irem susurlukta
                                            dede torun / selahi örem murat örem/1995
          
          1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…
         Televizyon yayınları siyah beyazdan renkliye geçmiş geçmemiş…
        
Hayat zaten uzun süredir siyah beyaz tüm ülkede…
         Darbe olmuş yahu, var mı ötesi…!!!
        
1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…

Kenan Evren  yüzde 92’yle devlet başkanı (!) olmuş , olmamış…Tek kanallı televizyon ekranından habire nutuk çekiyor…
     
    Kenan Paşa’daki nasıl bir özgüvense artık  ;  aşurenin nasıl yapılıp kaynatılacağından tutun da , sıcak günlerde seferi olanların oruç tutmamalarına hatta evlerdeki fazla ampullerin söndürülmesi gerektiğine  dair  her konuda söyleyecek sözü var zat-ı şahanelerinin…Kimseler hatırlatmamış olacak herhalde kendisine o toz dumanda ; bu dünyanın sultan süleyman’a da kalmadığını zahir…
        
Tarih nasıl da tekerrür ediyor yahu şu kocaman dünyada…
Ve kimbilir daha nasıl da tekerrür edecek…
         İnanın ki , inanılır gibi değil…

       1980’lerin Türkiyesinde   o zamanlar bile daha hala çoğu evde olmayan portatif schaup-lorenz teybimizde , önceden doldurttuğum kasetleri dinliyorum…İlkokul arkadaşım kardeşim Murat Çağıran’ın abilerinden  ve dolayısıyla bizim de güzel abilerimizden olan Ahmet ve Mehmet abilerin dükkanına gidiyor şarkı listemi veriyor akşama doldurulmuş kasetimi alıyorum…

Korsandan morsandan  hiçbirimizin haberi yok daha…!!!!

Kütür kütür liste veriyoruz onlara ve onlar da akşama 60’lık 90’lık kasetlere  listedeki şarkıları çekip (!)  bize veriyorlar cüzi bir bedel karşılığında…

Arada hoşluklar da olmuyor değil elbette…Mesela sizin verdiğiniz liste kasetin süresinin altında kalıyorsa Ahmet abi doldurduğu Pink Floyd’un arkasına dönemin rengine göre (!) kasetin sonuna İbrahim Tatlıses’ten bir “ muavi muaviii muasmuavi veya gulümmm benim gulümmm benim …” şarkısını attırıveriyor…
Eh, Ahmet abi bu hikmetinden sual olunmaz…

Ahmet abi ne kadar yedi kralla barışıksa , kalın camlı gözlüklerinin ardından bakan Mehmet abi bir o kadar kendine dönük bir adam…Ağzından laf alma ihtimali , yüzünden anlam çıkarma ihtimali benim bu yaştan sonra dünya 100 metre şampiyonu olmamdan bile daha uzak ihtimal inanın ki…!!!
        
Bir gün yine dükkana uğradığımda Ahmet abi her zamanki güleç yüzüyle karşılıyor beni…Ben de artık  ergin  olacak yaşa doğru ilerliyorum ama neticede Taşkın Hocanın Müjgan Hocanımın oğluyum…Neredeyse bütün ilçenin bize göre daha ileri yaştaki gençleri özellikle lisede öğretmen olan babam Taşkın Hocanın rahlei tedrisinden vakti zamanında geçtiği için işim her zaman her yerde daha kolay…Eh , bir de Murat Çağıran’ın en yakın arkadaşıyım ben…Hepsi birleşince Ahmet abilerin dükkanında her maça 3-0 önde başlıyorum…

Ahmet abilerin dükkanı  aynı zamanda bir fotoğraf stüdyosu…Ahmet abi de Mehmet abi de,  ilkokul arkadaşım Murat Çağıran da Bedri Hocanın oğulları…O Bedri Hoca ki haza beyefendi bir güzel adamdı…Bir devrimci adamdı…Devrimci deyince bazı okurların aklı vurdu kırdıya gitmesin hemen…Devrimci , hangi bedeli öderse ödesin, hayatı ileriye doğru dönüştüren adamdır ve aslında herkes hayatının devrimcisi olmalıdır...O küçücük ilçede ne kadar yenilik hamlesi varsa 1960’lardan beri hemen hepsinde devrimci Bedri Hoca’nın imzası vardı çünkü….

O Bedri Hoca ki 1970’lerin Susurluk’unda ASİLLER  isimli orkestrayı oğullarıyla birlikte kurmuş önlerini açmıştı ve kütür kütür müzik yaptırırdı gruptaki herkese…Hakikaten ismiyle müsemma bir orkestraydı Asiller ….Birbirinden güzel müzikleri akustik biçimde çalarlardı düğünde dernekte…

Biz böyle medeniyetten geliyoruz işte ey okur…
Bakmayın şimdi böyle kıstırıldığımıza 21. yüzyılın çiğliğine….

