*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Ağustos 2013 Perşembe

30 ağustos 1922 ; " teselyalı çoban mihail, seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni..."

91 yıl önce 26 Ağustos’ta başladı  Büyük Taarruz...
Arkasından yeni bir devlet  kurmanın gururu  yaşandı...

Edebiyat ve sanat,  milletlerin tarihinde derin izler bırakan olaylara sırtını çeviremez.

Savaşları ve  savaşların savurduğu hayatları anlatan eserler  yekun tutar...

Türk edebiyatında da Milli Mücadele Dönemi defalarca  işlenmiştir farklı bakış açılarıyla.... 

Bu eserlerden biri Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sıdır...

Bir başkası Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ıdır...

Tarık Buğra  farklı pencereden bakarak Küçük Ağa’yı yazmıştır..

Elbette bu eserlerle  sınırlı değildir yazılanlar ancak üç eser defalarca gündeme gelmiş, sahnelenmiş, dramaları çekilmiştir....

Romanların üçünde de   farklı açılar sunulmuştur okura...

Kemal Tahir , her zamanki sözünü sakınmazlığıyla  Yorgun Savaşçı  romanında savaşın ilk yıllarında özellikle batı anadolu insanının  harp etmeye isteksiz ve bitap halini öne çıkarmış,  resmi tezle de ters düşmeyi göze almıştır..

Tarık Buğra daha idealize kahramanlarla anlatmayı yeğlemiştir aynı dönemi...Küçük Ağa romanında  da  büyük bir iç dönüşümün , med cezirin tam ortasındaki kahraman Çolak Salih’tir...

Çolak Salih ve İstanbullu Hoca kendini bulan toplumun kişi olarak sembolleridir Küçük Ağa romanında...

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ysa 1932 yılında yayımlanan Yaban  romanında 1.Dünya Savaşında bir kolunu kaybeden Ahmet Celal üzerinden kurgular söylemek istediklerini...

Yaban romanındaki unutulmaz cümlelerden biri de şöyledir; 

“okumuş bir İstanbul çocuğu ile
Anadolu köylüsü arasındaki fark
Londralı İngilizle
Pencaplı Hintli arasındaki farktan
daha büyüktür.”.....

Bir de şunu der  Kuvayı Milliye Destanı  şiirinde Nazım Hikmet , şahların vezirlerin yanında piyon olmak zorunda bırakılanlara  ;

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
 Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
 «Seni biz değil,  buraya gönderenler öldürdü seni...» 

Tarih, hamasete teslim olmadan soğukkanlılıkla  aktarıldığı zaman anlam kazanır.

Çok kullanılan, atıf yapılan bir başka cümle de şöyledir ;

“Ormanların tarihini içindeki canlılar değil  avcılar ,
savaşların tarihini de kaybedenler değil kazananlar  yazar.”  

Savaşın iyisi güzeli olmaz....
ama savaşın haklısı , meşruu , vatanını savunmak için yapılanı olur...

Atatürklü Türkiye’nin ve bu milletin  91 yıl önce yaptığı da budur...

evlerden ırak olsun , dost da düşman da bilir ki ; 
iş başa düşerse  gene yapılacak olan da budur....

( murat örem / 29 ağustos 2013 / ankara...)

28 Ağustos 2013 Çarşamba

friedrich nietzsche, ahmet hamdi tanpınar'a cemil meriç'in kitabını ne zaman imzalayarak hediye etti...?


Modernleşmek, asrileşmek için merkeze batı kültürünü  koyan ve bunu yaparken tarihsel sürecine bilerek bilmeyerek  uzak düşen   toplumlarda,  zaman içinde yöneten / yönetilen arasında baş gösterecek çatışma noktalarının kaçınılmaz olacağı görüşü , hem batıda hem de doğuda her zaman dile getirildi...

Türkiye’de de özellikle Osmanlı dönemindeki Tanzimatla  başlayan ve cumhuriyetle devam eden batılılaşma hamlelerinde  karşılaşılacak dirençleri  onlarca yıl öncesinden yazıp söyleyenler hem bedeller ödedi hem de  karşı devrimciler olarak tanımlandı....

Belki böyle yapılmayıp bu söylenenlere kulak verilseydi ortaya çok daha iyimser bir gerçeklik  çıkarılabilirdi...Hatalar en aza indirgenebilirdi...Ama, farklı olan her sesin peşinen reddedildiği dahası düşman bellendiği onlarca yıllık dönemlerde deyim yerindeyse su içten içe kaynamaya devam etti...

Oysa siyasi yelpazenin farklı yerlerinde duran Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Halit Refiğ, Kemal Tahir gibi çok değerli isimler kendi uzmanlık alanları üzerinden  gelecekte olacakları  anlatmaya çalıştılar...

