*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

20 Haziran 2017 Salı

"objektif ölü bir gözdür / ölmüşünü görür / göz, görmüş bir objektiftir / gördüğünü öldürür..." özdemir asaf...



               abd silikon vadisinde  yeni telefon gözlüğü denerken:))



dünya;  ocağın üstündeki  kahve tavasına benziyor…

sanki her bir ülke de o tavanın içindeki kahve tanesi…




bilenler bilir ; zordur kahve kavurmak…

mis gibi kokuyor derken bir duman çıkıverir tavadan…




kahve tavası ocağın üstündeyken

bir an gözünüz kayarsa başka bir yere…

kavrulup kömür olur  güzelim taneler…


bu yüzden sürekli sallamanız gerekir tavayı…

her bir kahve tanesinin sürekli  alt üst olması gerekir…




işte dünya tam da böyle bir kahve tavası yıllardır….

tavanın içindeki kahve taneleri de ülkeler sanki…



biri biraz az kavrulurken diğeri kapkara oluyor…

birinin üstünde tahta kaşıklar dolanırken

diğer taneler de kavur kavur yanıyor…



gördüklerimiz de yoruyor gönlümüzü....
görmediklerimiz de yoruyor aklımızı...




ben size aslında bugün 
her ne hikmetse aklıma düşüveren 
nazan öncelden söz edecektim uzun uzun...

bu seferlik  böyle olsun...
hakkıyla kısa keselim sözü...

ama en kısa zamanda hakkını vere vere
nazan öncel'le yürüyelim kelime kelime müzik müzik...


(murat örem / 20 haziran 2017 / ankara....)


29 Mayıs 2017 Pazartesi

büyük oğlum umur örsan aradı "baba üniversite dereceyle bitti" dedi..."oğlum dünyayı dolaşa dolaşa , güle oynaya dereceyle üniversite mi bitirilir...insan biraz babasına çeker a benim eşşek oğlum :))) " dedim ben de...."ehe ehe..." diye yandan çarklı güldü umur :)))



2012 yılının kasım ayından beri 500'ün üzerinde yazı paylaştım...
kah satırların arasına kahkahalar sızdı, kah hüzün, kah hayat...


döne döne hayatı yazdım...


döne döne kendimi yazdım sansa da birileri, 
aslında döne döne  hayatı yazdım...


bir yanım evlat ve ağabey oldu hep...
öte yanım da çeyrek asır boyunca koca...


94 yılının temmuz ayından beri de babayım :)) 
23 yıl geçmiş aradan....


evlatlık , babalıktan , ağabeylikten emekli olma şansım yok...
diğeri ,  olsa da olur olmasa da olur kısmı hayatın...
hatta, olmayınca da oluyormuş kısmı  :)))


buradaki yazılarımda da babalıktan , evlatlıktan, kocalıktan anladığımı , dilim döndüğünce hep yazdım...yazarım da daha aklıma yatan konular oldukça...


aslında  sözü kısa kesmek istiyorum bugün...


bugün , bir telefon geldi eskişehir'den...23 yaşın gençliğiyle dünyayı fır dolanan umur örsan arıyordu... bilenler bilir büyük oğlumdur umur örsan örem ...


ilk gözağrımdır....
ne yaşasak da , 
değişmeyecek 
gönül adamımdır....


iki numaralı evladım arda erhan kadar popüler değildir  umur örsan youtubelarda falan :)))  ama hepimiz biliriz ki,  evimizin her daim en zekisi olmuştur...


benim gibi ömrü boyunca aklıyla haklı olarak çok övünen bir adama bile "umur örsan evin en zekisidir" dedirtiyorsa,  varın aklını ve gerisini siz düşünün...


neyse...
kısa keseceğiz bugün sözü :)))

bir telefon geldi eskişehirden , umur örsan arıyordu...


bitti baba okul bitti , üniversite bitti dedi...
her zamanki cool tavrıyla konuştu yine kestirmeden...
lafı ben dolandırdım her zamanki tavrımla yine :)))

ne biçim öğrencilik yahu oğlum bu...
hiç sene uzatmadan , 
yata yata , dünyayı dolaşa dolaşa, 
güle oynaya ,tam zamanında ve dereceyle
okul mu bitirilir...

insan biraz utanır :)))
biraz babasına çeker 
a benim eşşek oğlum :)))
dedim...


ehe ehe diye yine cool cool güldü umur...


hadi bakalım yolun açık olsun dedim...
mezuniyet törenine geleceğim dedim...


yine güldü umur ;  
"bitti oğlum, bitti murat örem, 
tören mören kalmadı !!! "
dedi....



sonra anılara gitti zihnim...
30 yıl önce ben de gitmemiştim öyle kepli mepli törene...


ama umurla aramızdaki fark şuydu ki 
ben sevdamın derdinde koşarken
okulu güle oynaya bitirenlerden 
olAmamıştım :)))



annemin tabiriyle kadayıf bir öğrenciydim :)) ben...


