*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

31 Ağustos 2015 Pazartesi

yani şimdi bir düşünün, ben yıllarca taşkın hocanın börekleriyle büyüseydim ve müjgan hocanım soba her tüttüğünde boruları hafta sonları temizlemeye kalksaydı işler daha mı yolunda gidecekti… güldürmeyin adamı… güldürmeyin kendinize…



ne mutlu ki  ;
çoğunlukçu değil  çoğulcu bir ailede…”  büyüdüm…
hakkıyla eğitimci de olan  bir ailede büyüdüm…

ailem dahil , yaşadıklarımı  hissettiklerimi başımdan geçenleri  fikirlerimi itirazlarımı önerilerimi ve bundan sonra  başıma gelme ihtimali olanları da yıllardır söyleyip yazdım… bu bloğu sıkı takip edenler iyi bilir ki , yazılarımda   yetiştiğim aileyle ve zamanında kurup emek emek büyüttüğüm kendi aile hayatımın olumlu olumsuz her yönüyle ilgili bir çok bilgiyi de paylaştım…derdim kendimi anlatmak veya  aklamak,  birilerini körü körüne suçlamak değildi…derdim çıfıt çarşısı gibi,  heybemdeki her şeyi lap diye ortalara sermek de değildi…

derdim, kendim de dahil insanın ve insanlığın büyük resmine küçük fırça darbeleri vururken kuşaktaşlarımın ve yaşıtlarımın da tarihine bir not düşmekti…şeffaflığın , hafızanın ve yazının en büyük güç olduğunu hatırlayıp hatırlatmaktı…
yaşadıklarım(ız)dan  öğrendiğim(iz) şeyler var demekti…

hele hele son üç yıldır
şu blog meydanı
adeta hyde park  oldu benim için…
aklıma geleni eğip bükmeden yazdım…
öyle günler oldu ki,
sait faik’in dediği gibi
“yazmasam çıldıracaktım…”

onur duyarak söylemeliyim ki , ne annem ne babam belki zaman zaman yazdıklarıma , düşündüklerime, hissettiklerime, anlattıklarıma büyük itirazları olduğu halde , bir kez bile ağızlarını açıp “..artık blogunda şu konudan söz etme, yazılarında bu konuya değinme, her şeyi bu kadar içine dışına enine boyuna anlatma,   insanlar en yakınlarındakiler de dahil her şeye kulp takmaya meraklı , her evin içine arsız gözlerle bakmaya meyyal,  bu yazdıkların yarın öbür gün hepimizin karşısına çarpıtılarak çıkarılır…”demediler…

diyebilirler miydi…
diyebilirlerdi…

yakışır mıydı onlara…
yakışmazdı…

yakışmasa bile niza çıkarabilirler miydi…
çıkarabilirlerdi…

onları dinler miydim…
asla ve kat’a dinlemezdim….

ama yine de onlarca gerginlik konusu arasına,  bunu da sokabilirdi annem babam…bunu yapmadılarsa büyüklüklerindendir….

ve
anne babam
bunu yapmadılarsa
çoğunlukçu değil   çoğulcu”  olduklarındandır…
otokrat değil  demokrat”  olduklarındandır…

arada şunu da söyleyeyim hemen ; her ikisinin de demokrat olmasında benim de verdiğim mücadele az değildir laf aramızda…!!!zaten bu işler böyledir…hak verilmez alınır….yeri gelip bir çok noktada çatıştığımızda anne babamla, onlar da yanlışlarından geri adım atmışlardır ya da en azından bunun için çabalamışlardır…

anne babam , ömürleri uzun olsun 1940’ların çocuklarıydılar
türkiyenin ve dünyanın inim inim yoksullukla didiştiği,  tek ideolojiyle her şeyin aşılacağının sanıldığı yılların çocuklarıydılar…

ben övünmek olacaksa olsun ama 60’ların çocuğu oldum…
arkadaşlarım  yaşıtlarım da tıpkı benim gibi, daha  1940’larda çocuk olan anne babaların  çocukları oldular…