Kendisi de bir batılı olan ve  bundan 113 yıl önce  25 Ağustos 1900’da ölen Alman düşünür Fredrich Nietzsche de benzer şeyler söylemişti doğu batı ilişkisine dair..

Çünkü batı kültürü
değerlerin içini boşaltmış,
 insanı kalıplara hapsetmişti.

Belki Nietzsche’nin bir çok isimden kesin olarak  ayrıldığı yer sorunu dönüp dolaşıp nihilizme , hiçliğe dayandırmasıydı.

Ona göre nihilizm,
değerin, anlamın ve istenilecek bir şeyin radikal  biçimde reddiydi.

Sokrates ve arkasından gelenler kendi çağlarında “insan”ın değerini vurgulamışlardı ama sonrasında olanlar insana yakışmaz hale gelmişti  Nietzsche’ye göre...

Nietzsche, nihilizmle ifade ettiği bunalımın  iki yüzyıl boyunca etkili olacağını söyleyerek –ki bu tarih 2100’lü yıllara kadar gider...- ileri görüşlülüğünü  hatta kahinliğini de ortaya koymuştu sanki...

Başta din ve devlet olmak üzere  güçlü unsurların tanımladığı  yapay  bir uygarlıkta değerlerin değersizleşmesi kaçınılmazdı Nietzsche’ye göre...

İnanç gibi, ahlak gibi kavramların arkasına saklanan , insanları robotlara  çeviren kültürel yapı ancak “değerlerin yeniden değerlendirilmesiyle aşılabilecekti.

Yeni bir müzik için yeni kulaklar lazımdı.
O yüzden felsefeyi çekiçle yaptığını söylemişti Nietzsche.

Bu çekiçle insanı kişiliksizleştiren bütün düşünce ve uygulamaları yıkmayı amaçlıyordu Nietzsche...

İnternette yazan her şeye sorgulamadan  inanmak gibi gittikçe yaygınlaşan bir alışkanlık , tembellik ve cahilliğin hüküm sürdüğü günümüzde Nietzsche’ye atfedilen sözlere de daha dikkatle bakmamız gerekiyor.

Köklerinden koparılmış veya ona(da) atfedilmiş onlarca cümle müsveddesi bugün sanal ortamda Nietzsche imzasıyla kol geziyor. Günümüzde içine sıkıştığımız düşünce  darboğazından Nietzsche’yi de daha iyi anlayarak çıkabiliriz , onu da çağın “yalancı enformasyon” ruhuna kurban ederek değil...

Çünkü Nietzsche de önce insanı insanca anlatmıştı...
Ölümünün 113.  yılı vesilesiyle hatırlatmak isteriz....

( murat örem / 28 ağustos 2013 / ankara...)


27 Ağustos 2013 Salı

george orwell, aldous huxley, 1984 ve bir hoşgeldiniz konuşması metni...

Herkes ama herkes hoş geldi....
Bir süreliğine bu topraklardasınız ,
kadim bir medeniyetler vadisinin  kalbindesiniz...

Işığın yükseldiği yerdesiniz ; Doğudasınız...
Yüzyıllardır,  doğunun hurafeleriyle çarpışa çarpışa batılı da olmaya  çalışırken derin iç huzursuzlukları  yaşayan yerdesiniz...
Bir başka ifadeyle;  Batıdasınız da....


Doğu batı kavramlarını anlatmayı başka zamana bırakalım ve söze şöyle başlayalım ;

21. yüzyılın en büyük masallarından biri de   küreselleşme ya da globalleşme kavramı oldu...

Bu masalda daha da ileri gidenler , son on yirmi yıldır dünyayı herkesin herkesten haberdar olduğu bir köye benzettiler...

Bu benzetme söyleyenlerin de dinleyenlerin de hoşuna gitti...

Evet, ulaşım ve iletişim anlamında dünyamız bir köy gibi oldu...

Bilenler bilir , sosyoloji bilimine göre köylerde hayat çok fazla gözetim altındadır...

Köy bir yanıyla emek odaklı üreticidir ama öte yanıyla da insanı ve ilişkileri tüketir çünkü neredeyse bütün hareketleriniz bilerek ya da bilmeyerek gözlem altındadır köylerde...

İşiniz ilişkileriniz aşklarınız kavgalarınız sevinçleriniz gizli saklı kalmaz, kalamaz  köylerde...

Her şey kalabalıklar içinde  yaşandığı için birey olmak aklınızdan çıkar gider ve kalabalığın içinde kaybolmanızın en güvenli yol olduğunu söyler size zihniniz köylerde...

Hayat renksizdir ama nispeten tehlikesizdir de...

Köylerin biraz daha irice olanlarına Türkçede kasaba veya ilçe   deriz...
Kasabalarda ilçelerde hayat daha da tüketicidir...
Hem köy kadar toprakla üretimin getirdiği meşguliyet ve yorgunluk yoktur hem de  zamanın önemli kısmı kimin nerede ne yaptığına harcanır ...

