*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

26 Mayıs 2015 Salı

sonra, ömrümüz varsa yine konuşuruz, benim gençliğimden, sizin gençliğinizden, susurluktan, ilhan irem’den , askerlikten, kenan paşa’dan….

                                                            ilhan irem susurlukta
                                            dede torun / selahi örem murat örem/1995
          
          1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…
         Televizyon yayınları siyah beyazdan renkliye geçmiş geçmemiş…
        
Hayat zaten uzun süredir siyah beyaz tüm ülkede…
         Darbe olmuş yahu, var mı ötesi…!!!
        
1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…

Kenan Evren  yüzde 92’yle devlet başkanı (!) olmuş , olmamış…Tek kanallı televizyon ekranından habire nutuk çekiyor…
     
    Kenan Paşa’daki nasıl bir özgüvense artık  ;  aşurenin nasıl yapılıp kaynatılacağından tutun da , sıcak günlerde seferi olanların oruç tutmamalarına hatta evlerdeki fazla ampullerin söndürülmesi gerektiğine  dair  her konuda söyleyecek sözü var zat-ı şahanelerinin…Kimseler hatırlatmamış olacak herhalde kendisine o toz dumanda ; bu dünyanın sultan süleyman’a da kalmadığını zahir…
        
Tarih nasıl da tekerrür ediyor yahu şu kocaman dünyada…
Ve kimbilir daha nasıl da tekerrür edecek…
         İnanın ki , inanılır gibi değil…

       1980’lerin Türkiyesinde   o zamanlar bile daha hala çoğu evde olmayan portatif schaup-lorenz teybimizde , önceden doldurttuğum kasetleri dinliyorum…İlkokul arkadaşım kardeşim Murat Çağıran’ın abilerinden  ve dolayısıyla bizim de güzel abilerimizden olan Ahmet ve Mehmet abilerin dükkanına gidiyor şarkı listemi veriyor akşama doldurulmuş kasetimi alıyorum…

Korsandan morsandan  hiçbirimizin haberi yok daha…!!!!

Kütür kütür liste veriyoruz onlara ve onlar da akşama 60’lık 90’lık kasetlere  listedeki şarkıları çekip (!)  bize veriyorlar cüzi bir bedel karşılığında…

Arada hoşluklar da olmuyor değil elbette…Mesela sizin verdiğiniz liste kasetin süresinin altında kalıyorsa Ahmet abi doldurduğu Pink Floyd’un arkasına dönemin rengine göre (!) kasetin sonuna İbrahim Tatlıses’ten bir “ muavi muaviii muasmuavi veya gulümmm benim gulümmm benim …” şarkısını attırıveriyor…
Eh, Ahmet abi bu hikmetinden sual olunmaz…

Ahmet abi ne kadar yedi kralla barışıksa , kalın camlı gözlüklerinin ardından bakan Mehmet abi bir o kadar kendine dönük bir adam…Ağzından laf alma ihtimali , yüzünden anlam çıkarma ihtimali benim bu yaştan sonra dünya 100 metre şampiyonu olmamdan bile daha uzak ihtimal inanın ki…!!!
        
Bir gün yine dükkana uğradığımda Ahmet abi her zamanki güleç yüzüyle karşılıyor beni…Ben de artık  ergin  olacak yaşa doğru ilerliyorum ama neticede Taşkın Hocanın Müjgan Hocanımın oğluyum…Neredeyse bütün ilçenin bize göre daha ileri yaştaki gençleri özellikle lisede öğretmen olan babam Taşkın Hocanın rahlei tedrisinden vakti zamanında geçtiği için işim her zaman her yerde daha kolay…Eh , bir de Murat Çağıran’ın en yakın arkadaşıyım ben…Hepsi birleşince Ahmet abilerin dükkanında her maça 3-0 önde başlıyorum…

Ahmet abilerin dükkanı  aynı zamanda bir fotoğraf stüdyosu…Ahmet abi de Mehmet abi de,  ilkokul arkadaşım Murat Çağıran da Bedri Hocanın oğulları…O Bedri Hoca ki haza beyefendi bir güzel adamdı…Bir devrimci adamdı…Devrimci deyince bazı okurların aklı vurdu kırdıya gitmesin hemen…Devrimci , hangi bedeli öderse ödesin, hayatı ileriye doğru dönüştüren adamdır ve aslında herkes hayatının devrimcisi olmalıdır...O küçücük ilçede ne kadar yenilik hamlesi varsa 1960’lardan beri hemen hepsinde devrimci Bedri Hoca’nın imzası vardı çünkü….