ömrüm boyunca 
aklıma çok güvenmiş 
bu aklın hem zekatını vermiş 
hem çok nimetini yaşamış 
hem de bedelini ödemiştim...


ama can çıkar huy çıkmazdı işte :)))



umurla konuşurken bunlar geçti aklımdan saniyeler içinde...babam taşkın hoca geldi aklıma hüzünlü bir caz müziği gibi...ölümünden kısa bir süre önce umur örsan'ın görüntü yönetmenliğini yaptığı kısa filmi ankaradaki evimizde izlerken nasıl heyacanlanıp gururlandığı geldi gözümün önüne babamın...




yıllar yıllar önce tembelliğime kılıf aradığım günlerde,  ben üniversite mezunu olsam ne olmasam ne , benim unutttuklarımı bile bilmiyor kimseler,  koca proflar ağzıma bakıyor...diye yüksek perdeden konuştuğum zamanlarda, oğlum ben o siyasal diplomasını senden istiyorum,  sen istemesen de , al o diplomayı bitir okulunu sonra bana ver, ben belki evin banyo dolabına asacağım senin diplomanı:)))  demesi geldi  aklıma birden babam taşkın hocanın  :((




yine saniyeler içinde,  yıllar önce dört kişi gittiğimiz anadolu üniversitesi kayıt yaptırma gününün ağustos sıcağı vurdu yüzüme...umur örsan'ın çok yüksek puanla girdiği anadolu üniversitesi iletişim bilimleri sinema tv bölümüne kaydını  yaptırmış; üniversitenin çok nezih ve çok estetik lokantasında  güzel günlere...daha güzel günlere ve başarılara.... diyerek kaldırmıştık bardaklarımızı, çoluk çocuk öremler olarak...



gönülden söylemeliyim ki güzel günlerimiz oldu....çok oldu...zor ve sevimsiz günlerimiz de muutlaka olmuştur...ama evlatlarım umur örsan ve arda erhan'a sorarsanız,  ben zor ve sıkıcı günleri zihnine kaydetmeyen serdengeçti adammışım:)))  hep güzellikleri hatırlayan ve hırgürü hemen unutan adammışım...

bu da benim büyük kusurummuş :))) 


son tahlilde ;
ben baba olarak da 
evlat olarak da 
hayatın güzelliklerine borçlu 
çok mutlu bir adamım:))



örnek ve iyi annenin,  örnek ve çok iyi  babanın evladı oldum...
iyi çocukların, çok  hakikatli çocuklarımın babası oldum...


çeyrek asır boyunca beni hiç anlamayarak delirtse de , 
 benden çok daha iyi kalpli  bir kadının,  kocası oldum...




hasılı kelam ben mutlu bir adamım...
mutsuzluklarım varsa huysuzluklarımdandır 
ve hepsi ama hepsi bendendir :)) 


alttan ve üstten iki kuşağa da sorsanız :)) 
hepimizin en delibaşı murat öremdir derler....


elhak doğrudur da bu :)))
ne yapayım ben de benim işte...



velhasıl sevgili okurlar; 
umur örsan örem 
benim büyük oğlum
aklının kenarıyla ilgilendiği
güle oynaya veyata yata okuduğu okulunu
tam zamanında  ve 
bir de DERECEYLE  bitirmiş...



zaten umur hep öyle yaptı... 
bir kere bile bir imtihanda teklemedi...
10 küsur yıl boyunca  evde bir tek ders kitabı açmadı :)))
ilkokulda ortaokulda girdiği her sınavda derece alırdı...



anne babaların başarı diye kırk takla attığı notlar
bizim evde öylesine sıradan işlerdi :)) umur için...