İnsanlar da yine birbirlerini acımasızca gözlerler...

Kentlerin farkı ve büyüsü buradadır işte...
Kentlerde ayakta kalmak için tanıdık birinin oğlu ya da kızı olmanız bir yere kadar işe yarar...

Daha çok kendi ayaklarınız üzerinde durmanız , birey olmanız gerekir kentlerde...

İlişkilerin ve denetlemelerin daha seyrek olmak zorunda kaldığı kentlerde doğal olarak birbirini gözleme ve hüküm verme imkanı da azalır...

Bu durum kişiye hem bir özgürlük duygusu hem de uzunca bir süre yalnızlık duygusu verir...

Çünkü hastalandığınızda parasız kaldığınızda sizi tanıyan ve koşulsuz sahip çıkan birilerinin sayısı çok çok daha azdır kentlerde....

Bu başlangıç cümlelerini şunun için kurdum sözün başında....
Buraya niye geldiğinizi kendinize bir kez daha esaslıca sorun istiyorum...

Hayatınızın bir döneminde Türkiye’de olmak duygusu mu getirdi sizi buralara...Herkesin yaptığı bir işi yapma duygusu mu...Zaman geçirme duygusu mu ? Başka bir şey mi ? Bir kültürü tanımak mı ?
Oryantalist bir bakış açısı mı ?

Herkes bu soruların cevabını zihninden verirken ben devam edeyim....
Einstein ki dünyanın çok önemli bilim adamıdır çünkü söyledikleri biz sıradan insanlar için de anlamlıdır ,  şöyle demiştir neredeyse 70 yıl önce  ;

“ ne hazin bir çağda yaşyoruz, bir atomu parçalamak önyargıları aşmaktan daha kolay....”

İnsanın en ahlaksız taraflarından biri de önyargılarla kuşatılmış olmasıdır...
Bu önyargıyı ailemizden , okulumuzdan , iş yerinden , özellikle medyadan,  kısaca hayatın her yerinden alabiliriz...

Bizi biz yapan değerler !!! aslında önyargılarımızın toplamıdır...
Ve sanılanın aksine  aslında önyargılarımız bizi biz yapmaz...
Daha doğrusu insan yapmaz....

O köylerin kasabaların içindeki aylak ve dedikoducu insanlara benzetir bizi  önyargılarımız... ...

Bu yüzden önyargılarımızı ne kadar fazla sorgularsak, hayatı ve kendimizi de doğru tanımlamış oluruz....

Bu topraklara geldiniz ve daha gelmeden kafanızda fikirler vardı...
Bu fikirler aslında önyargılarla pekişen kavramlardı...
Ve havaalanına indiğiniz andan itibaren bu önyargı düzeneği çalışmaya başladı...

Dünya tarihi bize önyargılarla kuşatılmış binlerce kötü olayı anlatabilir...
Siz amerikalılar , avrupalılar şöylesiniz böylesiniz diye onlarca olumsuz cümle kurabilirim....

Siz de tersini kurabilirsiniz....

Oysa bunların çoğu tam anlamıyla klişedir
ve size doğruyu kesinlikle göstermez...
Kalabalıkların önyargılarıdır bunlar...
Ve çok tehlikelidir....

İşte bütün bunları aşmanın yolu daha çok soru sormaktır...
Soruyu sorup cevabını sakince ve önyargılardan uzak biçimde beklemektir...
Okuyup yazdıklarınızı konuştuklarınızı hatta düşündüklerinizi süzgeçten geçirmenizdir....

Burada geçirdiğiniz zaman dilimi içinde zihniniz kıyaslamalar da yapacak...
Burada böyle,  ülkemde böyleydi   diye diye...
Bunları yapmaktan korkmayın ama asla hemen bir karara varmayın...

Bekleyin...
Bir çayın demini alması için nasıl zaman gerekiyorsa
fikirlerin de demini alması için bekleyin....

Biz Türkler çayı demleyerek içeriz...
Poşetler içinde sallanan çayların lezzetini sevmeyiz...
Çünkü haşlama diye tabir edilen çayla demlenen çay arasında çok fark vardır ...

Fikirlerin de demlenmesi bu yüzden çok önemlidir....

George Orwell 1984 isimli romanında şunu anlatmıştır özetle ; öyle bir çağ gelecek ki insanlar bir büyük abinin (!) gözetiminde , baskısında yaşarken nefes alışları bile takip edilecek...

Bu roman onlarca yıl önce yazıldığında distopik bir olgu olarak görünse de bugünü iyi öngörmüş bir kitaptır...

Düşününce yazılanların ne kadar haklı olduğunu görebilirsiniz...

İstendiğinde bir tuşa basıldığında hepinizin günde ne kadar para harcadığı , internette nerelerde gezdiği, ne yapıp ettiği saniyeler içinde çıkarılabilir...