O Bedri Hoca ki 1970’lerin Susurluk’unda ASİLLER  isimli orkestrayı oğullarıyla birlikte kurmuş önlerini açmıştı ve kütür kütür müzik yaptırırdı gruptaki herkese…Hakikaten ismiyle müsemma bir orkestraydı Asiller ….Birbirinden güzel müzikleri akustik biçimde çalarlardı düğünde dernekte…

Biz böyle medeniyetten geliyoruz işte ey okur…
Bakmayın şimdi böyle kıstırıldığımıza 21. yüzyılın çiğliğine….

1980’lerde aynı orkestraya baba tarafımdan akrabamız ve çok sevdiğim Özden Dayım da saksafonuyla katılmıştı ve her etkinlik bambaşka bir zenginlik olmuştu Susurluklulara…Özden Dayım da o saksafonu hakikaten konuştururdu her seferinde…Vakti zamanında Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasının da demirbaşlarındandı çünkü Özden Söyler Dayım…

Şu hayatta  iki şeyi tarifsiz bir huşu içinde yapmıştır Özden Dayım bence…O saksafonuyla sololar attırmak ve sonrasında da aradan yıllar geçtikten sonra hidayete erip kaza namazları kılmak…

Hoş , işte bu efsane Asiller orkestrasının da fikir babası olan aynı Bedri Hoca benim 10 yaşındaki sünnet fotoğraflarımın hepsini tek tek çekmiş sonrasında da karanlık odada lambayı yakarak (!) negatiflerin hepsini bir güzel yok etmiş , olay ortaya çıktıktan sonra da üzüntüsünden kahrolmuş da biriydi ama şimdi hepsi birer hatıra oldu…

Şu hayatta hangimiz hata yapmıyoruz…

Neticede benim sünnetimden geriye kalan yalnızca üç beş fotoğrafım vardır ve fotoğrafların hiçbiri sünnet yatağımdan değildir ama o günlerin şahitleri çok şükür yaşıyor…Aynı fotoğraf kıtlığı askerlik günlerimde de vardır…Negatifler yanmadı ama üç beş fotoğrafımdan biri de rahmetli Selahi Dedemle çektirdiğim pozlardır , dünyaya bezginkerebezgin bakan boynu sola yatmış  bir genç adam olarak…

Şimdi işgüzarın(!)  biri çıkar,  murat örem askerlikte bezgin olduğunu belirtip halkımızı  askerlikten soğutmak istiyor  falan der diye hemen ekleyeyim , bezginliğim askerlikten değildi sevgili okur, benim dünyaya ve hayata adaptasyon (!) problemimdendi…Yoksa yapanlar bilir , askerlik güzide ülkemizin en kutsal vazifelerindendir ve günün birinde mutlaka Erkin Koray’ın bin yıl önceki teklifi ciddiye alınarak kızlar da askere alınmalıdır hem de erkeklerin iki katı sürelerle…O , koca kazanların içine soyulmuş patates yetiştirmek için saatle yarıştıkları günleri hatırlayıp belki de ilerideki yıllarında kocalarının önüne habire makarna pilav altın karmasını(!) koymaz olurlar böylece kızlarımız kadınlarımız…

       Bir de üniversite mezuniyet yıllığındaki fotoğraf çekimlerine  katılmamıştık beş arkadaş…O kelle gibi sırıtan çakma  papaz kılıklı kepli fotoğrafları çektirmeyi reddetmiştik…Kepleri cüppeleri falan da zinhar giymemiştik…Herkes stüdyoda fotoğraf çektirme derdine düşmüşken biz Sahara Kafe’ye gidip batak , king, çanak falan oynamıştık…Hesabı da Hüseyin ödemiştir muhtemelen...
        
Her yazıya başladığımda diyorum ki kendi kendime; ey murat örem, kimsenin vakti yok böyle pehlivan tefrikası yazıları okumaya , kısa kes de aydın havası olsun…Ama her ne hikmetse yazı beni alıp götürüyor kah oraya kah buraya…ve çok şaşırtıcı biçimde bu tür yazılar yüzlerce kere okunuveriyor…

Demek ki hala kör satıcının kör alıcısı var bu blog aleminde…!!!

