*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

31 Ekim 2013 Perşembe

"okurlar ortadan kaldırılamaz, olsa olsa devlet zoruyla yok edilebilirler..." peter bichsel....


Ülkemizde çok fazla bilinmemesine rağmen,   Peter Bichsel  İsviçre ve dünya edebiyatı için önemlidir...

Kısa hikayelerini, gözlemlerini  ironik  cümlelerle anlatan Peter Bichsel, okuruna da görevler yüklediği (!) yazılarının  yanında bir süre öğretmenlik de yapmış biridir...

Türkçeye  çevrilen az sayıdaki  kitaplarından biri de  Doğrusu Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu.... başlığını taşır...

Her zaman belirli düzeyin  üzerinde yayınlar yaparak kültür hayatımıza büyük katkılar yapan  İletişim Yayınevinin yıllar yıllar önceki katalogunun arkasında  Peter Bichsel’in cümlelerinden yapılan alıntı   çok dikkat çekmişti...

Peter Bichsel bu yazısında en keskin cümleleri söylerken bile okuyanı kendinden uzaklaştırmayan üslubuyla okuma bağımlılığını anlatıyordu iptila ve müptela kelimelerine  vurgu yaparak...

Genç okurlar için iptilanın bağımlılık, müptelanın da bağımlı olan  anlamına geldiğini hatırlatalım...

Peter Bichsel imzalı  kısa yazıyı paylaşmadan önce de  bir nostalji turu(!)  yapalım okurlarımızla...

Televizyonun tek kanallı olduğu dönemlerde herhangi bir film ya da dizideki karakterin biri  yasadışı ya da ahlak dışı bir davranış sergilediğinde  o kişinin bağlı olduğu mesleğe ait kuruluşlar ayağa kalkardı,

bizim camiamızdan,
bizim mesleğimizden  
böyle insanlar çıkmaz

diye...


Oysa hepimiz biliyoruz ki
her meslek grubundan
her tür insan çıkabilir
ama az, ama çok...


Bu gerçekle yüzleşmek için şu basit soruyu sorun kendinize ;

Bütün  meslek sahipleri dünyanın en doğru insanları olsaydı bu yanlışlar, kötülükler olur muydu ?Romanlar, filmler, yazılar ne anlatabilirdi?

 ‘Okumak iptiladır’ başlığıyla aktarılan yazıda da Peter Bichsel bir iki yerde doktorlar örneğini veriyor...

Dolayısıyla bu yazıyı şimdi okurken örnek verdiği meslek grubunun sadece bir örnek olduğunu unutmayın (!)

Şunları diyor  Peter Bichsel o muhteşem yazısında ve dilimize çevirenin adını bilemediğimiz için  anamadığımız çok başarılı çeviride ;   

" Kitabı kurtarmak için parmağımı bile oynatmam.
Batacağı varsa batar. Benim kitaplarım var, evde.
 Onlar batmaz, orada duruyorlar işte.

İnsanın neden ille de kitap için bir şey yapması gerektiğini anlamıyorum.
Kitaba ihtiyaç kalmazsa kitaba ihtiyaç kalmamış demektir.

Bazı insanlar kendilerini okur sayar. Sonra da “biliyor musunuz , ben doktorum”  derler,” okumaya hiç vaktim yok.” Şimdiye kadar bir alkoliğin, biliyor musunuz, ben doktorum, içmeye hiç vaktim yok dediğini duymadım.

Herhangi bir tiryakinin, aslında üç paket içerim ama şu sıra hiç vaktim yok, dediğine de şahit olmadım.

İptila nedir, ona işaret etmeye çalışıyorum.

Okumak, harfleri yan yana dizmek ve bu harflerin ağaçlar ve evler ve insanlar ve anlaşmazlıklar ve güçlükler yaratması, bunların sadece harflerden oluşabilmesi gibi bir mucize, bu coşku, insanı müptela yapar ya da yapmaz.

Ve bir müptela ihtiyacı her neyse
ona ulaşmanın yolunu her vakit bulur.

Okurlar ortadan kaldırılamaz,
 olsa olsa devlet zoruyla yok edilebilirler.

E, olabilir, devlet hepsini hapseder ve bütün harflere el koyar, onlar da hiçbir şey okuyamaz hale gelirler. Bu pekala mümkün.

Bugünün yayınevlerinin jean paul dönemindekilere göre bir hayli yüksek olduğunu sanıyorum. Hayır, yayılıyor o; yani okumak. Eminim bundan.