şunu hepimiz biliyoruz...
           
         hayat , bir okuldur...
                          ama okul,  hayat değildir....



isterim ki bunu hiç unutmasın umur örsan...
notlar, diplomalar, şunlar bunlar gelir geçer....
çok da kıymeti harbiyesi yoktur...



aslolan insan olmaktır...
iyi insan donanımlı insan olmaktır....
yarınlara kalacak insan olmaktır....


herkesin huzurunda bu yazıyla da
büyük oğlum umur örsan'ın
aklının ve insanlığının aydınlığından
başarısından saygıyla sevgiyle öpmek
bana onur veriyor....hep onur verdi....



yolun açık olsun umur örsan örem;
yolun açık olsun genç ve asabi adam :)))



daha 3 yaşından itibaren 
annesinin "küçük murat" diye seslenerek 
övdüğü mü  kızdığı mı belli olmayan :)))
kaliteli ve adam gibi adam umur örsanım...
yolun açık olsun....

( murat örem / 29 mayıs 2017 / ankara....)   

                                           *****

arda erhan'a hassaten not :))) 
kıskanma...senin de ilk albümün çıktığında, 
yayınlanacak yazın  zihnimde çoktan hazır !!!

2 Mayıs 2017 Salı

1980'ler.....istanbul belediyesi şehir tiyatroları gençlik günleri...insan zihni geride kalan yılları puslu bir ayna gibi gösterse de, özlemeye meyyaldir...


1980'lerin ikinci yarısında,   mayıs ayı geldi mi, benim de içimde tomurcuklar açardı...istanbul şehir tiyatrolarında gençlik günleri başlardı çünkü...dönemin istanbul belediye başkanı bedrettin dalan'ın en iddialı isimlerindendi şehir tiyatroları genel sanat yönetmeni olan gencay gürün...



gencay gürün'ün görev yaptığı  dönemde şehir tiyatroları her manada hep ön planda oldu...çok iddialı projelere imza attı...bizler o zaman gepgenç insanlardık...20'li yaşların ne anlama geldiğini çocuklarınıza , çocuklarınızın çocuklarına bakarak hatırlamaya çalışabilirsiniz....net olarak hatırlayamazsınız ama hatırlamaya çalışabilirsiniz...insan zihni geride kalan yılları puslu bir ayna gibi göstermeye meyyaldir çünkü....



şehir tiyatroları gençlik günleri tam anlamıyla çölde bir vahaydı biz kültür sanat edebiyat sinema ve tiyatroya ilgili gençler için... harbiye muhsin ertuğrul şehir tiyatrosu fuayesinde  öyle çok isimle tanışma ve o isimleri dinleme şansım/ız olmuştu ki...murathan mungan, uğur mumcu diye başlardı liste hale soygazilere menderes samancılara selim ilerilere kadar giderdi....girişte büyük ve rengarenk minderlerde gençler oturur yeni çıkan kitaplara bakar bir kısmını indirimli fiyatlara satın alırdı...herkes sevdiğinin elini tutmanın huzuru içinde bir panelden diğerine bir toplantıdan bir başka film gösterimine koştururdu....onca güzel koşturmaca içinde genel sanat yönetmeni gencay gürün de genellikle orada olurdu...



ben, şehir tiyatroları aktörü dayım erhan dilligil üzerinden bir çok ismi zaten çoktan tanımış olmanın rahatlığı içinde olurdum...bir nevi istanbul'daki evimdi istanbul şehir tiyatroları...her bir sahnesiyle hakikaten evimdi...ulusal ve uluslararası nitelikte bir çok etkinlikte lokomotifti istanbul şehir tiyatroları...keşanlı aliler, biz aşağıda imzası olanlar, katharine blummlar lüküs hayatlar 12 eylülle birlikte çok uzun bir baskı döneminden çıkmış türk kültür ve tiyatro hayatı için muhteşem adımlardı...evita gibi büyük prodüksiyonlar da sırasını bekliyordu...



aradan 30 yıldan fazla geçse de bugün bile mayıs ayı bende öncelikle istanbul belediyesi şehir tiyatroları gençlik günlerini çağrıştırır...belli belirsiz bir buruklukla gülümserim...güzel şeylerin neden kısa soluklu olduğunu düşünür hayıflanırım...benim o dönemdeki yaşımdan bile büyük iki oğlum da...aradan o kadar zaman geçmiş işte...


istanbul belediyesi şehir tiyatroları ülke tarihinin en köklü kurumlarındandır...kökleri cummhuriyet dönemi öncesine kadar gider....tarihteki adı "darülbedai" dir ve güzellikler evi anlamına gelir...


ne zaman, kamuoyunun yakından tanıdığı ya da tanımadığı hakiki bir tiyatrocunun ölüm haberini duysam istanbuldaki o günlerim gelir gözümün önüne...sarayburnundan bindiğim bandırma üzerinden susurluk'a giden o gepgenç üniversiteli halim gelir...


gençliğim gelir...
istanbul'un erguvan ağaçları gelir...
taksimden  inerken karşıma çıkan cennet bahçesi gelir...
feriköy'ün ve istanbulun binbir renkli yüzü gelir...