       Neyse artık mevzuyu toparlayıp çuvalın ağzını bağlayalım…Ama şunu da ekleyeyim yahu; 1980’lerde   Cumhuriyetle birlikte evimize giren iki gazeteden biri olan Milliyet’teki İslam Çupi’nin spor/futbol/fenerbahçe yazılarına bayılırdım ben…İslam Çupi –artık kim hatırlıyor onu- lafa bir zamanlar gittiği çiçek pasajından başlar, karayollarındaki tabelaların eksikliğine değinir oradan bertrand russel’in hiçlik felsefesine dokundurur , sözü mutlaka fenerbahçeye getirir ve istanbul’a dair sitemli kibar cümlelerle yazıyı virgüllerdi…Ben bayılırdım onu okumaya ama Taşkın Hoca,  yahu ben bu adamı okurken yazının başını unutuyorum derdi…Muhtemelen şimdi de benim yazılarım için de bu haklı eleştiriyi getiriyordur Taşkın Hoca…!!!!

         Evet artık bu yazıda dükkanı kapatıyoruz sevgili okur….!!!!
1980’lerin başı…
         Susurluk’tayım…
         Lisede öğrenciyim…
         Televizyon yayınları siyah beyazdan renkliye geçmiş geçmemiş…
        
Hayat zaten uzun süredir siyah beyaz tüm ülkede…         
         Darbe olmuş yahu, var mı ötesi…!!!
        
İşte o günlerin en unutulmaz müziği benim için İlhan İrem imzalıdır…
Olanlar Olmuş şarkısıyla sosyolojik felsefenin dibine vuran İlhan İrem özellikle 1983 yılındaki Pencere albümüyle kendini aşmış bir isimdir…Ki,  Pencere albümü Köprü ve ve ötesi albüm üçlemesinin ilkidir ve benim için özellikle Pencere albümü muhteşemdir…

Ve İlhan İrem de benim gençliğimdir…
İlk gençliğimdir…
Liseli ergen halimdir…
Yazın en sıcak günlerinde evin bir köşesine çekilip okuduğum, Türkçenin en namuslu kalemlerinden olan  Hasan İzzettin Dinamo külliyatının yol arkadaşıdır…
Asiller orkestrasıdır…
Ahmet Abidir…
Dünyanın en dingin isimlerinden olan Mehmet Abidir…
Susurluk’un artık yerinde yeller esen parklı günleridir…
Annem Müjgan Hocanımın siyah simsiyah saçlarıdır…
Babam Taşkın Hocadır…

İlhan İrem’in  Pencere albümünde yer alan şu muhteşem dizelerdir ;
Kimi derin derin bir uykuda
Kimi de sonsuz bir yolculukta...
Yağmur ölgün ölgün damlamakta
Gece bile sinmiş bir kenara sokakta
Ne düşünüyor dersin?..
Gece böyle kara kara...
Neye ağlıyor dersin?...
Geceler kara kara.....
Sana mı...Hıı?..
Bana mı...Hıı?..
Yoksa ona mı...Hıı?..
Yoksa eriyip, geçip giden
Zamanlara mı?...
Yoksa birbirlerine sırt çeviren
İnsanlara mı?...

Biz geçeriz...Zaman geçer...
Dünya kalmaz yerinde...
Ölüm çiçektir dostum...
Taze kalmaz günlerce......
Ne ağlayan gece kalır...
Ne de derin uykular.....
Yine kendi kendine
Koşuşturur insanlar......

Yalnızlık Penceresi (*)
Aralarında geçiyorum
Hiçkimse el-ele değil
Herkes kendine dönmüş diyorum...
Birkaçının içine bakıyorum...
Hiçkimse kendisiyle barışık değil...
Herkese kendini anlatıyorum
Kime kendini anlatsam şaşırıyor..
Kendimi kime anlatacağım
Şaşırıyorum...
Hiçkimse ilkin kendisine alışık
değil...
 (*) Özdemir Asaf

         Tembellik etmeyin de dinleyin şu aşağıdaki şarkıları , Asilleri de dinleyin…
         Ama öyle muhabbete meze etmeden kelimelere dikkat ede ede dinleyin.
    
       Sonra,  ömrümüz varsa yine konuşuruz, benim gençliğimden, sizin gençliğinizden, Susurluktan, İlhan İrem’den , askerlikten, Kenan Paşa’dan….
        
Peki tamam , Kenan Paşa’dan konuşmasak da olur…
         O zaman bir gün size darbeleri de anlatırım…
         Darbelerin rezilliğini de anlatırım…
         
       Ama araya insanların da rezilliğini de sıkıştırarak ve cevabını sizlerden de öğrenmek isteyerek…. 
          