Alkolizmin ortadan kaldırılabileceğini ancak yeminli içki düşmanları düşünebilir. Ben alkolizmden yana değilim, ona epeyce karşıyım, sadece bir iptila olduğu için adını anıyorum.

Ve dediğim gibi, eğer bir gün ortada hiç kitap kalmazsa, evimde kitaplarım var, onların hepsini bir daha okuyabilirim.
Ve hepsini bir daha okuyuncaya kadar epey yaşlanırım herhalde."

Peter Bichsel imzalı ironik ve çok etkileyici yazı ,  okuyanı iki dakika içinde kendini derin derin sorgulama anaforuna çekecek kadar güçlü...

Okumak hatta yazmak da bir bağımlılık bazıları için...
Hem de ne güzel , ne anlamlı bir  bağımlılık..

Türk hikayeciliği ve edebiyatının unutulmaz ismi Sait Faik de değil miydi şu cümleleri kuran ;

"Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi?
Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim;
hırs, hiddet neme gerekti?

Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım.
Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım.
Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm.
Yazmasam deli olacaktım."

(murat örem / 31 ekim 2013 / ankara...)

        

30 Ekim 2013 Çarşamba

kınamak, bumerangdır aslında, illa ki döner … kınadığını yapmadan da ölmezmiş insan…



Değer yargılarımız vardır bilirsiniz …

Toplumsal değer yargıları, sizi doğurup büyüten toplumun, yüzyıllara yayılan süreçte gelişen bazıları değişen bazıları da inatla aynı kalan temel değerler (din,ahlak, örf,görgü  vs)  bütünüdür.

Sizi siz yapandır bir bakıma; yeğdiniz yemekten tutun da nasıl gezip tozacağınıza kadar ne varsa hemen her şeyi dizayn etmeyi ister ve yapar da…

Siz farkında olsanız da olmasanız da hayatınızı yönlendirir…
Sizin yerinize karar verir; nerede yaşayacağınıza, neye inanıp neyi reddedeceğinize, nelere gülüp nelere üzüleceğinize…
Ve yine sizin yerinize karar verir kimi seveceğinize, kiminle evlenip ve onunla ne kadar yaşayacağınıza mutlu olup olmadığınızı umursamadan.
Teslim olmuşsunuzdur, teslimiyetin farkında olmamanız da normaldir. 
Toplusal değerler, öyle bir ustalıkla yapar ki bunu aldığınız hava kadar içtiğiniz su kadar normal gelir…
Ona inanmış çoğunluklara, tadımlık da olsa, numaradan da olsa “kişisel değerlerini” oluşturmasına, kendi yargılarını ilave etmesine fırsat da verir. (Hakkını yememiş olalım…)

Toplusal değer yargıların gölgesinde, yönlendirmesinde, sınırlamasında ya da ne derseniz deyin artık, oluşan kişiliklerimizle diğer insanlardan farkımız yoktur. Farkımız, kendi oluşturduğumuz düşüncelerimizle hayat bulur.
İstenen ve beklenen, öteden beri gelenlerle kişisel özellikleri harmanlayıp daha iyisini ortaya koymakken, çoğunlukla bu böyle olmaz…

Çok az sayıda kişi istenene ulaşabiliyor,  kafa yormaya ve dirençlere karşı koymaya gücü yetenler…

Kendimizi eleştirmeye, özeleştiri yapmaya cesaretimiz yok.

Başkasını yargılamak, eleştirmek o yüzden çok kolay ve cazip geliyor.

Bunu, toplumsal ve kişisel değer yargılarımızla yapıyoruz doğal olarak…

Ancak altını çizerek ifade etmeliyim ki yapılan hiç de doğal değil…

Yıllarca sizin hayatınızda akraba amca/dayı/hala/teyze kimliğinden öte yer almamışlar gün geliyor hayatınızda yaptığınız bir değişiklikte ya da  incitildiğinizde  hatırlarına geliyorsunuz…Birden küçük tanrıcıklar oluveriyorlar kararınızı eleştirip, kınayıp, yargılayıp kararını veriyorlar: katli vacibtir”….

Bu kadarıyla tatmin oluyorlar mı,  olmuyorlar infazını da gerçekleştiriyorlar… Sizi uçurumdan atıveriyor, üstünüze de toprağı döküyorlar yürekleri sızlamadan….

Siz anlıyorlar mı sanıyorsunuz,
tabii ki hayır…
yaptıkları sadece kendini tatmin etmek.
Sizin duygularınızı, yaşadıklarınızı, acılarınızı, sevinçlerinizi asla önemsemiyorlar… Emin olun, zerre kadar önemsemiyorlar.