1980’lerde aynı orkestraya baba tarafımdan akrabamız ve çok sevdiğim Özden Dayım da saksafonuyla katılmıştı ve her etkinlik bambaşka bir zenginlik olmuştu Susurluklulara…Özden Dayım da o saksafonu hakikaten konuştururdu her seferinde…Vakti zamanında Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasının da demirbaşlarındandı çünkü Özden Söyler Dayım…

Şu hayatta  iki şeyi tarifsiz bir huşu içinde yapmıştır Özden Dayım bence…O saksafonuyla sololar attırmak ve sonrasında da aradan yıllar geçtikten sonra hidayete erip kaza namazları kılmak…

Hoş , işte bu efsane Asiller orkestrasının da fikir babası olan aynı Bedri Hoca benim 10 yaşındaki sünnet fotoğraflarımın hepsini tek tek çekmiş sonrasında da karanlık odada lambayı yakarak (!) negatiflerin hepsini bir güzel yok etmiş , olay ortaya çıktıktan sonra da üzüntüsünden kahrolmuş da biriydi ama şimdi hepsi birer hatıra oldu…

Şu hayatta hangimiz hata yapmıyoruz…

Neticede benim sünnetimden geriye kalan yalnızca üç beş fotoğrafım vardır ve fotoğrafların hiçbiri sünnet yatağımdan değildir ama o günlerin şahitleri çok şükür yaşıyor…Aynı fotoğraf kıtlığı askerlik günlerimde de vardır…Negatifler yanmadı ama üç beş fotoğrafımdan biri de rahmetli Selahi Dedemle çektirdiğim pozlardır , dünyaya bezginkerebezgin bakan boynu sola yatmış  bir genç adam olarak…

Şimdi işgüzarın(!)  biri çıkar,  murat örem askerlikte bezgin olduğunu belirtip halkımızı  askerlikten soğutmak istiyor  falan der diye hemen ekleyeyim , bezginliğim askerlikten değildi sevgili okur, benim dünyaya ve hayata adaptasyon (!) problemimdendi…Yoksa yapanlar bilir , askerlik güzide ülkemizin en kutsal vazifelerindendir ve günün birinde mutlaka Erkin Koray’ın bin yıl önceki teklifi ciddiye alınarak kızlar da askere alınmalıdır hem de erkeklerin iki katı sürelerle…O , koca kazanların içine soyulmuş patates yetiştirmek için saatle yarıştıkları günleri hatırlayıp belki de ilerideki yıllarında kocalarının önüne habire makarna pilav altın karmasını(!) koymaz olurlar böylece kızlarımız kadınlarımız…

       Bir de üniversite mezuniyet yıllığındaki fotoğraf çekimlerine  katılmamıştık beş arkadaş…O kelle gibi sırıtan çakma  papaz kılıklı kepli fotoğrafları çektirmeyi reddetmiştik…Kepleri cüppeleri falan da zinhar giymemiştik…Herkes stüdyoda fotoğraf çektirme derdine düşmüşken biz Sahara Kafe’ye gidip batak , king, çanak falan oynamıştık…Hesabı da Hüseyin ödemiştir muhtemelen...
        
Her yazıya başladığımda diyorum ki kendi kendime; ey murat örem, kimsenin vakti yok böyle pehlivan tefrikası yazıları okumaya , kısa kes de aydın havası olsun…Ama her ne hikmetse yazı beni alıp götürüyor kah oraya kah buraya…ve çok şaşırtıcı biçimde bu tür yazılar yüzlerce kere okunuveriyor…

Demek ki hala kör satıcının kör alıcısı var bu blog aleminde…!!!

       Neyse artık mevzuyu toparlayıp çuvalın ağzını bağlayalım…Ama şunu da ekleyeyim yahu; 1980’lerde   Cumhuriyetle birlikte evimize giren iki gazeteden biri olan Milliyet’teki İslam Çupi’nin spor/futbol/fenerbahçe yazılarına bayılırdım ben…İslam Çupi –artık kim hatırlıyor onu- lafa bir zamanlar gittiği çiçek pasajından başlar, karayollarındaki tabelaların eksikliğine değinir oradan bertrand russel’in hiçlik felsefesine dokundurur , sözü mutlaka fenerbahçeye getirir ve istanbul’a dair sitemli kibar cümlelerle yazıyı virgüllerdi…Ben bayılırdım onu okumaya ama Taşkın Hoca,  yahu ben bu adamı okurken yazının başını unutuyorum derdi…Muhtemelen şimdi de benim yazılarım için de bu haklı eleştiriyi getiriyordur Taşkın Hoca…!!!!