anne babam yatılı okudukları öğretmen okullarında bir büyük ve çok iddialı  modelin çok olumlu yanlarıyla tanıştıkları gibi,  farkında olarak ya da olmayarak gerçeğin renginin gri olduğunu hiç düşünmeyerek yetiştirildiler onbinlerce arkadaşları gibi…

kavramları kutsayarak yetiştirildiler…
bireyin devlete feda edilmeye hazır olduğu günlerin rüzgarıyla meslek sahibi yapıldılar…

bütün bunlara rağmen hakkıyla iyi insanlar oldular, yararlı insanlar oldular, iyi olmaya çabalayan anne babalar , pekbigüzel öğretmenler oldular…

onlar böyle yetişip büyüdüler ama ben ve benim kuşağım başka bir dünyanın içine doğduk…

türkiyenin ve dünyanın kabına sığmadığı yıllara doğduk…

bunlar uzun sosyolojik konular…
bilenler biliyor…
merak edenler öğreniyor…

bilmeyenler de camış gibi yaşayıp gidiyor…
bilenle bilmeyenin bir tutulduğu onlarca yılın uykusu ağır bastığı için de  üzerimizde ,  hala burnumuz aynı kesif kokuyu alıyor…

lafı çok uzatmadan yazının başına dönelim…
çoğunlukçu değil  “çoğulcu bir ailede…”  büyüdüm…
hakkıyla eğitimci de olan  bir ailede büyüdüm…

ve ne mutlu ki ;
kadının ve erkeğin yerinin belli olduğu bir ailede büyüdüm…

keser kullanmayı  , iyi pense tutmayı, evdeki günlük hayata dair kalıcı ve pratik çözümler üretmeyi  hakkıyla zeki bir adam olan babam taşkın hoca’dan öğrendim…odun da kırdım soba kovası da doldurdum…ailenin dışarıyla bir işi olduğunda erkek olan babanın daha atak olduğu bir diyalogun içinde  ama evin  annesinin de olan bitene eni konu kafa yorduğu bir evde de büyüdüm…hiç de yadırgamadım…

bir erkek çocuğu olsam da otomatik makinelerin olmadığı bir çağda büyüdüğüm için çelik gibi soğuk havalarda balkona çamaşır asarken moraran ellerine hiç kıyamadığım için annem müjgan hocanımın , çamaşır da astım toz da aldım süpürge de yaptım cam da sildim mutfakta da yardım ettim çalışan kadın anneme , ben çok erken yaşta evlenene dek…

bunu da hiç yadırgamadım…

ama babamı evin mutfağında elinde hamurla da hiç görmedim…
börek açarken , çilek reçeli yaparken , salça hazırlarken göbeğinin üzerinde mutfak önlüğüyle hiç yerleşmedi zihnime taşkın hoca…evet, her fırsatta karısına yardım etti, reçeli de karıştırdığı oldu, salça tepsilerini taşıdığı da ama fiilin birinci öznesi hiç olmadı…
bunu da hiç yadırgamadım…

annemi de elinde keserle odun kırarken hiç görmedim…
tornavidayla vidalar da sıkmadı müjgan hocanım
kaloriferli günlere gelene dek ,  eve kömür de taşımadı…
arabayı sanayiye tamirciye de götürmedi…
beş katlı öğretmenler apartmanının çatısına çıkıp anten de ayarlamadı…
bunu da hiç yadırgamadım…

mutlaka gördüklerimin üzerine koyduklarım da olmuştur benim de bir aile babası olduğumda…yıllarca güle oynaya bulaşık yıkadım  elimiz para görüp yıllar önce  beko’nun prenses’i eve gelene dek…umur ve arda büyüyene kadar cam da sildim…süpürge de yaptım…iyi de toz aldım…ve yine çocukların çok ender  zamanlarda mecbur kaldığımda altını da aldım öf demeden…mamalarını hemen hemen hiç ısıtmadım ocakta…kaşıkla vermedim ağızlarına agu magu diye şebeklikler yaparak…ama ilk aylardan başlayarak yanlarında şiirler de okudum, şarkılar da mırıldandım, hikayeler de anlattım binlerce kere…yıllar yıllar boyu, sabahın 7’sinde arabanın içinde okullarına da götürdüm çocuklarımı,  servise verirsem 45 dakika daha az uyuyacaklarına hiç ama hiç kıyamayarak…kendime pek güzel kıyarak...iyi ki kıyarak...