Bu yapılıyor da zaten...
Hem de ruhumuz bile duymadan...

Gördüğünüz gibi dünyamız hakikaten bir köy olmuş durumda.....:))))
Ama nasıl bir köy...
Ama nasıl bir koy....:)))

İşe Orwell ‘ın romanı tarafından bakıldığında çok karamsar olma ihtimalimiz kesindir...

Aynı dönemde Aldous Huxley daha farklı bir şey söylemiştir ; dünya ilerleyen günlerde Orwell’in anlattığı gibi çok despotik ve ürkütücü bir yer olsa bile bunu yapanların metodları bence daha farklı olacak...

Orwel’in romanındaki gibi korkutarak yapmayacaklar bunu...

bilgiyi beynimize vura vura anlatmak yerine ortalığa bilgi diye, sanat diye, estetik diye, kültür diye binlerce kavram sunacaklar ve biz sıradan insanlar bu keşmekeşin içinde istesek de doğru ve güzele ulaşmada kaybolacağız....

Ve beyni uyuşturulmuş insanlar olarak bunun farkına varamayacağımız için ayağa da kalkamayacağız...


Bu konu böyle uzar gider...

Şimdi bu konuşmamın ardından bir kez daha düşünün...
Başınızı yukarı kaldırın, gözlerinizi tavana dikin ve en temel soruyu sorun;

Ben ne kadar insan olabilirim...
Ben ne kadar kalabalıklardan uzaklaşabilirim...
Ben nereden başlayabilirim....

Dilerim ve umarım ki burada geçirdiğiniz zaman dilimi içinde bu soru beyninizde hep bir kıymık gibi durarak sizi rahatsız etsin...

Ülkenize döndüğünüzde de rahatsız etsin...
Ve  oraya gittiğinizde içinde yaşadığınız ülkenize de bu sorularla bir kez daha bakın....

Ve yine dilerim ki , sorularınız sizi ölene dek huzursuz etsin..
Çünkü dünya daha güzel bir yer olacaksa,  bu yalnızca huzursuz insanların o tatlı huzursuzluklarıyla olacak....

Evet , zor bir dünyada yaşıyoruz....
Evet , ahlaksız bir dünyada yaşıyoruz...
Hayat bize her şeyi düzeltme gücü vermeyebilir ....

Ama bilin ki bir şeyleri iyi kötü düzeltmenizin tek yolu kötü giden bir şeylerin farkına varmakla başlar....

Bunun tek yolu budur....

Bu konuşmayı zihninize  bu tarafıyla  kaydedin....

Hepinize tekrar hoşgeldiniz diyorum...
Hepimiz bir yerlere hoş geldik ama bomboş geri dönmeyelim....

( murat örem / 26 ağustos 2013 / ankara...)





23 Ağustos 2013 Cuma

turgut uyar ; ikinci yeni'nin kül yutmayan personel subayı....


“......

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,

-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.

Saçların dağınıktır, mahmursundur.

Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,

Uykudan uyandırsam seni,

Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.

Fabrika düdükleri ötmededir.”



Hayatı,  bir tel cambazı dikkatiyle yaşayan, Alper Beşe’nin tarifiyle , şiirini de incecik bir tel üzerinde ilmek ilmek örmeyi yeğlerken  sanki hep acemi kalmayı isteyen büyük bir ustaydı  Turgut Uyar....



Turgut Uyar, bütün mümkünlerin kıyısında geçireceği hayata 4 Ağustos 1927’de başlamıştı...



Ölümü de aradan 58 yıl geçtikten sonra 22 Ağustos 1985’te  oldu...



Ferhan Şensoy , artık bir dünya klasiği olan  ferhangi şeyler oyununun bir yerinde şunu dedi çok uzun yıllar boyunca bir taraftan da sazını çalarken;  



"ağustos yirmi iki, dediler  "ustan ölmüş",

çok komiksin azrail, turgut uyar ölür mü?



Farklı atılan adımları yok saymak isteyenlere inat, bağırıp çağırmadan, sessiz, sakin ve çok kararlı bir tavırla  yaşadı 58 yıllık ömrü Turgut Uyar...



Sonra sonra bu tarzdan uzaklaşsa da  ilk kitabına adını veren Arz-ı Hal in bir yerinde  dünyadaki alçakgönüllü yerini şöyle anlatmıştı  Turgut Uyar:



“Ben de günahkar kullarındanım Allahım…

Bir “Kulhuvallahi” bilirim dualardan,

Bir de “Yarabbi şükür” demeyi doyunca.

Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,

Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.

Ben de günahkar kullarındanım Allahım.”



Yukarıdaki şiirin,  Garip akımının etkisinde yazıldığını bilenler bilir...

Arz-ı Hal yayımlandığında Turgut Uyar 22  yaşında çok genç bir subaydır ve Garip akımından etkilenmiştir.