         Evet artık bu yazıda dükkanı kapatıyoruz sevgili okur….!!!!
1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…
         Televizyon yayınları siyah beyazdan renkliye geçmiş geçmemiş…
        
Hayat zaten uzun süredir siyah beyaz tüm ülkede…         
         Darbe olmuş yahu, var mı ötesi…!!!
        
İşte o günlerin en unutulmaz müziği benim için İlhan İrem imzalıdır…
Olanlar Olmuş şarkısıyla sosyolojik felsefenin dibine vuran İlhan İrem özellikle 1983 yılındaki Pencere albümüyle kendini aşmış bir isimdir…Ki,  Pencere albümü Köprü ve ve ötesi albüm üçlemesinin ilkidir ve benim için özellikle Pencere albümü muhteşemdir…

Ve İlhan İrem de benim gençliğimdir…
İlk gençliğimdir…
Liseli ergen halimdir…
Yazın en sıcak günlerinde evin bir köşesine çekilip okuduğum, Türkçenin en namuslu kalemlerinden olan  Hasan İzzettin Dinamo külliyatının yol arkadaşıdır…
Asiller orkestrasıdır…
Ahmet Abidir…
Dünyanın en dingin isimlerinden olan Mehmet Abidir…
Susurluk’un artık yerinde yeller esen parklı günleridir…
Annem Müjgan Hocanımın siyah simsiyah saçlarıdır…
Babam Taşkın Hocadır…

İlhan İrem’in  Pencere albümünde yer alan şu muhteşem dizelerdir ;
Kimi derin derin bir uykuda
Kimi de sonsuz bir yolculukta...
Yağmur ölgün ölgün damlamakta
Gece bile sinmiş bir kenara sokakta
Ne düşünüyor dersin?..
Gece böyle kara kara...
Neye ağlıyor dersin?...
Geceler kara kara.....
Sana mı...Hıı?..
Bana mı...Hıı?..
Yoksa ona mı...Hıı?..
Yoksa eriyip, geçip giden
Zamanlara mı?...
Yoksa birbirlerine sırt çeviren
İnsanlara mı?...

Biz geçeriz...Zaman geçer...
Dünya kalmaz yerinde...
Ölüm çiçektir dostum...
Taze kalmaz günlerce......
Ne ağlayan gece kalır...
Ne de derin uykular.....
Yine kendi kendine
Koşuşturur insanlar......

Yalnızlık Penceresi (*)
Aralarında geçiyorum
Hiçkimse el-ele değil
Herkes kendine dönmüş diyorum...
Birkaçının içine bakıyorum...
Hiçkimse kendisiyle barışık değil...
Herkese kendini anlatıyorum
Kime kendini anlatsam şaşırıyor..
Kendimi kime anlatacağım
Şaşırıyorum...
Hiçkimse ilkin kendisine alışık
değil...
 (*) Özdemir Asaf

         Tembellik etmeyin de dinleyin şu aşağıdaki şarkıları , Asilleri de dinleyin…
         Ama öyle muhabbete meze etmeden kelimelere dikkat ede ede dinleyin.
    
       Sonra,  ömrümüz varsa yine konuşuruz, benim gençliğimden, sizin gençliğinizden, Susurluktan, İlhan İrem’den , askerlikten, Kenan Paşa’dan….
        
Peki tamam , Kenan Paşa’dan konuşmasak da olur…
         O zaman bir gün size darbeleri de anlatırım…
         Darbelerin rezilliğini de anlatırım…
         
       Ama araya insanların da rezilliğini de sıkıştırarak ve cevabını sizlerden de öğrenmek isteyerek…. 
          
        ( murat örem / 26 mayıs 2015 / ankara…)
         -fotoğraflar
 ilhan irem susurluk konseri / 1989
            dede selahi örem torun murat örem askerlik hatırası /1995-




