*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

2 Ağustos 2015 Pazar

baba olmak, her şeyden önce o cümleyi kurmak demekti… baba olmak, daha yeni kızılcık şerbeti içtim!!! diyebilmekti çünkü…




yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz  bu güzel  aileye, bayram tatilinde   tarihi sinop cezaevinde hüzünlü hüzünlü gezerken rastladık oğulcanım  arda’yla….
        
çok sıcak bir temmuz günüydü…
        arda da ben de hüzünlüydük çünkü tarihi sinop cezaevi çoktan müze olsa da gökyüzüne bile sinmişti tarihteki cezaevinin ürpertisi…

eskilerin de tabiriyle özgürlüğünün elinden alınmasının , hapisliğin mahpusluğun dini imanı yoktu….bir kez daha solumuştuk o duyguyu tarihteki demir kapılarla, köhnemiş koğuşlarla, zindanla, çocuk ıslah eviyle , ömrünün en güzel zamanlarını burada da geçiren sabahattin ali’nin dizeleriyle…

         bayram öncesi arefe günü  ankara /  safranbolu  istikametinden   başlayarak  baba oğul  çıktığımız  batı karadeniz yolculuğumuz hiç içeri girmeden kıyıdan ilerleyerek sinop’ta son bulacaktı ve öyle de oldu ne mutlu ki….
        
safranbolu  dahil 5 güne sığan yolculukta batı karadenizin , yılankavi, ürkütücü ve  epeyce de sahipsiz  kalmış  uçurumlu daracık kıyı şeridi yollarında ilerlerken,  aştığımız kilometreler yüz , ikiyüz , üçyüz derken binlere ulaştı…

nazenin diye , kibar diye, kaprisli diye, abii parçası çok pahalı yahu , memlekette ustası bile yok birader diye diye  türk şoförlerince ve necip halkımızca habire aşağılanan ,   aslında aşağılıyor gibi görünüp,  biraz da ürküntülü saygıyla özlem de duyulan  alfa romeo 156’yla  tık demeden aştık o birbirinden ürpertici daracık , uçurumlu yolları….

ve ben neredeyse 20 yıllık ömre giden alfa Romeo 156’ımla,
25 yıl boyunca hem insan gibi hem de eşşek (!!!) gibi çalıştığım
ve ülke ortalamasına göre
hep yüksek maaşlar aldığım halde , 
binlerce kitabım dışında,  
şu hayatta üzerime kayıtlı tek malvarlığım olan
alfa Romeo 156’ımla ;
tarzı olan ,
kişiliği olan bir otomobilin /makinenin
kusursuz işleyen düzenine
bir kez daha şapka çıkardım içtenlikle…

ve sonra aklıma otomobiller de  dahil son model diye tanımlanan bir çok ürünün ne kadar ama ne kadar  içi boş olduğu gerçeği geldi…

zamanın otomobillerinin  birçoğunun da,  tıpkı zamanın kadınları ve erkekleri gibi , ne kadar  kof  ,  ne kadar balon olduklarını andım bütün yol boyunca kah kendi kendime kah oğulcanım arda’yla….

bu zorlu ama çok çok keyifli batı karadeniz parkurunu uzun uzun yazmak isterim…bir insanın bir makinaya olan aşkını/saygısını da yazmak isterim….ama şimdi değil….

şimdi hiç tadım yok…
şimdi , türkiye gibi yorgunum biraz…
şimdi, türkiye gibi , yorgunum çok ama çok ….

melih cevdet anday 1940’lardaki bir şiirinde ikinci dünya savaşının bütün ufunetini yaşayan ülkemiz insanına şunları diyerek seslenir ; 

Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden...
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara...

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek...

……yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz  bu güzel  aileye,  tarihi sinop cezaevinde hüzünlü hüzünlü gezerken rastladık oğulcanım  arda’yla….