Sizi önemseyenler, klasik ama pek geçerli söylemle, iyi günde olduğu gibi kötü günde de yanınızdadır.
Belki her gününüzde, her ananızda değil ama çoğunlukla sizinledir; anneniz gibi, babanız gibi, kardeşleriniz gibi… Canınızdan olanlar yani… “Omuzum burada, buraya yasla başını ağlayacaksan ağla, ben varım” diyenlerdir. 
Onlar sizi hep önemser, hep sever ve daima iyiliğinizi isterler, can-ı gönülden her şartta, durumda... 

Diğerleri yani; haddini bilmezler, küçük tanrıcıklar üzüntünüzü, sıkıntınızı paylaşır gibi gözükenler, aslında kendilerini düşünürler anlamazlar sizi,  kınarlar en acımasız duygu(suzluk)larıyla…
İncindiğinize içten içe de sevindiklerini söyleyebiliriz
         “çok şükür benim başıma gelmedi.” derler siz duymasanız da…

Ya öyle mi! 

Ama kınamak, bumerangdır aslında, illa ki yapana döner…

Kınadığını yapmadan da ölmezmiş insan, hatırlatmış olalım…         
                                                                     

murat altunkaynak/30 ekim 2013/ ankara

28 Ekim 2013 Pazartesi

29 ekim 1923 ; tarihin ve insanlığın büyük duvarında türkiye cumhuriyetli mihenk taşı...


“ Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir…


 Ben yaşayabilmek için, mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım.


Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim.


Ancak,

benim milletimi esir etmek isteyen

herhangi bir milletin,

bu arzusundan vazgeçinceye kadar da

amansız düşmanıyım…”

                                                                  Mustafa Kemal Atatürk

                                                       Türkiye Cumhuriyetinin Kurucu Başkanı



29 Ekim hepimiz için farklı bir gün…

Bir tatil günü olmasının çok daha ötesinde !!!

2023’teki  100. yıl  hedefine bir adım daha yaklaşan  cumhuriyetimizin daha da insan odaklı olması  için yöneten ve yönetilen olmak üzere hepimize düşen mesuliyetler dün de vardı, bugün de var ve bunlar hiç bitmeyecek...

Bitmemeli de…

Çünkü milletlerin ve toplumların daha müreffeh daha eşitlikçi  yaşama hedefi  bitiş noktası olan bir koşu değil   sonsuz bir döngüdür…

Bugünün  Türkiyesi,  29 Ekim 1923’ün Türkiyesi değil…

90 yıllık cumhuriyet    hepimizin tarihi  ve  zaman içinde  alınan yol da asla ve kat’a  küçümsenmemeli.

Bir devleti , ekonomide, sosyal hayatta,  eğitimde , yönetim anlayışı ve tüm  konularda her zaman eleştirecek unsurlar bulabilirsiniz…

Bunu dün de yapanlar oldu bugün de olacak…
Olmalı da…

Yönetenler de yönetilenler de bilmeli  ki ;  yıkıcı olmayan  akılla  yapılan eleştiri  önyargılı olmanın değil dostluğun  habercisidir…

Uzun vadede en büyük dost eleştiridir…
Bu gerçek,  devletler için de böyledir…

Bugünden bakarak  geçmişe dair eleştiriler yaparken  asırlardan oluşan imparatorluk tarihimize dair  toptancı bir saldırganlığa ya da gözü kapalı biçimde keramet ve kutsallık atfetmeye sapmamak gerekir...

Cumhuriyetle birlikte yeni bir dünyaya adım atan milletimizin tarihini dile getirirken  daha önce  kurduğumuz  medeniyetleri hakir görmemek , külliyen reddetmemek  gerekir...

Yapılmış olanlarla övünmek elbette hepimizin hakkı...

Ancak yapılması gerekenlere, atılması gereken yeni adımlara kafa yormak da yine hepimizin vazifesi ve hakkı...

Türkiye Cumhuriyeti, cumhuriyetimiz, cumhuriyet gemimiz  neredeyse bir asra yaklaşan yolculuğunda ne fırtınalar, tipiler, boranlar , kaptanlar , mürettebat ve yolcular gördü...

Kimi dönemlerde  büyük gönül yaraları aldı kimi dönemlerde de  büyük imtihanlar verdi...

Hasılı kelam , çok şey  yaşansa da  ne mutluluk ve ne emekler ki ;  her seferinde ayakta kalmayı başardı Türkiye Cumhuriyeti...
Cumhuriyetimiz…

Dünyanın,  bulunduğumuz coğrafyanın ve burnumuzun dibinin yaşadığı alt üst oluşlara bakarsak yaklaşık bir asırdır  ayakta kalmanın  anlamını ve mucizesini daha iyi kavrayabiliriz...

Kavramamız da gerekir…

Devletler de  insanlar gibi yaşayan organizmalardır…

Organizmaların en büyük özelliği,  değişen koşullara göre kendini hızla yenileyebilmeleri ve uyum sağlayabilme yetenekleridir…

Tarih, gaflet uykusuna yatan ve  çağı oku(ya)mayan  nice devletlerin, imparatorlukların  yok oluş fermanlarıyla doludur...

Gönül 90. yılına ulaşan cumhuriyetimizin  hilal ve yıldızlı bayrağının  altında daha nice onlarca yıl  görmesini tarifsiz arzuluyor…

Ancak unutmayalım ki
Arzulamak,  çaba harcamakla kardeştir…
Tıpkı tevekkülün önlem almakla kardeş olduğu gibi…

( murat örem / 28 ekim 2013 / ankara…

(  fotoğraf / susurluk çınaraltı meydanında  29 ekim töreni   / 1936
kırmızı çerçevedeki kişi ; 
          babamın dedesi / sermuallim  / başöğretmen ;   ferit akbaşlı…
          dijital fotoğraf aktarım ve iletim  / serdar topraktepe... )
    


             



27 Ekim 2013 Pazar

anlayışsızsın be gülüm...





Kadın adama dönüp bağırdı; “çok anlayışsızsın …”

Anlayışsız olma hali, karşındaki matmazelin bütün avm’yi alma isteğini reddetmekse , katılıyorum kadına .. Katılmakla kalmayıp “anlayışsızoğlu anlayışsızsın be arkadaş” , diyorum.  Dikkat ettiğiniz gibi “arkadaşım” demedim, zira benim arkadaşlarım izanlı kimselerdir … Ne istenirse itiraz etmeden alıverirler,paranın lafı da olmaz… Parası olmayanlar da banka faizlerinin bir kemendini daha geçiriverirler boyunlarına , ki buna zaten alışıktır doğdu doğalı… Karnın doymasından önce gözünün doyması lazım, değil mi?…


Çocuk annesine çıkıştı; “biraz anlayış göster ya

Tabii ya hayat bir oyun demiyor muyuz , bırakın da birkaç saat daha oynasın teknolojinin son şaheseriyle…Dün çıkan zaman kaybetmeden de bugün alıp eline verdiğiniz,  bilmem kaçıncı oyuncağı olduğunun çok bi önemi yok…hem zaten size daha çok zaman kalmıyor mu tek başına oyuna dalmışken , itiraf etmenize gerek yok çocuklarınız zaten biliyor… Hayatta oyundan çok daha önemli ne olabilir, çocuğunuz böyle biliyor, ona bu öğretildi zatınızca!..


Alt komşu üst komşuya seslendi: “ biraz anlayışlı olsanız”

Saatin icadından habersiz komşunun  gecenin zifirinde aklına gelen sanat merakı, uykunuzun orta yerinden imarsız ruhsatsız geçişler yapar. Çakacağı çiviye pazardan üç paraya aldığı bilmem kaçıncı kez kopyalandığı meçhul tabloyu asacak,  karşısına geçip ruhunu besleyecek, sizse utanmadan “rahatsız oldum” diyeceksiniz. Sanat için gerekirse bin çiviyi durmaksızın çakmaya dünden razı komşunuza anlayış göstermemek ne haddinize! 


Adam kadına rica etti : “anlayış gösterseniz … biracık… lütfen…”

Günlerdir beklediği eğitim toplantısına katılmıştı adam.. Eğitici yeni bilgilerle zihinleri  cilalayıp aydınlatıyorken arka sıralarda  yer alan hanımefendi(!), cehaletin daniskasını sergilemekte gecikmiyor, aptallığının bin çeşidini sergilercesine yaptığı çıkışlarla toplantıyı mahvetmekte mahzur görmüyor… Eğitici nazik adam, sabırlı adam, onlarcasıyla karşılaşmıştı bugüne dek başa çıkmayı da biliyordu: “anlayış gösterseniz birazcık, lütfen” … Hem eğitimi hem zamanı hem bilgiyi çalan arsız hırsıza  “e yeter artık bi dur, bi sus...”,  demek gerekmez miydi?


Kadın kadına sinirlendi: “yalnızım, anlayış göstersene”

Çocukları sınıf arkadaşıydılar, kendileri de arkadaş oldular. Bir nevi velidaşlıktı önceleri…  Sık sık görüşmeye başlayınca arkadaşlıkları daha da ilerledi.   Arkadaşı kocasıyla sorunlar yaşıyordu..İşinden de ayrılmıştı.Sabah akşam görüşüp  dertleşmeye destekleşmeye başladılar. Neredeyse her gün iş yerine birlikte gelip birlikte gider oldular… Kadın bundan hoşlanıyordu derdini anlattığı biri vardı , vaktini geçireceği bir yeri de…Gözden kaçırdığı sıkıntılarını ortak ettiği arkadaşına artık sıkıntı vermeye başladığıydı… Sorun büyüse de kadın nazikti,görgülüydü ,rahatsız olduğunu ona söyleyemezdi, “burası işyeri buraya gelme artık, istersen dışarıda görüşelim ,patronum hoş karşılamayabilir,” diyemiyordu…Üstelik “zaten yaralı düşüncesizlik etmeyeyim,” diyordu engin yüreğiyle  .. Gün geçtikçe sabır da tükendi  ve  cesaretini toplayıp söyledi , “rahatsız oldum arkadaşım” dedi ve cevabını aldı: “yalnızım, anlayış göstersene…”  Ev sahibi yavuz hırsızı yine bastıramadı….


anlayış… anlayışsızlık… Nakaratı bol bir şarkı gibi dilimizde o kadar.. Beklediğimiz kadar göstermekten imtina ettiğimiz, bulunca harcadığımız bulamayınca küplere bindiğimiz, yakıp yıktığımız kül edip savurduğumuz…

anlayış denilince anlaşılan neyse artık,  tahammül mü, hoşgörü mü, sabır mı, boşvermişlik mi onun fukaralığını çekiyoruz şimdilerde… Koca eşinden, çocuk babasından, öğrenci  öğretmeninden, alt komşu üst komşudan,kiracı ev sahibinden,yazar okuyucudan, arkadaş arkadaştan…

anlayış, anlayana çok anlamayana az gelse de, beklediğimiz kadar göstermek de gerekendir …

         murat altunkaynak/ 28 ekim 2013/ ankara




26 Ekim 2013 Cumartesi

unuttukları şudur ki ; "Yaradan" yarattıklarından kıyaslanmayacak kadar akıllıdır....ve ruz-i mahşeri vardır....


Para insan ilişkilerinin yol haritasına göre  4 başlık…

Bir,   “kendi parasını başkası için harcayanlar….”

Bunların derdi kalite değil , fiyattır…

Mesela bir bayram arefesinde kültürel ya da dini reflekslerle vicdanlarını da aklamak için birilerine gıda / erzak yardımı yapmaya karar verenler,  kendi kullandıkları iyi veya orta halli kalitedeki  markalı ürünler yerine aynı ürünün 5.sınıf kalite(sizlik)de olanını bu yüzden yeğler…

Ürün aynı üründür ama fiyatı üçte birdir, beşte birdir…

Kendi paranı başkası için harcarken sevap için bile olsa ,  
özene  gerek yoktur değil mi…!!!

Zeytinyağı diye tezgah altında üretilip satılan  ve  makine yağından biraz daha hallice bilmemne yağla da  gariplerin gönlü kazanılarak üçte bir fiyata hayır duaları alınmış, dünya sonrası için de tarifsiz iyilik !!!!!  yapılmıştır…

Bu gruptakiler basittirler daha da daha da basitleşirler…

Unuttukları şudur ki ;
Yaradan yarattıklarından akıllıdır…
Kıyaslanmayacak kadar akıllıdır…
Ve Ruz-i Mahşeri vardır…

İki, 
“başkasının parasını kendisi için harcayanlar …”

Bu gruptakiler için de fiyat değil , kalite/sizlik ve domuzdan koparılacak kıl sayısının  fazlalığı önemlidir…

Nasıl olsa ulaşılacak mal ve hizmete harcanacak para

kendi birikimlerinden, emeklerinden karşılanmayacaktır…

Mesela, evine alacağı bir malzeme için fiyat kalite performansına kırk kere bakmayı yeğleyenler, harcamaları başkası tarafından karşılanacak
olduğunda kimsenin gözünün yaşına bakmazlar…