24 Mayıs 2015 Pazar

didem madak’tı adı…gözleri çok uzaktan geçen bir gemi gibi bakıyordu…didem madak’ın her bir dizesini okuduğumda gözlerim şiir kırıklarıyla kanıyordu…



milyonlarca insan geldi geçti bu dünyadan…
sevdiklerine  bir tek cemal süreya , lorca , neruda şiiri okumadan…

milyonlarca insan geldi geçti bu dünyadan
evine işyerine tek bir demet çiçek  bile almadan….
yaşadığı evin  duvarlarına tek bir tablo asmadan,
tek bir türküye eşlik etmeden,
bir gece vakti iki satır okumadan yazmadan…

milyarlarca insan geldi geçti bu dünyadan…
sofokles’ten, aristotales’ten,  montaigne’den haberi bile olmadan…

bir de bir şair geçti bu topraklardan…
13 yaşındayken annesi füsun’u  kaybetti
tezgahtarlık  anketörlük  işsizlik yaptı
uzun yıllar sonra afla fakültesine dönüp avukat oldu

evlendi boşandı evlendi
iki bavula sığdırdığı hayatında
bodrumlarda  geçti ömrünün upuzun  dönemi
ve her su bastığında evini
kovalarla temizlerken nohut oda bakla sofasını
tanju okan’ın kadınım şarkısını dinledi
kendi kendini evinin kadını da (!)  gördüğü için…

ve her yağmur yağdığında ,
damlalara  “bas ulan bas evimi basacaksan…”
diye seslendi

sonra bir gün anne oldu…
ama şair olmadı
çünkü doğuştan şairdi…

çocuğu füsun’u  3 yaşında  bırakıp gittiğinde
kanser olup öldüğünde
yalnızca 41 yaşındaydı…

izmirliydi…
pulbiber mahallesindendi
ah’lar ağacındandı…
grapon kağıtlarını anlattı…

didem madak adı…

siz aşktan  n’anlarsınız bayım dedi…

bugün kendimi eski bir plak gibi
o kadar çok tersine çevirdim ki   dedi…

bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum  dedi…

az sevme bilmiyorum ben ,
çok sevmemdendir bu kadar incinmem dedi…

annemin temizlik günleri gibiyim, yorgun solgun ve beyaz …dedi…

yazgısını çokomel kağıtları gibi tırnaklarıyla düzeltemiyor insan dedi…

"birine altı çizili kitaplarınızı vermek
yaralarınızı emanet etmektir bir bakıma…”  dedi…

“insanlar aradığında gelmezler,
aramadığında keşke beni çağırsaydın  derler…” dedi

didem madak’ adı…

annesi füsun’u  kaybettiğinde 13 yaşındaydı…
kızı füsun’u  3 yaşında annesiz bırakıp öldüğünde  41  yaşındaydı…

şiirler yazdığında
15 yaşındaydı
23 yaşındaydı
36 yaşındaydı
41 yaşındaydı…

öldüğünde muhtemelen 1000 yaşındaydı…

didem madak’tı adı…

çok yıllar önce bir  edebiyat  etkinliğinde
bir ters köşe soru sormuştu  da  ters bir adam  ona
ters ters bakarak gülmüştü ve merhaba demişti
ters adam da içinden içinden kim bu kadar acılıgüzel  gülebilir diye geçirmişti....

ömrünün son yıllarında
çok tesbihler çekti ,
yılları zaten ahhh  (!)  çekmekle geçmişti…

“allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmayı
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım! "
dedi…


didem madak’tı adı…

“ ama siz, sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz? ''  diye yazdı…

ve duyguların iyiden iyiye yoksullaştığı bir coğrafyada
ve şiddetin iyiden iyiye ejderhalaştığı topraklarda
çoğunluğun azınlığın anasını her daim bellediği zamanlarda
"benden bu kadar...."   dediğinde yıl 2011’di ve 41 yaşındaydı…

didem madak’tı adı…
kendisini 13 yaşında annesiz bırakan füsun’un kızıydı…
3  yaşında annesiz bıraktığı bir başka füsun’un annesiydi…
iyi şairdi…
hakiki şairdi…

yazıda bahsettiğimiz o ters adama bir merhabası nasip olduğunda yıllar önce bilmiyordu o ters adam karşısındakinin didem madak olduğunu…

bilmiyordu o ters adam bukadargüzelacılıgülenkadının şiirlerinin ciğerlerini bu kadar dağlayacağını…

"her şeyin kırığının alındığı
voltajı düşük fakirhaneler gibiydik.
kırık pirinç, kırık yumurta.
semt pazarından ucuza.
kalbin kırığından söz etmeye sıra bile gelmiyordu."
demişti bir şiirinde..

didem madak’tı adı…

gözleri çok uzaktan geçen bir gemi gibi bakıyordu…
gözlerim çok uzaktan geçen bir gemiye bakıyordu…

didem madak’ın her bir dizesini okuduğumda
gözlerim şiir kırıklarıyla kanıyordu…


( murat örem / 24 mayıs 2015 / ankara…)


-fotoğraf / arkakapak.com-