çok sıcak bir temmuz günüydü…

tarihi sinop cezaevi bahçesinde soluklanmak için  gezerken önce  perdenin önünde biz çektirdik fotoğrafımızı ve hemen arkamızdan bu dört kişilik aile geçti duvarın önüne…saniyeler içinde arda’nın elindeki makineyi düzelttim ve sen de çek arda dedim alelacele…arka arkaya bastı arda deklanşöre ve gördüğünüz fotoğraf /lar çıktı karşımıza…birinci fotoğrafta tamamen kendini çeken kişiye bakan ailenin babası benim sesimi duyduktan sonra arda’ya da baktı belki bilerek belki de gayri ihtiyari…

ve ikinci fotoğraf çıktı karşımıza…


dört kişilik aile belki dörtte kalacak/tı uzun yıllar boyunca çocuklar büyüyüp ele karışana(!)  kadar…belki , bir kardeş bir kardeş daha gelecekti haneye…

bilemeyiz bunları…

belki hak saklasın kötü bir şeyler olacak  ve azalıverecekti sofradaki  tabak sayısı, tabak sayıları…

giyim kuşamlarından da anladığımız gibi emeğiyle geçinen milyonlarca aileden biriydi bu insanlar…anne kırmızı yemenisi/başörtüsü/ yeldirmesiyle, kolundaki bilezikleriyle , kucağındaki bebeğiyle ve o bebeğe dolu dolu sarılan kollarıyla hepimizin tanıdığı annelerdendi işte…

baba, yorgun gibi bakan gözleriyle süzse de etrafını babaydı…yıllar geçtikçe biraz daha yorulacak, çocuklarına kah sitem edecek kah ellerinden tutup oyun yerlerine götürecek ve evlatlar büyüyüp işler  sarpa sardığında, herkes süt dökmüş kedi gibi olduğunda,  evin bütün fertlerine hem gözleriyle hem sözleriyle kısacası her haliyle
“biz daha ölmedik,
babanız daha ölmedi,
bakarız bir çaresine ….”
diyecekti….

baba olmak, her şeyden önce bu cümleyi kurmak demekti çünkü…
baba olmak, daha yeni kızılcık şerbeti içtim!!! diyebilmekti çünkü…


şu fotoğraflardaki o iki güzel çocuk , büyüdükçe büyüdükçe kimbilir neler görecekti…hangi şarkılar hangi türküler hangi kahırlar hangi sevdalar esecekti  kimbilir başlarında…


ürkütücü biçimde babalar anneler mi gömecekti evlatlarını…
yoksa tabiatın en güzel kanunuyla evlatlar mı anne babalarını…

saniyeler içinde, saliseler içinde 2015 yılının temmuz ayının sonlarında aklımdan  bunlar geçti tarihi sinop cezaevinin bahçesinde dört kişilik ailenin bu güzel hali deklanşörle ölümsüzleştiğinde…
türkiye, dedim ne güzel ülke…
türkiye , dedim , ne büyük ülke…
türkiye, dedim , ne acılı ülke…

aradan günler geçti, ağustos ayının başında , oğulcanım arda ankara yollarında bu kez bensiz bir otobüsün içinde gelirken buralara, kulağımda türküler hüzünlü hüzünlü tınılarken, gözümden yaşlar ipil ipil akarken oturdum bunları yazdım….

( murat örem / 2 ağustos 2015 / ankara…)
-fotoğraf/arda erhan örem /sinop/temmuz 2015-


8 yorum:

  1. Yazıyla hiç alakası olmayan bir yorum yapacağım kusura bakmayınız.

    Hayatımın -benim için- en önemli senelerini geçirdiğim Ankara deyince aklıma gelen yegane şahane insanlardansınız. Güneşin sofrasında beraber kaşıkladığımız çorbalar için müteşekkirim.
    İnsanoğlu hayatı boyunca pek fazla dost biriktiremiyor. Umur'unuz benim ilk dostumdu, sizse benim ikinci ailemdiniz. Aramıza mesafeler girdi. Neydi o meşhur atasözü, göz ve gönül ile alakalı olan? Gözden olabilir ama gönülden daha doğrusu benim gönlümden ırak değilsiniz.
    Ara sıra aklıma düşüyorsunuz, fazlasıyla vefasızım sanırım. Lakin şahane insanlarsınız. Umarım Zeliha Teyzemin efsanevi Ayvalık tostunu ısırırken sizinle edebi sohbetler yapabiliriz bir gün.
    Candan ötesiniz, ellerinizden öpüyorum.
    Hürmet ve özlemle.