ama çocuklarım beni bulaşık yıkama dışında hiç görmediler mutfakta iş yaparken…evet yemek sonralarında çok sohbet ettik umur’un ilk ergenlik zamanlarında…arda’nın  elinden çok kahveler içtik baba ve büyük oğul olarak…

ben murat örem 
mutfakta salata da yapmadım…
çay da demlemedim…
hangi yemek önüme konursa yedim..
ve bir tek kez bu yemeğin yağı tuzu kılı da demedim…

çok istediyse canım bir şeyler ve yoksa ağzıma göre bir zeytinyağlı , açtım dolabın kapağını saatlerce(!!!)  baktım raflara ve dünyanın en güzel ikililerinden olan peynir ekmeğe, zeytin ekmeğe, domates peynire, yoğurt peynire şükrettim…

allah var uzun yıllar çocukların anneleri de çok esirgemedi emeğini…son yıllarda makarna pilav kombinasyonuna (!!!) anlamsız biçimde yüklense de, vakti zamanında  çok güzel yemeklerini , börek çöreklerini tatlılarını tuzlularını yedim hünerli elleriyle yaptığı …

fakat
annemin böreklerini çok severek yedim..
annemin turşularını çok severek yedim…
annemin reçellerini  çok az yedim…
-laf aramızda şu reçel denen şeye hep allerjim oldu…-
annemin birbirinden leziz yemeklerini hep iştahla yedim…

iyi börek yaptı hep annem müjganhocanım…
muhteşem börekler yaptı…

iyi yemek yaptı…
iyi turşu yaptı…
iyi tarhana yaptı…
iyi baklava yaptı…

yaptığının her zaman hakikaten en iyisini yaptı…

belki annemin bunca muhteşemliğinin  üzerine birilerinin de işi zordu…
ama o birileri de iyi sarma yaptı…iyi mantı yaptı…
- laf aramızda mantıyı da hiçç sevmedim…-
fakat o birileri pek de iyi surat yaptı yıllarca , arada  bonus olarak…!!!!!

şimdi bakıyorum da ;
bir börek yapma tartışmasıdır gidiyor…
          hanım olan , iletişim bilimleri eğitimi alan ve akademik kariyerde en üst noktaya çıkmış yeni aile bakanımızın vakti zamanında söylediği iddia edilen bir cümle üzerine her zaman yapıldığı gibi / çok zaman yapıldığı gibi sanal ve çok işgüzarca bir polemik yaratılıyor…

rivayete göre,  yeni aile bakanımız,  vakti zamanında “ müslüman bir kadın börek yapmasını bilmiyorsa o aile dağılmaya mahkumdur…” meyanında bir cümle serdetmiş…ve güzel ülkemin her işin en iyisini bilen bir başka hanım grubu da hemen topa gireyazmış….kendisi de siyasetin içinde olan bir başka hanımefendi , işi gücü bırakıp sayın bakanı arayarak bu durumun gerçekliğini sorgulamış ve kesin cevabı alınca herkesle paylaşacakmış…!!!

memleketin her işi bitmiş de bu cevap bekleniyormuş şimdi…

        yahu , bu cümlelere takılıp  “yeni polemik var hanım…”  diye ellerini ovuşturan insanlar , bu ülkede bunca yıl  yaşadılarsa bizler nerede yaşadık…

bu ülkede, en ortalama kadın bile börek yapmayı bilir …
bilmeyen de öğrenmek ister…
bazıları hamuru lap lup pişirir, yaptığı kurabiyeler ayıboğan olur ama bu işleri yapmaktan hiçbir kadın  eğer ruh hastası değilse yüksünmez…
daha da önemlisi bu ülkede bir çok kadına erkeğe ve çocuğa göre de bu durum , erkeğin kadını sömürmesi mutfağa hapsetmesi falan değildir…

doğrusu da budur…
izanlısı da budur…

insanların ve insan türlerinin eline yakışanlar vardır…
bir tornavida bir kadının eline ne kadar yakışıyorsa ,bir İngiliz anahtarı bir annenin eline ne kadar yakışıyorsa , eğer mesleği işi gücü değilse bir hamur tahtası da oklava da bir erkeğin bir babanın eline ancak o kadar yakışır…

bir akademisyen hanımefendi velev ki yıllar önce böyle bir cümle kurmuşsa ve bugün aileden sorumlu bakan olmuşsa bunun ne zararı vardır…

bunun yadırganacak nesi vardır…
        
insanın , insanlığın ve insan türlerinin naturasından gelen özelliklerini ve farklarını hepimiz her yerde her türde her zaman her koşulda kadın erkek eşitiz, anne baba olarak eşitiz , herkes evde her işi yapacak, bunun dışında edilen her cümle gericiliktir …  misali  işgüzar masallara buladıkça,  ortaya absürtlükten, komiklikten öte bir şey çıkmaz…

ya sevgili okur ;
babam taşkın hoca annem müjgan hocanımı 48 yıldır boşamadığına göre bu işin en büyük sırrı annemin muhteşem börekler yapmasındaymış meğer…!!!!
        
vallahi benim annem , 50 yıldır mis gibi börekler yaptı ve bunları torun torbaya yedirirken de dünyanın en mutlu kadınıydı…ve 35 yıl öğretmenlik yaparken de ben çalışan kadınım böreğinizi kendiniz yapın, yemeğinizi babanla pişirin cümlesini hiç kurmadı…ömrü uzun olsun daha kimler kimler yer o börekleri...

babam da , huyunu cinsini nereden aldığı belli olmayan huysuz ve megolaman(!!!) oğlu murat örem gibi, nursuz ve  huysuz bir adam olmadığı için muhteşem börekler yapan sevgili eşiyle onlarca yılı bir yastıkta deviriverdi…

bu nasıl kafa ;  ey modernistler….

ey , ülkeyi başka bir akılla yönetmeye talip olanlar…

siz bence , içinizdeki bu  “nazlı”  isimleri iyi tanıyın…


kızdırmayın müjgan hocanımları, taşkın hocaları…


türkiyemizin evlerinde börekleri anneler yapar…

hem de pek güzel yapar…


çivileri de duvarlara taşkın hocalar çakar…

öfleyip pöfleseler de iyi tornavida tutar taşkın hocalar…

yani şimdi bir düşünün, ben yıllarca taşkın hocanın börekleriyle büyüseydim ve müjgan hocanım soba her tüttüğünde boruları hafta sonları langırlungur temizlemeye kalksaydı işler daha mı yolunda gidecekti…

güldürmeyin adamı…
güldürmeyin kendinize…

bir de şimdi olur mu olur ;
yarın öbür gün  çok satan bir gazetede

yılların gazetecisi , 
kadınları mutfağa mahkum eden 
gerici düşüncelerini 
bir de uzun uzun yazıya dökmüş diye….

manşet olur muyuz .???

olur mu olur…

vallahi de
billahi de
tallahi de 
olursa
hiç şaşırmam…

öyle şeyler yaşadım ki şu son günlerde,  son aylarda
şu dünyada hiç kimse beni artık   şa-şır-ta-maz….

         üzülür müyüm onlar adına…
         inanın artık üzülecek yerlerim de ağrır oldu…

         fakat böyle bir manşet olursak;
ahdım olsun  
ben de o işgüzara
bir müjganhocanım böreği yedirmezsem”
iki gözüm önüme aksın…

ikinci tabağı istediğinde de o manşeti  ona yedirmezsem…
bakalım bu işler öyle hamhumşarolop manşet atmaya benziyor muymuş ?

