*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

24 Temmuz 2015 Cuma

şu dünyada hiçbir yemek anne baba evi kahvaltısının yerini tutmadı....tutmayacak....benim için de....




sıcak yaz akşamları….

ankara’ya uzun yollardan gelmenin ve uzun yollara gitmenin binbir hali…
sekiz  günde,  dört tekerle aştığım  3000 kilometre…

yalnızca iki günlük 
balıkesir gömeç karaağaç 
candeniz sitesi konukluğum...
ata ocağımda
ana ocağımda
baba ocağımda 
oğulcanım arda'yla...

yeniden çok sıcak ankara akşamları…
yalancı rüzgarın uçuşturduğu penceredeki tül….

bir akşam ziyaretinde önüme  konulan  “uydurma”  kek…
içinde kaysı, üzüm, badem, ceviz olan uydurma kek…

kekin yanına sütlü kahve isteyen akla,  daha üst  akılla  verdiğim cevap :
“bu havada soğuk süt içilir….kahveyi de  soğuk sütün içine at…”

kalabalıkta yeni bir tat daha keşfetmenin hazzı…
hayatı bir yerinden daha ısırmanın hazzı…

“uydurma” kekin kokusunun  zihnimdeki  yansımaları…

insanın koku hafızası….

çocukluğumun güneşli uzun yaz tatilleri….

sıcak bir yaz gününde annem müjgan hocanımla girdiğim pastane…
artık yerinde yeller esen susurluk’taki pastacı edip’in her zaman vanilya kokan dükkanı….annemle girdiğimiz dükkandan  kocaman yaz çikolatasıyla çıkışımız….

annemi her yaşta ne çok sevdiğimi düşünmelerim….
ama yine  en çok , pek  çok annemle didişmelerimiz…

bitmeyen didişmelerimiz…

çok sevmek ve çok didişmek arasındaki o tahteravelli  ve o garip ilişki…


öleli yıllar olsa da hala çok özlediğim babaannem bedia örem’in sıcak yaz gecelerinde biz torunlarına yaptığı kuzu bacakları, mısır ekmekleri

dedem selahi örem’in  balıkesir günlerimizdeki  alicenaplığı bütün aileye….babam taşkın hoca’nın balkonda önü açık keten gömlekle rüzgara dönük yüzü yaz gecelerinde…

çocukluğumun yaz akşamları….
gençliğimin yaz akşamları…

yıllar geçtikçe etrafındaki çok sayıdaki birilerinin kronik tansiyonu ve hayat cehaleti açığa çıkmasın diye kendini ve  kendine bunca gönülden emek vermişliğini unutarak,   her şeyi alttan ala ala,  şu hayattaki sükut-u hayallerimden olan kardeşimi gepgenç bir kız çocuğuyken gururla sevgiyle koluma takarak gezdirdiğim uzun upuzun yaz geceleri….

yeniliyoruz, restore ediyoruz elden geçiriyoruz diye diye
susurluk parkının yıllar içinde değiştirilen tarihi,  koparılan dili…

susurluk parkının ırzına geçilen hafızası….!!!!

insanın koku hafızası ….

ve :
şu çiğ ve şu müptezel hayatın ,
insanın insanlığın ırzına geçen
hafızasızlığı…


( murat örem / 24 temmuz 2015 / ankara….) 
-fotoğraf/  ana babam müjgan ve taşkın hocamın evinde /ata ocağında yol öncesi kahvaltı sofrasının güzelliği / 24 temmuz 2015-


21 Temmuz 2015 Salı

"...adalet nedir ? ağaçları sulamak....zulüm nedir? dikene su vermek...." hz. mevlana...




türkçemizin  de  en karakteristik harflerinden biridir   ö  

insanlığın en güzeli olan  ö”yküler  onunla başlar…
insanlığın en rezil hali  ö”dleklik  onunla başlar…
az konuşur   “ ö ”   harfi ama tam kitabın ortasından konuşur…

çok konuşan !!! bir adam olarak ben,  hem türkçemizi  hem de   tam  kitabın ortasından konuşan  “ö”  harfini pek severim… 

 örem”  diye ö ve m harflerinin üstüne basa basa söylediğim soyadımı da çok severim…

zaten ben genel olarak  ö”vünmek gibi olmasın(!!!)  ama kendimle ilgili çok şeyi onlarca yıldır çok emek verdiğim için çok sevmiş bir adamımdır…

çocuklarımı çok severim çünkü çok emek vermişizdir karşılıklı…

işimi çok severim çünkü ömrüm harflerin arasında geçmiştir emekle…

ülkemi çok severim çünkü bir dağın başındaki tek bir çiğdemin yeşerdiği toprak parçasının bile ne emeklerle ayakta kaldığını bilip öğrenmişimdir…

her fırsatta ilk uçağa atlayıp sınır dışına bir yerlere gitmektense karadenizin, akdenizin  uçurumlu yollarında , egenin iç anadolunun sarı sıcaklarında  sürmüşümdür yıllardır emektar uno'mu, siena'mı, alfa’mı…ve durduğum her  pınar başında gökyüzüne bakmışımdır hayranlıkla, sorumlulukla …

kendini ve etrafını seven insanlara, kendiyle barışık insanlara  bizim gibi onlarca yıldır kültürel patinaj yapan düşünce tembeli toplumlarda narsist damgası vurmak,  megolaman etiketi yapıştırmak kara cahilliktendir….