Gözünün yaşına bakılmayacaklar arasında
 aile büyükleri de , çalışılan şirketler de, arkadaşlar da , devlet de olabilir…

En basit örnekle söylersek; bir vesileyle kalabalık yemeğe gittiklerinde hesap ödeme ihtimali bulunduğu zaman salata ve içecek yemeğin lezzetini bozuyor diye herkesin önünü kesip muhasaraya alanların büyük kısmı ,  davet edildikleri ve hesap ödeme ihtimali bulunmayan sofralarda açgözlü insanlara bu yüzden dönüşürler…

Küçüktürler, daha da daha da küçülürler…


Üç,   “kendi parasını kendisi için harcayanlar…”

Bunlar için hem fiyat hem de  kalite aynı anda önemlidir...
Çünkü kazandıkları paranın ve birikimlerinin yalnızca emeklerine ve çabalarına  bağlı olduğunu bilirler…

Doğrusu da budur…

Emek emek , ihalesiz mihalesiz hamhumşaralopsuz !!!  kazandığınız parayı , istediğiniz gibi ve en optimum şekilde harcamak en doğal hakkınızdır…

Ucuzluktan da mal alabilirsiniz, indirime girmiş  iyi kalitedeki ürünü  almak için de çaba harcayabilirsiniz…

El bilmemnesiyle  gerdeğe girmediğiniz sürece,  kimsenin size  söyleyecek lafı yoktur; “iyi günlerde sağlık ve afiyet içinde eskitmeniz dileğiyle dışında…

         Bu gruptakiler çalıp çırpmayı bilmedikleri için biraz  salaktırlar ,
daha da salak olacakları günlerin ihtimali fazladır….!!!


Dört,  “başkasının parasını başkaları için harcayanlar…”

Bu gruptakiler için kahir ekseriyetle  ne kalite ne de  fiyat önemlidir…

Bunlar için ahlaksızlıkları, vicdansızlıkları, pespayelikleri, müptezellikleri, kuldan utanmayıp Allahtan korkmamaları,   rezillikleri , hiç haketmedikleri halde kolaydan kazan(dır)acakları ve ulufe niyetine dağıttıkları paralardan alacakları yüzdeler tarifsiz önemlidir…

Onları her  yerde görebilirsiniz…

Bulundukları yerler piramidin üstü de olabilir ara katları da sonları da…

Okuyup yazamamışları evine alacağı üç kuruşluk elektrik prizi için kırk kere gezer de , ortak kullanım alanlarında kullanılacak sıradan bir ampule gözlerini kırpmadan onlarca lirayı verirken hiçbir ahlak anaforu içine girmezler…Çünkü ne alacakları ürün umurlarındadır ne de o ürünü almada katkıda bulunanların çabaları….

Bununla da kalmazlar…

Okumuş  yazmışları  ve daha doğrusu diploma almışları da ellerine yetki ve güç geçtiğinde  daha büyük daha büyük daha büyük daha da büyük daha da büyük en büyük  “iş vermeleri”  bile kendilerince  en doğru adreslere postalayabilirler…

Onları her yerde görebilirsiniz…
Sokakta, işyerinde, camide, kilisede, denizde, derede tepede, trafikte…

Sayıları  biz milyonlarla  kıyaslayınca denizde kum misalidir ama ellerinde sihirli değnekleri !!! vardır…

Güçlerini ellerindeki sihirli değneklerden, parayla kurdukları tarifsiz ilişkiden ve milyonlarca insanın aptallığından alırlar…

Daha da alacaklardır…
Tevfik Fikret şunu demiştir o unutulmaz şiirinde;
“…Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!..”

bu gruptakiler feci ahlaksızlardır,
daha da ahlaksız olma ihtimalleri yüksektir…
( murat örem / 26 ekim 2013 / ankara…)

( bu yazımızdaki  tasnif ,   türk basın tarihinin en kıymetli beyinlerinden olduğu için uzun zamandır tatile çıkarılan !!!  metin münir’in yıllar önceki bir yazısından da esinlenilerek  yapılmıştır…
metin münir  yazısında hıfzı deveci’nin bilgilerinden ve bir avuç hayat tozu bir tutam devlet gölgesi kitabından yola çıkmıştır…
bürokraside çok emekleri olan hıfzı deveci de bu tasnifi  zamanın demir leydi’si thatcher’in ekonomi danışmanından öğrendiğini ama adını vermeyeceğini belirtmiştir…

başlıktaki karikatür prof.dr gültekin çetiner'in sitesinden alınmıştır...)