         ( murat örem / 31 ağustos 2015 / ankara…) 
         -fotoğraf/ murat örem / 1989/90/91 ???/  susurluk / örem ailesi- 

29 Ağustos 2015 Cumartesi

"para kazanmak için şiiri bırakmam gerekir, ikisi bir arada yürümüyor çünkü" mehmet müfit....




         başlıktaki cümleyi kurduğunda kimbilir kaç yaşındaydı mehmet müfit
         şimdi 60’lı yaşlarının ortasına gidiyor…

         kimseler bilmez mehmet müfit’i….
         ya da , bilenler   azınlığın azınlığının azınlığıdır…”

         ne demiş mehmet müfit…
         "para kazanmak için şiiri bırakmam gerekir,
ikisi bir arada yürümüyor çünkü"

         oysa  mehmet müfit şu unutulmaz dizeleri de yazmış bir adamdı/r…

“ artık kalbim yürüyen bir yokuştur
her şeyin bir sessiz karşılığı vardır
annemi kaybetmenin sessiz karşılığı nedir
- gül denizinde diken fırtınası
- gök ağırlığında bir bulut

hayır hayır. kokusu uçmamış yastığının, soluğu uçmamış
elleri yumak olmuş, dağılmış saçları
herşey koca bir evin yorgunluğundan kalmış  eşyanın yalnızlığında şimdi.
sanki gözleri bir açılıp bir kapanıyor
sanki temiz bir gömlek giymişim
yakalarımı düzeltiyor

annem annem
sıkıca sarılıyorum yastığına

annem annem
yastık mı sarılıyor bana

annem annem
alıp yastığı
koşturuyorum sulara

annem annem
çığlığım götürsün seni uzaklara
yeşilcik bir çocuktum, tıngırtılı mıngırtılı güney kasabalarında.
sınavlara ve sevdalara her an hazırdım.
orta halli memur çocuklarının tarihlerinde yazılıdır bu.

babam, şarkılarla karışık
savaşlarını anlatırdı
karıncalarla hamamböceklerinin.
annem köşesine çekilmiş
pirinçlere yasin okurdu
sırtımı sıvazlamak için.
omuzlarıma nal düşecek
hayatı yoracaktım, yorulan
kır çiçeklerinin karşılığında

annem annem
karanlık adamlar karanlık yüklerini
karanlık ceplerime boşaltıyor
annem annem
ada vapurları, mastikalarla karşılanıp
enbüyükfenerlerle uğurlanıyor

annem annem
o aptal arabesk var ya o
aptal olduğu kadar egzos
egzos olduğu kadar klakson
kulaklarıma pamuk
pamuk dayanmıyor

annem annem
suadiye gençliği esrara yatıyor

bir sen misin oğul, bir sen misin
bu cehennemin iplerinde oynayan
kızgın harem gecesinin
suskun çanlarını çalan
bir sen misin oğul, bir sen misin
mürdüm eriklerini ağacından dağıtan
alnımızı nar yapıp çatlatan
ki o an, elektrikli tren
uçurum yanında yay gibi gerilmişti
yıldız kayıyor, dolar kuşatıyordu
on bin grostonluk tanker ise
petrol boşaltıyordu.
yumruk oldum
indim aranıza,
yani masanıza
yanalım dedim
pisipisine yanalım
aşağısı uçurum
uçurum aşağısı
annemde ilk yer sarsıntısı
yaprak kasırgası

annem annem, nolur kızma
arkadaşların çoğu gitti azı kaldı
annem annem, nolur kızma
kalanlar işsiz. kupon biriktiriyorlar
yüzbinde bir de olsa, asgari ücretle
iş bulacak çamaşır tozu
annem annem, nolur kızma
kahvelerde oyun falan oynuyorlar
ellerindeki son kozu
sokaklarda alanlarda uygun adım
uygun adım
uygun

annem annem ;
tüm kapıları 
çivilemek 
geliyor 
içimden…”
                                  mehmet müfit….

( murat örem / 29 ağustos 2015 / ankara….)