        ( murat örem / 26 mayıs 2015 / ankara…)
         -fotoğraflar
 ilhan irem susurluk konseri / 1989
            dede selahi örem torun murat örem askerlik hatırası /1995-




7 yorum:

  1. Taşkın Örem:Sevgili oğlum.Yine beni eski günlere götürdün.O günleri çok güzel(olumlu.olumsuz yönleryle)anlatmış ve hatırlatmışsın.Kalemine ve hafızana sağlık.Sevgiyle öpüyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazı, hafızanın unutan unutturan katil tarafından kurtarabildiklerimize yarar der bir büyük felsefeci..Türkiye gibi ülkelerde , Cemil Meriç'in tabiriyle " düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı .." yerlerde yazı yazmak , okumak aylakların, megolamanların işi gibi görülür ne acıdır ki...Bu yüzden de her şeyin bezirganları bu halkı bütün ninnilerle uyutabilir yüzyıllardır...

      Oysa yazının olduğu yerdedir medeniyet...
      Yazının olduğu yerdedir soru sormak , itiraz etmek ve uzlaşmayı aramak...

      Dünya ölümlüdür...
      Kişiler ölümlüdür...
      Her hal ama her hal geçicidir...
      Arapların tabiriyle "küllü halin yezuldur..."

      İşte yazı , bu geçiciliğin uçuculuğun önündeki tek engeldir....

      Seninle annemle sizinle fikirsel olarak çok çatıştık bundan sonra da yaparız bunu...

      Ama yazının hiç bir zaman hor görülmediği bir evde yetişmenin ne büyük nimet olduğunu iyi bilirim ben...Yalnızca bunun için bile ikinize de MİNNETTARLIĞIM bakidir...Çocuklarıma verebildiklerim de sizden aldıklarımın üstüne koyduklarımdır...

      Çok selam çok sevgi çok saygı....

      Evladınız murat örem....

      Sil
  2. Günaydın,

    Gene bütün dünyayı, bütün insanlığı içine alan bir yazı yazmışsın.

    Bu nasıl bir hayat, nasıl bir çevre...

    Bugün umudumu yitirmememin, yarından umudumu kesmememin nedeni işte bu zenginlik, bu yaşanmışlık, farklılıkların büyük bir doğallık içinde birbirinden rahatsız olmadan bir arada bulunması.

    Okuyunca içimi sonsuz bir umut kapladı..Hocam herkesin iyiliğini, mutluluğunu, refahını istemeye devam....

    Umut verenlerin çok olsun

    Saygılarımla

    Ayşe

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değerli Ayşe

      Bütün yazılar o kim olduğunu bile bilmediğimiz bir tek kişiye yazılır....
      Bütün programlar o kim olduğunu bile bilmediğimiz bir tek kişiye hazırlanır...
      Sonra o bir tek kişiler biraraya gelip çok olur...

      Kalemine kelamına kıymet bilen yanına sevgilerim ve selamlarımla...

      murat...

      Sil
  3. Biraderim,

    Tek kelimeyle yine müthiş bir yazı...

    Tıpkı diğer yazıların gibi.

    Diğer yazılarını da seviyorum ama ben içinde "Susurluk" geçen yazılarını bir başka okuyor, bir başka seviyorum.

    Okurken, o yılları yaşattın tekrar.

    Yaşadıklarımız birebir aynıydı.
    Kaset doldurmalar,
    İlhan İrem şarkıları,
    Ahmet Abiler,
    Mehmet Abiler,
    Bir an fotoğraf stüdyosunda Bedri Hocanın halleri geldi gözümün önüne, rahmetle andım.
    Doldurduğum kasetlerin müzikleri kulağımda çalındı.

    Yazını tekrar tekrar okudum.
    Böyle yazılarını kopyalıyorum bir dosyada.
    Açıp bir daha, bir daha, bire daha okuyorum.

    Kardeşim,
    Çok teşekkürler her şey için.
    Ellerine, beynine,yüreğine, vicdanına sağlık...

    Çok sevgi, çok selam, çok muhabbetle...

    Serdar Topraktepe / Susurluk

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Serdarım
      Dostum

      İnsanın senin gibi kıymet bilen okuru olsun da , daha ne olsun...

      Sevgi selam muhabbetle...

      murat....

      Sil
  4. Allah herkese rahlei tedrisinden geçmekten haz alacağı öğretmenler versin.
    Kalemine, yüreğine sağlık.

    YanıtlaSil