Turgut Uyar askeri okullarda devam ettiği  eğitimini Askeri Memurlar Okulu’nda tamamlamış ve  personel subayı olarak orduya katılmıştır. Sonra sonra bu mesleğin kendisine çok uygun olmadığını   hissedecek ve 11  yıllık görevin ardından 31 yaşındayken kendi isteğiyle ordudan ayrılacaktır...



Uyar’ın özellikle 1950’lerden altmışlara gidilen dönemde yazdıkları, onun bu dünyaya neden uyum sağlayamadığı konusunda fikir verecek kadar nettir. Turgut Uyar daha çok iç dünyasına eğilen, orada duyduğu sesleri, gördüğü renkleri biraz da mırıldanır gibi  dışarı taşımayı yeğlemiş bir şairdir çünkü...



Turgut Uyar’ın ilk iki kitabı Arz-ı Hal ve Türkiyemde topladığı şiirlerinde hece ölçüsü ve toplumcu  duyarlık göze çarpar. Orhan Veli ve arkadaşlarının etkisi vardır şiirlerde. Bir yaklaşıma göre, Garip akımı, şiire belli bir anlayış getirmek yerine eski şiir anlayışını yıkmaya yönelmiş ve işlevi bittiğinde de rüzgarı azalmıştır...



Garip akımını bu kadarla sınırlandırmak şiir tarihimize haksızlık etmektir. Garip’in başka bir etkisi daha olur Turgut Uyar ve kuşağı üzerinde. 1950’lerin ortalarına doğru, ki artık Orhan Veli’nin kendisi yoktur bu dönemde ama  Garip akımının açtığı yolla  kavramlar, sınırlar değişmiştir. Aşırı serbestliğe, düzyazıya ve  konuşma diline daha çok yönelen bir şiir görüşü egemendir artık.



Turgut Uyar’ın da içinde bulunduğu kimi   şairler biraz da bu açık anlatıma tepki olarak, örtük, dolaylı, içinde göndermeler de barındıran yeni bir şiir yazmaya başlarlar…



Edebiyatçı, eleştirmen ve yayıncı Muzaffer İlhan Erdost, o tarihte çoğu birbirini tanımayan genç şairlere, şiirlerindeki ortak noktalardan yola çıkarak İkinci Yeni  Şairleri adını verir.. Türk şiirinde yeni bir akımın ismini koyma önceliği Muzaffer İlhan Erdost’un olmuştur....Erdost,  Garip akımını Birinci Yeni olarak kabul ettiği için arkadan gelenlere ve yeni şeyler söyleyenlere İkinci Yeni adını vermiştir ...



Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan ve Turgut Uyar bu akımla anılan şairlerin başlıcaları olur....Sözcüklerin çağrışım gücüne fazlasıyla önem veren, onları günlük dildeki anlamının dışına, deyim yerindeyse sokağa çıkarmayı önemseyen bir şiirdir yazılan...



Söyleyişleri ilk başta zorlama gibi görünür bu şairlerin. Zamanla hepsinin üslubu oturacak , yolları farklılaşacaktır. Yıllar içinde yaşanan  kırgınlıklara inat yine de dost kalmayı başaracaktır bu şairler...



Bir şiir akımının üyeleri gibi organize davranmadıkları, ortak bir bildirileri olmadığı için kimilerine göre İkinci Yeni bir akım değildir. Oysa, bugün bile hala üzerinde söylenecek çok söz varsa, Turgut Uyar’ın da uzun bir dönem içinde göründüğü İkinci Yeni , önemli bir şiir akımı olarak çoktan edebiyat tarihindeki yerini almıştır...



Uyar 1959 yılında Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı yayımlar.



Kitap, İkinci Yeni’nin simge ve kült olmuş şiirlerinden olan Geyikli Gece ile açılır:

“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta

Her şey naylondandı o kadar

Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.

Ama geyikli geceyi bulmadan önce

Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz

Yeşil ve yabani uzak ormanlarda

Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan

Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük

Bir yandan kaybolduk

Gladyatörlerden ve dişlilerden

Ve büyük şehirlerden

Gizleyerek yahut döğüşerek

Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı

Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk

Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları

Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk

Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz

Bilir bilmez geyikli gece yüzünden”



Korkularını, korktuğunu da hiç gizlemeden anlatır Turgut Uyar  Geyikli Gece şiirinde. İnsanın, insan olduğu için korkularını kabullenmesi gerektiğini ve kendine yabancılaşmasını dile getirir.



Her şeyin sahte olmasından korkmak çok insanidir, asıl korkmamak  kişiyi insanlıktan uzaklaştıran bir şeydir Turgut Uyar için.



Korkusu bireysel değil toplumsaldır Uyar’ın. Geyikli Gece şiiri gibi yazıldığı dönemde fazla bireyci ve anlaşılmaz bulunan şiirlerinin aslında derinden derine çok  ciddi bir muhalefeti dile getirdiği zamanla daha iyi anlaşılacaktır Turgut Uyar’ın....