öyle işte....

    ( murat örem / 02 mayıs  2017 / ankara )
                          ses/ hazım körmükçü/lüküs hayat
 




26 Nisan 2017 Çarşamba

" bitttiğinde, geçtiğinde, azaldığında sızı, iyileştiğinde, / o saman tadıyla karşılaştığında; / her şey "daha acı" olacak" birhan keskin....



                                                         istanbul / 2015 / mayıs


çok çok "kıdemli ankaralı"  sayılmam....
ama  "çaylak ankaralı"  da,  hiç sayılmam...



çeyrek asırdan fazladır ankaradayım...bilenler bilir; ata kökleri iki ayrı taraftan kuşak kuşak "egede ve marmarada"  olan biriyim ben...istanbuldaki üniversite öğrencilik yıllarım da  dahil denizden pek uzaklaşmamıştım  ömrümün ilk yıllarımda...ve artık itiraf  ediyorum ki , ne uğruna kimin uğruna olursa olsun denizden uzaklaşma kararım !!!  hiç de  mantıklı bir tercih değilmiş...



ama olmuşla ölmüşle çare yok der eskiler...
önümüzdeki maçlara:)))  bakacağız artık...



ankaralı dostlar kızıp burulmasın, şu yazılarda arada bir konuyu ankaraya dair keşkelerime getirmeme...çocuklarımın sütünü, evimin her bir köşesindeki her şeyi ankarada onlarca yıl çalışarak kazandım ben...inkar etmiyorum...ankara bana çok şey verdi...ama ben de ankaraya ömrümün en güzel yıllarını verdim...



ankarada emeklerim var...
ankarada el izlerim göz nurum var...
ankaraya rehin bırakılmış gençliğim var...
ankarada kalp atışlarımın sesi var hala...



bir de bazı yazılarda ben deniz kenarı falan deyince, yakından tanıyanlar kıs kıs gülüyorlar(dır)...bırak çocukluk gençlik yıllarını, baban taşkın hocanın denizinde bile,  son 20 yılın  yaz tatillerinde denize girmelerinin sayısı toplamda komik hanelerin üstüne asla çıkmamıştır...yazlıktaki balkonlara çıkıp bacaklarını duvarın üstüne koymayı denize girmeye yüz kere tercih ederdin sen diyorlardır...


elhak  bu da doğru....



ama şunu atlamamak lazım ; 

denizin olduğu yerlerin yaşama kültürünü sevmek
şap şap şap denizin içinde olmayı sevmek değildir ki:))



benimki biraz böyle bir sevgi işte... ben denizi değil, deniz kenarlarının nispeten  huzurlu insan yüzlerini seviyorum daha çok... 


akşamın tatlı serinliğinde buz gibi bir bardak birayı, bir kadeh şarabı,   kah sessiz sessiz,  kah dost kahkahaları eşliğinde içmeyi seviyorum...


tavla oynarken bir cigara yakıp karşımdaki rakibin pullarına çat çat vurmayı seviyorum...hele bir de elimin altında ekistradan:)) bir de sade kahve varsa...



ankara diye başladık söze; laf yine nerelere götürdü...şunu diyecektim asıl size ; eskiden yani benim bile hatırlayabildiğim son 20 yılında ankaranın, nisan aylarının meşhur kırk ikindi yağmurları vardı...gün öğleyi geçtiğinde birden hava kararır , göklerden bir haber gelir ve şarrr diye boşalırdı nisan yağmurları....


inanır mısınız;  nisan yağmurları bile yağmaz oldu son yıllardır...iklimbilimciler, botanikçiler şunlar bunlar bir araba rapor sunarlar bu duruma emek emek...kim dinler onları...dinleyenlerin kaçı umursar...biz de böyle;  gelmeyen kırk ikindi yağmurlarının bile arkasından  bakar kalırız...



birine kızıyorsanız, sitem ediyorsanız, hatta iletişime girmekten kaçınıyorsanız,  o defter kapanmamıştır diye klişe bir tanım vardır...klişeler, her şeyi açıklamaya yetmez ama bir çok şeyi açıklamada yardımcı olabilir...aylardır daha bir tekrar tekrar soruyorum kendime ankara'yla ilgili durduğum yeri...


kızgınlık ? yok...

sitem ? sanmıyorum..

iletişim ? zorunlu olarak....
ama galiba en çok ? pişmanlık !!! 



şimdi; galiba,  ankara'da yavaştan denkleri  toplama zamanı...
yine ve yeniden kitaplardan başlamak lazım...!!! 

çünkü   taşıyanlar yine ve en çok, kitaplara takılacak...
"abiü bu kadar kitabı niye aldın..."
"abiü bu kadar kitabı okudun mu..."
diye başlayacak  sorular...


ben sakince hepsine cevap vereceğim...

sonra içlerinden daha patavatsızları 
"abi bu binlerce kitabı taşımak yerine, 
bir tır buzdolabı yüklemeye razıydım ..."  
diyecek...


taşkın hocamın çok kızdığı ama az belli ettiği zamanlarda yaptığı gibi "allahümme sabirin.." diyeceğim...

ve kavafis'in o şiiri hep kulaklarımda çınlayacak ; 

" yeni bir ülke bulamazsın...
başka bir şehir bulamazsın...
bu şehir arkandan gelecektir...
.....
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, 
öyle tükettin demektir, bütün yeryüzünü de.." 


( murat örem / 26 nisan 2017 / ankara....)  
                            şarkıya ve sözlere dikkat !!!






24 Nisan 2017 Pazartesi

duvara çarptığınızda duvara çarpmış olursunuz..eskiler "bir musibet bin nasihatten evladır" derler...kıssalar atalardan, hisseler de sizden...yazıp çizen masal anlatan taifesi, yalnızca elçidir..elçiye de zeval olmazsa iyi olur:))



                               güzel memleketimizden mükemmel bir duvar yazısı...

23 nisan'da kar yağınca çok şaşırdı birileri...
oysa tarihin döngüsünü bilenler için sürpriz değildi...


her kışın içinde yaz olduğunu
her yazın içinde de kışın saklandığını bilenler  şaşırmadı....


bir bayram sabahı lapa lapa yağan karı görünce
ne çok ama ama ne çok eskilere gittim...


çok küçükken en çok veli dayı hikayesini severdim...
annem müjgan hocanım defalarca anlatırdı bana usanmadan...

o kadar basitti ki aslında veli dayının başına gelenler...
ama anlayana çok şey anlatırdı...


annemin bana anlattığı gibi anlatmayı başaramasam da 
deneyeceğim bu hikayeyi yazmayı şimdi...

ben anlatayım da; 
kim nereye uyarlamak isterse 
onu yapsın....

                                                ****

ormanda yaşayan veli dayı tembel bir adamdı....
ağustosböceklerinin fahri temsilcisiydi :) adeta.... 


oysa kış gelmeden hazırlık yapması gerekirdi...
ama gamsızlık ve tembellik biraraya gelince....
habire pazarlık yapardı veli dayı kış babayla...

yaz sıcağında kafasını kulübeden çıkaran veli dayı
"kış baba kış baba gelmeden önce bana haber ver...
yiyecek içeçek depolayayım, odun istifleyeyim"  
derdi...


bunları duyan kış baba her seferinde  veli dayıya 
"peki peki sen benden haber bekle " diyerek cevaplar verirdi...


bu cevabı duyan veli dayı da gamsızlığa devam ederdi...
yine keyfine bakıp hiçbir işin ucundan tutmazdı....


aradan zaman geçtiğinde bir gün titreyerek uyandı veli dayı...
kulübesinin içine kar yağıyordu artık...
yağmur falan değil lapa lapa kar yagıyordu....


büyük bir hışımla dışarı çıkan veli dayı şöyle seslendi; 
"kış baba kış baba...sen beni kandırdın...
hani gelmeden önce haber verecektin bana...."


güldü veli dayının haykırışını duyan kış baba...