    Baturay Gül

    YanıtlaSil
  2. kıymetli baturay ;

    bir zamanlar, dört kişi olan, örem ailesinin uzun yıllar boyunca gönülden üçüncü erkek çocuğu olan baturay...!!!

    aslında hepimiz biliyoruz ki tam da yazıyla alakalı bir yorum yapmışsın...

    yazı nedir baturay ? yazı insanoğlunun en kirlenmemiş icadıdır her şey rağmen...

    sizler kocaman genç adamlar olurken bizler biraz daha yaşlandık baturay...
    yaşlanmak , biraz daha nedensiz duygulanmaktır baturay....

    ben de saçları apak olmaya ramak kalan biri olan yazını hüzünlü bir duygusallıkla okudum...

    bir kere çok mutlu oldum...
    çok çok mutlu oldum...

    kıymet bilen cümlelerin için çok mutlu oldum...
    türkçeyi çok iyi kullanan yanını gördüğüm için çok mutlu oldum...
    hisettiklerini bu kadar yalın ve çok etkileyici içtenlikte anlattığın için çok mutlu oldum....
    zamanında küçücük olan çocuğun büyüdükçe zihninde kaplayan yerimizin güzelliğini öğrendiğim için mutlu oldum...

    öyle güzel ve içten yazmışsın ki baturay...
    güneşin sofrasında beraber kaşıklanan çorbalar deyimin bile ne kadar gönülden....

    kendini hiç vefasız olarak yorumlama baturay....
    çünkü öyle olmadığını bu cümlelerin de çok güzel söylüyor baturay....

    sen de candan ötesin baturay....
    ben de senin gözlerinden gözlerinden aklından aklından ve evlat olma duygundan sevgiyle öpüyorum....

    murat amcan/ murat örem....

    YanıtlaSil
  3. Günaydın,
    Yazın ve özellikle baştaki fotoğraf bir harika.Öylesine güzel yakalamışsınız ki insanın iğretiliğini, babanın ruh halini, anneyi ve çocukları. Çok güzel ve dramatik bir fotoğraf çıkmış ortaya.Sayfalarca yazıyı tek bir karede anlatıyor.Emeğinize sağlık..
    Bak ta nerelerden cevap gelmiş sana ve nasıl iz bırakmışsın o delikanlının hayatında..Ne güzel çok büyük bir mutluluk..Hani bazen konuşuruz ya aramızda bizi kim dinliyor, kim anlıyor bir avuç insan mıyız diye ve zaman zaman boşluğa düşüyoruz ya işte cevabı.Bıkmadan, usanmadan tabi ki arada yorularak, söylenerek yola devam..Kendi arabandan yola çıkarak kadınların ve erkeklerin kofluğuna yaptığın vurgu o kadar doğru ki.Herkes her şeyi biliyor, yapıyor, hakkı var Tanrıyım diye dolaşıyor ortalıkta.eksiğini, kusurunu, yanlışını, zayıflığını gören yok.Korkmadan samimiyetle, dürüstçe dile getirenle de uğraşıyorlar, kişinin kendi hatalarını dile getirmesinden cesaret alıp itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Memlekette özeleştiri diye bir şey yok .Herkes hayatın sırrını, çözmüş, aşmış, geçmiş:) ablalar abiler. Herhangi bir konuda bilmiyoruma rastlamıyorum, özür dilerime, üzgünüme. Tam aksine rahmetli annemin lafı gibi herkes "okumadan alim, yazmadan muallim". Bu kadar cahil ve aynı zamanda da özgüven değil de kendini beğenmişlikten çatlayacak gibi insanın çokluğu herhalde bizim ülkemize özgü bir durum..Bir Allahın kulu da acaba yaptığım söylediklerim yanlış mı, yanılıyor muyum, bazı şeyleri bilmiyor olabilir miyim diye sormuyor kendine.Hep başkaları suçlu, hatalı, yanlış, biz pür-i pak..İşte burada bu toplumdaki özel ve de güzel insanların önemi ortaya çıkıyor. Resimler, besteler yaparak, şiirler, romanlar, yazılar yazarak bir kere herşeyden önce sonsuz değil ölümlü bir canlı olduğumuzu, eksikli, kusurlu kimi zaman aciz, kimi zaman insanlık tarihinin akışını değiştirecek kadar güçlü, benzerlikler kadar farklılıklarımızın da çok olduğunu söylüyorlar. Birbirimizi dinlemekten, anlamaktan, yaralarımızı göstermekten kaçınmamamız gerektiğini belirtiyorlar bize,Bazen acı veren şeylere de rastlasak kendi içimize bakmaktan,sorular sormaktan, geçmişimizi düşünmekten ve dile getirmekten çekinmememizi söylüyorlar..İnsanın hamurunun, acıyla, kederle ama bir o kadar da umutla, sabırla, sevgiyle, anlayışla, yakınlıkla yoğurulduğunu öğreniyoruz onlardan..Siyasetçilerin birbirine düşürdüğü, düşman bellettiğini insan kardeşimiz olarak görmemizi sağlıyorlar.Birbirimize yakınlaşıyor kalpten kalbe, zihinden zihine yollar kuruyoruz..Ama tabi ki bu kadar sert ve acımasız coğrafyada, iklimde böylesine hassas olmak, insanın algılarının bu kadar açık olması onu çok kolay yaralanabilir, incinebilir hale de getiriyor aynı zamanda..İnsan bir anda bütün eleştiri oklarının hedefi haline geliveriyor ..O zaman da kendimize güvenmekten, inanmaktan başka çaremiz yok..Bazen en yakınlarındaki terk ediyor insanı, bazen anlar sandığımız anlamıyor, uzattığımız el tutulmuyor. Bütün bunlara rağmen insan olmaya ve insan kalmaya devam ediyoruz Erasmus'un dediği gibi..Kolaya kaçmadan, senin yazılarında da sürekli söylediğin gibi bedeller ödeye ödeye zoru seçip parasız, pulsuz ama onurlu, şerefli, haysiyetli ve namuslu bir hayat yaşıyoruz bu ülkedeki kimi insanlar gibi...
    Her şeye rağmen, sol mememizin altındaki cevahiri karartmadan ve en rahat yastığın vicdan olduğunu bilerek yaşamaya devam..
    Hayatımıza dokunarak bizim daha iyi bir insan olmamızı sağlayan herkese teşekkürlerle,Umarız biz de başkalarının iyi insan olmalarına katkıda bulunabilmişizdir.
    Saygılarımla
    Ayşe