Cumhuriyet sonrası doğan kuşağın genel havası ve özgüveni vardır Turgut Uyar’ın ilk şiirlerinde de... Heyecanlı, hevesli, ülkesinden ve kendi geleceğinden umutludur.



Ancak yıllar ilerledikçe toplum hayatında baş gösteren gelgitler  umutlarını boşa çıkarır...



Köy-kent ilişkisinin bozulduğu, üretimde emek yerine rantın ağır bastığı, doğuyla batı arasında sıkışıp kalmış bir toplumun  dalgalanmaları, düşünen bir çok insan gibi Turgut Uyar’ı da yorar ve umutsuz bırakır.



Yerine oturmayan şeylerin ağır bastığı  ama bunlarla yüzleşmek yerine yok sayıldığı bir hayatın içindedir..



Her şeyin fiyatını bilen ama değerini önemsemeyen bir çağın geldiğini ilk hissedenlerdendir Turgut Uyar.



İnsan’ın ortadan kalktığı, para kazandıran makinelerin emekten  daha kıymetli olduğu , iki kutuplu dünya  senaryolarıyla insanların hatta devletlerin bile  kendini güvensiz hissettiği bu dönem , aynı zamanda  Turgut Uyar imzalı  Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının da habercisidir.... 



Turgut Uyar,  Türk şiirinin en yalnız şairlerinin başındadır   yaygın görüşe göre. Uyar’ın yalnızlığı geçimsizlikten aykırılıktan ziyade, istenen tercih edilen bir durumdur.



Yalnızlığını giderecek birilerini aramaz ama buna ortak olabilecek insanların izini sürer. Ortak olunabilecek, paylaşılabilecek bir şeydir yalnızlık Turgut Uyar için. Üstelik, paylaştıkça azalmak yerine artan ve  dünyaya dair umutlarını daha da azaltan bir şeydir, gariptir ki…



 Eski Kırık Bardaklar adlı şiiri  hissettiklerinin farklı   arz-ı halidir    Turgut Uyar’ın...

İşte bak bu ellerimle yalnızım bu inanmazsan bak

Bu saçlarımla bu iyi giyimlerimle paralarımla

Sen varsın ya sen çoğu kez yetmiyorsun

Uzakta mısın sen misin söylemiyorsun

Bakışın mı eksik dudakların mı anlamıyorum

O adamlar geliyor aklıma karanlık iri yarı

O gemiler ipleri yelkenleri dümenleri dökük

Unuttuğum kırlangıç kuşları kırık bardaklar

Bir ahşap evde taşlıkta yaz günleri bilmesem

Bir testiden soğuk soğuk sular sızdığını bilmesem

Güç dayanırım

Bu durum tek başıma beni suçlandırıyor

İşte gör sabah akşam başucumdayım

Bakın bu ikide birde bozulan güneş

Bu durup dururken sokan yılan

Bu kırık bardaklar çöplüklerde

Aşkın şiirin ölümün en kolayına gitmek

Caddeleri sevmediğim kadınlarda yitirdiğim

Biliyorum sebebini bir bir biliyorum

Öyle kolay kendisi kurtulması söylemesi öyle kolay

Kolaylığından sıkılıyorum

Kurtulmak elimden gelmiyor



Turgut Uyar, Tütünler Islak’ı yayımlar 1962 yılında. Soyut, halktan kopuk, okunması zor olan bir şiir geliştirmek için yazıyormuş  gibi görünse de hareket noktası gerçek yaşamdır.



Şair İsmet Özel, o yılların Turgut Uyar’ını ve koşullarını  şöyle anlatmıştır(!) ; “Uyar, o dönemde  Birinci sigarası içiyordu ve yine o yıllarda  tütünler gerçekten ıslaktı…”



1960’lar, şiir üzerine çokça kafa yorulan Türkiye’nin sorunlarının da geçmiş dönemlere göre daha rahat konuşulduğu yıllardır…. 



Turgut Uyar, her kitabında yeniliklere yönelen ender şairlerden olmuştur.. Bir yerde durup krallığını ilan etmekten, şiirde usta olmaktan ısrarla kaçınan bir hali vardır. Bu yanıyla çağdaşı olan bir çok şairden ayrılarak çok düzgün ve hazmedilmiş bir yerde durmuştur Turgut Uyar.



1955’te yazdığı Korkulu Ustalık başlıklı yazısında çok önemli şeyler söyler  Uyar; “Bir yenilik, bir akım ne zaman eskimiş olur? Ne zaman tazeliğini yitirir? Ne zaman o ortalıkta o akımın ustaları çoğalırsa yahut türerse, ortaya bir akımın ustası çıkarsa, o akımda yapılabilecek her şey yapılmış demektir. Ustalığının rahatına ermiştir.



Usta olmaktan korkunuz diyorum.

En büyük ustalık acemi olarak kalabilmeyi bilmektir



1957 tarihli Dikiş Payı’nda da benzer bir tutumunu dile getirir ve şunu der Uyar: “Dört başı dikili, kusursuz şiirler yazanlardan yana değilim. Yanılmayan ozanı iyi ozan bellemiyorum. Bir şiiri herzeden, saçmalıktan, düttürülükten ayıran fark son direncine kadar gerilemeli, zorlanmalı, kıl kadar olmalı bu fark. Emek verilmiş, özden bir saçmalık  yazanı, o tekdüze mırıltıları yazandan daha çok ozan sayarım. Yanılabilmeyi övüyorum.”  



Turgut Uyar, askerlikteki  istifasından  sonra  girdiği Seka’nın  Ankara şubesinden emekli olarak İstanbul’a taşındığında yıl 1968’dir. Bu  aynı zamanda, Turgut Uyar’ın umutsuz ve huzursuz şiirlerinin çoğaldığı Her Pazartesi kitabını yayımladığı tarihtir.



Ankara’dan İstanbul’a geçiş ve Her Pazartesi kitabının içinde yer alan Yenilgi Günlüğü şiirinde başkent Ankara Turgut Uyar’ın simgesel dünyasında farklı yerdedir…Kuruluş yıllarında yalnızca kendine yaslanarak ayakları üstünde durmaya çalışan bir ülkenin, zaman içinde  başkenti de dahil ekonomik ve siyasi anlamda çok bağımlı olmaya başladığını düşünür Turgut Uyar.



Bu noktadan itibaren de düz politik şiir yazmadan da politikaya gönderme yapılabileceğini ortaya koyar  şiirlerinde  ...

Dünyanın En Güzel Arabistanı ve Tütünler Islak’ta belli bir bütünlük kuran Turgut Uyar Her Pazarteside buna ihtiyaç duymaz. Kaosun içindeki birliği okuyucunun algısına bırakır. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren ‘yenilgi duygusu’  Turgut Uyar için  tekrarlanan bir kader ve dönüşü olmayan bir yoldur sanki .



Daha önce Tevfik Fikret’te görülen direnerek, sözünü söyleyerek yenilgiyi kanıksama ve kabuğuna çekilme tavrı, Uyar’da da karşılığını bulmuştur. O da Tevfik Fikret gibi şiirde daha soyut bir dile yönelir ama  şiire küsmez.

Aksine, hayattan kaçtıkça şiire sığınır....

Bir de yılların arkadaşı olan alkole...

Penceresinden yaslı yaslı izlemektedir gelen sarı günleri Turgut Uyar.



Sarı renk ünlü ressam Van Gogh gibi Turgut Uyar’ın da üstünde kalan bir hüzün bulutudur sanki. Haftanın günlerinin  dökümünü yapar Yenilginin Günlüğü   kitabında.... Pazartesiden itibaren bütün günleri yazdıktan sonra tekrar pazartesiye döner.



Hayatın içindeki yenilgi adeta sonsuzdur.



Yunan mitolojisinin iki kahramanı Sisifos ve Promete gibi yenilgi tekrarına mahkumdur Turgut Uyar da....



Turgut Uyar, Dünyaya alışmadım / Kuru güller gibi yersiz ve inceydim biraz... diyecektir  şiirlerini topladığı kitabına da ad olan Büyük Saat şiirinde.



1970 yılında, çeşitli çevrelerde geniş yankılar uyandıran kitabı Divanı yayımlar... Kitabı klasik edebiyatımızdaki örneklerine uygun düzenleyen şair, naat, münacaat, gazel, kaside, rubai gibi biçimlerden yararlanır. Doğu-batı her çekişmesinin gündemde olduğu o günlerde (de) , yazar  Kemal Tahir, Divan’ı, batılı biçimler karşısında geleneğe dönüldüğü için coşkuyla selamlar.



Oysa Turgut Uyar geleneğe yaslanmayı aklından geçirmez. Yabancılaşmanın bir başka biçimidir onun Divan’ı....



Yaygın olan görüşe göre Turgut Uyar, ne geçmişte kendisine yaslanacak duvar bulmuştur ne de şimdide tutunacağı bir dal aramıştır.

Geleceğe dair umutsuzdur.



Yaşadığı zaman, bir çeşit kendilik zamanı, bir öz-zamandır.. İçine tam anlamıyla nüfuz edilmedikçe etkisi ve tadı zor anlaşılır bir şiirdir Uyar’ınki. Zaman kavramını eğip bükerek kendince  kullanması ve insanın varoluş sorunlarını şiirine taşıması , Turgut  Uyar’ın  yirminci yüzyılın düşünürlerini iyi takip ettiğinin de  gösterir okuruna...



sonunu bulmuşken duvarları boyadık

o zaman biraz serpinti idi yağmurun adı

kimdi nerede idi o büyük anahtarcı

gemiler geldi geçti bir türlü bulamadık



Bir rubaide böyle der Turgut Uyar sonsuz arayışını dile getirmek, tanımlamak  için.