hiç takılmayın o pervasızlıklara da….

ama kendinizi sevmekle kibirli olmak  arasındaki sınırı da hep yoklayın kendinizde…övünmek iyidir yeri ve zamanı geldiğinde, eleştirmek en büyük dosttur ama içi doldurulmamış kibir,  rezil bir şeydir….

laf aramızda , insan, 50 yaşına ramak kalınca kara cahillere de  en kibarından “çektirgit” demeyi de öğreniyor ...

bir de ö harfini çok sevdiğim için mi çok sevdim soyadımı,  yoksa soyadımı çok sevdiğim için mi başka göründü gözüme “ö” harfi yıllar içinde bilmiyorum….

ayrıca  onlarca yıldır hele resmi yazışmalarda ören olmak zorunda kalan soyadımı  örem”  diye vurgulamak için harcadığım enerjiyi çocuklarım da iyi bilirler çünkü onlar da yaşamıştır bu tatlı kabusu en az onlarca kez….

bir gün size dedem selahi örem’den öğrendiğim soyadımızın ironik biçimde ilk alınma hikayesini de anlatırım yeri gelirse….

sözün başına geri dönelim ;

türkçemizin  de  en karakteristik harflerinden biridir    ö 
insanlığın en güzeli olan  “ö”yküler  onunla başlar…
insanlığın en rezil hali  “ö”dleklik  onunla başlar…
az konuşur   “ ö ”  harfi ama tam kitabın ortasından konuşur…

ve türkçede en hakiki kelimelerden biridir benim için “ölüm”
ölüm kelimesinde de en başta imzası vardır  “ ö ”  harfinin…

ölüm ,  20. / 21. yüzyılın  şu arsız tüketim furyasında hepimize unutturulmak istenen bir gerçektir…ölmeyecekmiş gibi tüketmesi istenir bütün insanların…çünkü vahşi kapitalizm insana mezarını bile arsızca pazarlamanın bir başka adıdır

ve ne gariptir ki, şuursuz tüketime en meyyal toplumlar ,  felsefesinin amentüsüne “israf etmeyiniz…” cümlesini koyan islam dininin toplumlarıdır çoğunlukla….allı güllü evler , arabalar, giysiler , doymamış doyurulamamış nefislerin harcadıkları paralar islam dininin her ilkesiyle kocaman kocaman çelişir…

aslında ölümlü olduğunu bilmek haddini de bilmenin anahtarıdır görmek isteyenlere…ve haddini bilen insanlar  /  toplumlar ürettiklerinin üstünde tüketmeyi  kendilerine ar ederler…

ve ölüm emek verilmiş  bir  gerçektir vakitli  sıralı olursa….
ölüm,  insana insan olmasını hatırlatan tek gerçektir…
hayatı anlamlı kılan  tek gerçektir ölüm…

bu yüzden demiştir sokrates şu ölümsüz cümlesini ;

“ bütün insanların bir gün ölmesi korkunç bir şey…
         ama daha korkuncu da olabilirdi ;
         ya bu insanların hiçbiri ölmeseydi ...”

ölümden korkmayın dostlarım…
öldüğünüzü bilmeden zombi gibi yaşamaktan korkun…
ve sırasız genç ölümlerinden çok korkun…

ölümlü olduğunu bilmek insana vicdanını hatırlatır…
ölümlü olduğunu bilmek insana eşyaya tapmamayı hatırlatır…
ölümlü olduğunu bilmek yaradan karşısında aciz olduğunu hatırlatır…

ve bunların hepsi dini açıdan da , felsefi açıdan da , ahlaki açıdan da nefsi terbiye edici güzelliklerdendir…

vakitli sıralı gelen ölüm,  güzel bir öğretmendir…
emek verilerek yaşanan hayat ;  en güzel öğretmendir…

ölümleri sizden bizden diye ayırmayın dostlarım…

bu güzel ülkenin neresinde vakitsiz sırasız bir ölüm olursa hepimizin ciğerinin yandığını bilin dostlarım…

yanan ciğerlerin sönmesi söndürülmesi inanın ki köz olmuş ormanların yeşertilmesinden bile güçtür dostlarım…

şu yukarıdaki fotoğrafa da bir daha bakın dostlarım…
yüzlerce yıllık binanın duvarından bile fışkıran hayatın gücüne iyi kulak vererek bakın...