"evlat ben sana çok haber verdim....
amma sen hiiiç oralı olmadın...
sararıp yaprak olup kapnın önüne düştüm...
esen rüzgar olup pencerenden içeri girdim...
yağmur oldum çatına yağdım...
ama sen yine hiiiiç üzerine alınmadın...
en sonunda da böyle kar olup kulübene yığıldım işte..."


kafasını kaşıdı veli dayı...
haklıydı kış baba...
ama o hiç üzerine alınmamıştı...

kondurmamıştı kış babanın geleceğini veli dayı... 

ille "ben gelmek için yola çıktım..."  cümlesini beklemişti...
sonunda da karlar üzerine  yağarken titreyerek uyanmıştı...


oysa hayat da kış baba gibi yapar...
size gün gün  saat saat hep bir şeylerin haberini verir...
bu haber bazen şifrelerle olur, bazen  " dan"   diye....

siz hayatın döngüsünü önemserseniz
görürsünüz her dakika yeni bir şeylerin geldiğini...

veli dayı gibi yaparsanız...!!!

duvara çarptığınızda 
duvara çarpmış olursunuz...

eskiler buna 
bir musibet bin nasihatten evladır 
derler....

kıssalar atalardan,  hisseler de sizden....

yazıp çizen masal anlatan taifesi,  yalnızca elçidir...
elçiye de zeval olmazsa iyi olur:))

( murat örem / 24 nisan 2017 / ankara....)



 



22 Nisan 2017 Cumartesi

"seninle daha çok yolumuz olsa da seninle çok işimiz var" diyor adam…"seninle daha çok yolumuz varsa da böyle asla ama asssla olmazzz" diyor kadın…derken bir mucize oluyor...o "kıraç" ses dolduruyor her yeri...

                                                     susurluk / çaylak / şubat 2017



-kim bilir  ne kadar geçti aradan….
bir  yıl mı…üç yıl mı….beş mi…
yoksa bir asır mı…-


düz yolda ilerliyor   crossover,   teker teker …


adam bir sigara yakmış,  direksiyon başında…
gözü yolda, aklı kelimelerde, kulağı yolun uğultusunda adamın…


tepeleri , tepe tepe aşıyorlar iki insan…
yukardan bakıyorlar gelip geçen araçlara…
crossoverların şanından,  böylesi….


oysa adam, en çok, yolları  öperek giden otomobiline meftun…


telefonlar çalıyor sıra sıra ,  yollar  akarken…
“ne zaman geleceksin… gelecek misin eve…”
sorularını  duymak istemiyor adam…
ekşiyerek açıyor her telefonu…


yollar hiç ama hiç bitmesin istiyor adam…
ömür bitecekse de böyle bitsin istiyor adam…


oysa bitmeyen yol yok…
oysa, erimeyen kar yok…
oysa, aşılmadık dağ yok…
ömrün bitme senedi sepeti hiç yok…


tekerler ilerlerken siyah yollarda, külünü silkeliyor adam
kah camdan , kah  kadının elindeki o yuvarlak kutuya…



birden ,  sessiz bir güneş oluyor kadın
direksiyondaki adama yandan  yandan  sevgiyle bakarak…


oysa daha  az önce  susarak vurmadılar mı birbirlerine…


derken  o  volüme düğmesine  uzanıyor  kadın
kendisine çok yakışan ince parmaklarıyla…


gözünün ucuyla bakıyor adam kadına…
düşen külünü  üflüyor  sağa sola…



hala ne kadar zarif diyor adam…içinden…
hala ne kadar inatçı ve dik kafalı diyor kadın…içinden…


bundan sonra ne kadar  ömür yolumuz var ki diyor adam…
artık bir dinlensek,  kocamaaan  evimiz de olsa,  diyor kadın…


işte dünya , işte kainat , evimiz  bu..diyor adam..
işte sen hep busun, diyor kadın burnunu  bükerek…



seninle daha çok yolumuz olsa  da
seninle çok işimiz var   diyor adam…


seninle daha çok yolumuz varsa da
böyle asla ama asssla  olmazzz diyor kadın…



derken bir mucize oluyor…
bir ses dolduruyor crossoverın içini…


pedala biraz daha yükleniyor adam…
direksiyondaki adama biraz daha dönüyor kadın…


tekrar, iki gülen yüz bakar oluyor   birbirine…
eller birbirini arıyor hemen…


bir sigaranı içerim diyor adam…
-oysa daha yeni söndürdü-


üzme beni..ben çok üzüldüm geçmişte…diyor kadın…
-oysa daha  yeni affetti adamı-


o güzel sesli güzel  ahlaklı  “kıraç”  adamın sesiyle
birden ve bembeyaz dağılıyor bulutlar…


şunları söylüyor  güzel ahlaklı  “kıraç”    adam o şarkının sözlerinde;
“ ne başkası oldu ne de olacak
sen çalmazsan kapım açılmayacak..
şimdi içimde yanan bu ateş
sanma ki bir son bulacak…”

dinlemek isterseniz işte tam aşağıda….

          (  murat örem / 22 nisan 2017 / ankara…)