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. en kıymetli ve daimi okurlarımdan ayşe...
      kalemine kelamına bereket...

      murat örem...

      Sil
  4. Yüreğinize ve bu incelikleri dile getiren kaleminize sağlık...

    Fotoğraflar ve Selda'nın türküsü birleşince, ben de çok duygulandım...

    Özellikle ikinci fotoğrafta, babanın sizin fotoğraf makinenize bakışı içimi burktu...

    Hayata, kendi hayatımıza, başkalarının hayatlarına verdiğimiz pozlar ve onlara göründüğümüz hallerin kesişme noktaları...

    Sizin "güzel, büyük, acılı ülke"nize, Nuri Bilge Ceylan'ın "yalnız ve güzel ülke"sini, Ingmar Bergman'ın bir filminden aklımda kalan ve hayat için söylenen "korkunç ve güzel"i ekledim.

    Sonra varoluşçuların insan için söyledikleri o sözü hatırladım: sonluluğun acı okyanusunda yitmiş narin bir varlık, yalnız ve budala bir Tanrı...

    Hepsi birleşince, fotoğraftaki babanın "4 kişilik ailesine" mahkum yalnızlığını ve bunun "gerçek" oluşundaki kederi gördüm...

    Her birimiz, üzerinde yaşadığımız Dünya gibi "koca bir boşlukta" bir başına asılı duran ve her an kopabilecek, yok olmaya aday gerçek varlıklar değil miyiz? Nereye baksak, neyi düşünsek, istesek, bu durumun onulmaz acısı ve hüznü de yansıyor yüzümüze...

    Kemal Atalay

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. değerli kemal atalay

      yeni yorumlarda her zaman görüşmek umuduyla...

      murat örem....

      Sil
  5. Murat Hocam,

    Yazınızı okuduktan sonra üstteki fotoğrafa bir kez daha baktım ve tanıdığım aileleri fotoğraftaki insanların yaşlarında düşünerek oraya yerleştirmeye çalıştım. Neredeyse tanıdığım tüm aileler aynı pozda durdu karşımda!

    Eşler mümkün olduğu kadar temas etmeden yanyana durur, anne en küçük çocuğa sıkı sıkı sarılır, diğer çocuk/lar babanın yanındadır (eğer varsa).

    Hayal ettiğim ailelerin şimdiki hallerini düşününce, sizin arabanızı anlatırken dediğiniz gibi "içi boş" oldukları gerçeği geldi aklıma.. .

    Umalım ki, bu güzel görünen ailede yetişen çocuklar, dünya insanlığına faydalı evlatlar olsun.

    Aksi halde daha da azalacak bu güzel aileler..

    sevgi ve saygılarımla,

    miraç akçay öztürk

    YanıtlaSil
    Yanıtlar

    1. miraç,

      yeni yazılarda yorumlarını daha sık görmek dileğiyle...

      yeni ailenizde ağız tadıyla ve eksilmeyip çoğalacağınız günler dileklerimle...

      murat hocan / murat örem....

      Sil