Bir gazelinde ise bir sürekli kaşınmadır yaşadığım / törelere ve alışkanlığa karşı / geldim gittim geldim bir şey bulamadım / üzüldüğüme ve yorulduğuma karşı diyecektir.



Turgut Uyar’ın 1974 yılında yayımladığı Toplandılar, bir kitap olmaktan çok şairin not defteri gibidir.

Şimdi bu her şey nedir

dükkanların borsaların bankaların adı ne

 yeşilin tadı hani gölün sevinci nerde

 şimdi durup dururken nedir bu

 gündüzü hızlandıran, geceyi bölen öfke   der kitabında.



Kimi zaman upuzun kimi zaman kısa dizelerle ama hep kesik kesik, kopuk kopuk dile getirir acısını.



12 Mart 1971 askeri muhtırasının grilik ve haki yeşili onu da etkiler. Ülkenin içine sürüklendiği koşulların sonucunda dili daha  soyut bir hal alır. Uyar’ın yine aynı kitapta “Gazete” üst başlığıyla yer alan şiirleri de  bir çeşit görsel şiir denemeleri gibidir..



Turgut Uyar’ın  1982 tarihli kitabı Kayayı Delen İncir, kısmen daha  kısa şiirlerden oluşur. Anlatımı biraz daha yoğundur bu kitapta. Toplandılar’daki düzensizliği kendince bir düzene çeviren ve  yaşananlara siyasal göndermeler içeren bir kitaptır Kayayı Delen İncir.



Bir şiirinde 

"ben bir gün giderim ki neyim kalır

 eksik bıraktığım herşeyim kalır"

 demiştir Turgut Uyar…



22 Ağustos 1985 tarihinde öldüğünde 58  yaşındadır.

Altmışlı yaşlara ulaşamadan ölen ve sayısı epeyi kalabalık olan şairlerin, dostlarının yanındadır artık.

Şair İlhan Berk yıllar önce şöyle demiştir;

 "ben dahil hepimiz turgut uyar okumalıyız"…



Bir dönem eşi olan ama öncesi ve sonrasında hep dostu kalan edebiyatçı Tomris Uyar şu güzelim cümleleri kurmuştur Turgut  Uyar için; “onu hep hırçın olmayan, gevşek olmayan, kül yutmayan, ne yapmak istediğini çok iyi bilen ve çok iyi yapan, sessiz/hoşgörüsüz, sevecen/ hoşgörülü, ciddi ve güzel, engin bir insan olarak düşüneceğim”  



Türk Şiirinin Üvercinka’sı Cemal Süreya, İkinci Yeni’deki yol arkadaşının ölümünden sonra şu şiiri yazar  Turgut Uyar başlığıyla;



ak odada oturur

kapısı penceresinden çok

gözlerinde yıldızlar

serin yerde durur

bir elinde kadeh

öbürünü yarasına bastırır

inşaatan ses gelir

bir şeyi okşar gibidir

uzanıp durmuş mahcup

ışığagöçerin şarkısı

dönülmez dizeler içinde

onunkiler gülaçılır

öldüğü gün

hepimizi işten attılar



Turgut Uyar, tek başına durarak da çok şeyin tane tane söylenebileceğini göstermeyi başarmış  büyük  şairlerinden biri olarak yaşadı.



Turgut Uyar , 22 Ağustos 1985’te Özdemir Asaf’ın deyişiyle ;

ve kayığına bindi, yanına bir anlam aldı ....açılıp uzaklara  gitti...



Şiirleri yazıları duruyor, duracak.

Okunmayı bekliyor her biri…



Okuyun , okuyun ama  internet çöplüğündeki basitlikleri size turgut uyar şiirleri, aforizmaları... diye yutturmaya kalkanlara karşı da uyanık olun...



Sizin alınız al inandım morunuz mor inandım

Tanrınız büyük âmenna şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Ama sizin adınız ne benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum kalabalık ha olmuş ha olmamış

Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum

Ama ağaçlar şöyleymiş ama sokaklar böyleymiş

Ama sizin adınız ne benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de

Prılpırıl dalgalı bir denize karşı yangelmişim dizboyu sulara

Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum hiçbirinizle döğüşemem

Siz ne derseniz deyiniz benim bir gizli bildiğim var

Sizin alınız al inandım sizin morunuz mor inandım

Ben tam dünyaya göre,ben tam kendime göre

Ama sizin adınız ne benim dengemi bozmayınız...



( murat örem / 23 ağustos 2013 / ankara...

alper beşe’nin çok değerli emek ve katkılarıyla...)