( murat örem / 21 temmuz 2015 / kastamonu/ankara…)  

- fotoğraf / arda erhan örem / tarihi sinop cezaevi duvarı / temmuz 2015-


18 Temmuz 2015 Cumartesi

oğuzum atayım…oğuz atayım…kehribar bakışlı adamım…o kanser olmuş urlu beyninden türkiye niyetine saygılı hüzünle, hüzünlü saygıyla öperim öperim öperim….



oğuzum atayım…
oğuz atayım….

oğuzum atayım ….
“canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız …”
diyen kehribar bakışlı adamım…

küçük oğlum güzel oğlum insan oğlum arda’yla
ankara’dan  yola çıkarken  
evliya çelebi’nin sürçen (!!!)  dili misali
“şefaat ya resulallah …”
yerine
“seyahat ya resulallah …”
demiş olacağız ki ;
batı karadenizde yüzlerce kilometre yaparken
onca dağı taşı  ormanı
birbirinden ürkütücü uçurumlu virajları
kelle koltukta ala ala
ama  o vahşi güzelliğin de tadını çıkara çıkara
yolumuzu inebolu’ya da düşürdük senin için…



oğuzum atayım…
12 ekim 1934’te inebolu’da doğmuştun sen …
13 aralık 1977’de de ölüvermiştin…
baban da buraların/oraların  milletvekiliydi bir zamanlar…
babama mektup isimli hikayende  kendini bir daha aşmış uzun uzun yazmıştın annen muazzez hanımın kocasını…babanı…



mektubunu / hikayeni bitirirken de babana seslenerek
“ ne yani ben de senin gibi bir gün ölecek miyim…???
demiştin….


oğuzum atayım…
zamanı durdurmuş gibi yaşayan  inebolu’da
arabanın içinden en az 20 kişiye sorduk seni…

kimseler ama kimseler bilmiyordu...
seni…
ismini…
ömrünü…
yazdıklarını…
beynindeki uru…
43 yaşındaki ölümünü…

ismini bile bilmedikleri birinin
kimin umrunda olacaktı doğduğu ev…


bırak doğduğun evi…
senin ismini bile duymamıştı hiçbiri ineboluların…
kasap da duymamıştı, kuyumcu da duymamıştı…
pastanede dondurma veren çocuk da…
üniversite öğrencisi de öğretmeni de duymamıştı…

“o kim la yahu…” cümlelerini duya duya
arda’nın sinirden ve şaşkınlıktan terler  aktı  boynundan…

ben artık ülkeme dair
hiçbir şeye şaşırmayacak yaşa geldiğim için
ve senin gibi
ey insanlar sonunda bana bunu da yaptınız
demek yerine  

“ey gamsız  insanlar sonunda bize bunu da yaptınız …”

demeye  yıllardır idmanlı olduğum için
pis pis sırıttım kendi kendime…
acı acı sırıttım kendi kendime…

sonra yine bir türkiye mucizesi oldu ve bir genç adam ben biliyorum o adamı da adresi de dedi çünkü evimize komşu olur o bina…elbette o da okumamıştı hiçbir yazını, kitabını ama komşuluk hatırına hatırlamıştı seni....

gittik gördük doğduğun evi…
ölümsüzleştirdik o anı…
ölümlü olduğumuzu bile bile…

uzat kulağını da fısıldayayım ; 
adını verdikleri sokak da çıkmaz sokaktı oğuzum atayım...
çıkmaz sokak...
ne kadar ironik / sarkastik...

her şey ama her şey 
bir oğuz atay yazısı gibiydi....

tabelaya 
12 ekim 1934 tarihinde
yerine 
12 ekim 1934 yılında yazmıştı
kastamonu il kültür ve turizm müdürlüğü...
müdürlüğün allah selamet versin
tarih / yıl ayrımından bile haberi yoktu...
turizmden kültüre sıra gelmemişti zaar....!!!!

bir de belediye girişine bir heykelini / büstünü yapmışlardı ki senin
seni / fotoğrafını  bilen insanlar  herhalde karşına geçip
hüngür hüngür ağlarlardı inan...

kaldı ki sen yazdıklarında bu usüllerle de hep dalganı geçmiştin...


pes dedim bunların hepsini  peşisıra yaşadıkça...
yakışır ama bu absürdlüklerin hepsi yakışır sana  oğuzum atayım
dedim , umur'umun kulakları çınlasın 
"it murat örem gülüşüyle..."

sonra ,
yaşadıklarımızı
başımıza gelen sürreel hikayeyi  zihnimde didikleyince
senin o güzelim cümlelerin geldi aklıma da
kaçarcasına uzaklaştığımız inebolu’dan
25 kilometre uzaklıkta abana’da  yazdım bu satırları
arda gitarıyla dünyanın en güzel solo konserini verirken…



oğuzum atayım…
oğuz atayım…

kehribar bakışlı adamım….!!!!

o kanser olmuş urlu beyninden  
türkiye niyetine
saygılı  hüzünle,
hüzünlü saygıyla
öperim öperim öperim….

( murat örem / 18 temmuz 2015 / abana
 ankara değil !!!!  /  kastamonu abana…)

-diğer oğuz atay yazılarına sağ alt köşedeki olaylar insanlar kavramlar başlıklı arama  kutusuna oğuz atay yazarak  ulaşabilirsiniz ey nazenin okurlar !!!!. başka isim ve kavramları da bu yöntemle sorgulayabilirsiniz...-
                                          *****

 “(...)Ey zavallı milletim dinle! Su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.”
Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar