*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

12 Ağustos 2013 Pazartesi

can yücel ; " kovalamayın beni yatağa hiç uykum yok daha lafınıza karışacağım ortalığı dağıtacağım ...." diyen adam...

           
          Daimi okurlar bilir...
        
Bu satırların yazarı 1980’li yılların ikinci yarısını şiire edebiyata müziğe hayata sevdiği kıza aşık biri olarak İstanbul’da geçirmiştir üniversite öğrenciliği yıllarında...
         
      Bayazıt’ı, Çınaraltı’nı, Sahaflar’ı, Fatih’i , Eyüp’ü, Piyer Loti’yi , Taksim’i, Şişli’yi, Feriköy’ü, İstanbul Üniversitesi’nin Merkez Kampüsünü ve daha onlarca yeri  onbinlerce adımla dolaşmıştır...

      Mecidiyeköy’den , Levent’ten, Etiler’den, Kurtuluş’tan , Feriköy’den kar kış demeden Bayazıt’a çoook yürümüştür...
          
    Cebinde bilet ve taksi parası varken de yürümüştür yokken de yürümüştür...Yürümenin en büyük terapi , en hakiki arkadaş olduğunu  o günlerden bilmiştir...

      Tarihi Galata Köprüsü’nün  altında , Çicek Pasajı’nın içinde  kötü biralar da içmiştir, yüzlerce oyunu da izlemiştir...

         Sultanahmet’in bahçesinde de dolaşmıştır Süleymaniye’nin muhteşem mimarisine hayran hayran bakarken Mimarların mimarı Sinan’a  da çok selam göndermiştir...

1980’lerde gençliğini ve ilk erişkinliğini yaşamışların  gönlünde bambaşka yeri yardır Yeni Türkü  grubunun...12 eylül rüzgarıyla sararıp solmuş ruhlara hatırlı bir soluk üflemiştir o dönemde Yeni Türkü yaptığı müzikle...Yıllar içinde üyelerinin çoğu değişmiş olsa da demirbaşı hala grubun başındadır Yeni Türkü’nün....

Aynı dönemin unutulmaz müziklerini yapan yine yıllar içinde elemanlarının büyük bölümü değişse de bugün de çalışmalarını sürdüren bir başka grup da Ezginin Günlüğü’dür elbette...

Yeni Türkü hala hemen Derya Köroğlu diye tamamlanırsa zihinlerde,  Ezginin Günlüğü de Nadir Göktürk diye anılır müziğe daha yakın isimlerce...

Bu iki grubu,  çok emek verilmiş nitelikli müziklerinin yanında onlarca yıldır farklı kılan en önemli unsurlardan biri de  bestelerinde kullandıkları şarkı sözlerinin hatırlı bir kısmının has şairlerimizin  büyük  şiirlerinin olmasıdır...

Bugün ölümünün 14. yıldönümünde yazıyla andığımız Can Yücel de bestelenen bir çok hakiki ve unutulmaz şiirin sahibi olmuştur...Yeni Türkü de Ezginin Günlüğü de ayrı ayrı Can Yücel şiirlerine apayrı değerler katmıştır...

Mesela ne demiştir  Yeni Türkü  Can Yücel’in dizelerinde ;

“Başka türlü bir şey benim istediğim
 ne ağaca benzer ne de buluta
 burası gibi değil gideceğim memleket
 denizi ayrı deniz
 havası ayrı hava...”

Şair, edebiyatçı ve nev-i şahsına münhasır çevirmen olan , edebiyatımızın tok sesi Can Yücel  21 Ağustos 1926’da  İstanbul’da doğar . Türk eğitim tarihinde  öğretmenliği, müfettişliği, milletvekilliğiyle, Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde de açtığı konservatuar, Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosuyla hala anılan Hasan Ali Yücel’in oğludur Can Yücel.

Can Yücel anne ve babasına ilişkin kurduğu cümlelerde ailesine dair  ipuçlarını da koyar ortaya ve şöyle der;

“Annem Romanyalı, mahzun bir kadın.
Çok güzel. Boy: 1.80. Müthiş şefkatli.
Babamın başka kadınlara zaafı malum.
Annem hep kabullenir. Hepsine göğüs gerer.
Annem aşık babama çünkü…
Annemin aşık olmamasına imkan yok.
Ben de aşıktım ona aslında…
Birden terslenir babam.
Sonra öylesine insan canlısı ki.
Annem peşinde pervane”

Dedesiyle ve yalnızca sevgisinden çoğu kez ‘herif’ diye bahsedeceği babasıyla yapılan tatlı tartışmalar hiç bitmez evlerinde Yücel ailesinin. Bu arada daha ilkokul üçüncü sınıfta leyli yani yatılı okula yollanır Can Yücel ikizi olan kız kardeşi Canan’la sürekli kavga ettikleri  için…

Bu dönemi de şöyle anlatır Can Yücel; “İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula yatılı  yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. “

Bu duruma çok içerleyen  Can Yücel, kabullenir durumu. Zaten,  o ünlü bir futbolcu olacaktır. Futbolculuk öyle bir özlem olmuştur ki Can Yücel için  kocaman adam olup çoluk çocuğa karıştıktan sonra bile futbolculuk aklının bir kenarında kalacaktır  hep.

Çocukluk rüyalarına da karışamaz ya kimseler (!)  ağları yırtan goller atar rüyasında, belki gol kralı bile olmuştur da, sırası gelmediği için paylaşamamıştır bu durumu…
Kimbilir....

Futbolcu olma hevesi yarım kalır küçük Can’ın. Bu heves yarım kalmasına kalır da, yıllar içinde bu kez sözcüklerden hatırlı bir futbol takımı kuracaktır Can Yücel.

Birbirinden ilginç eğretilemeler, göndermeler, ironiler, mısralarla atılacak voleler ve goller  sırasını bekleyecektir ilerleyen dönemde yedek kulübesinde  okurla bulaşmak için !.

Çocuklar için yavaş, büyükler içinse bir yaştan sonra ışık hızıyla  akarken hayat, babası Hasan Ali Yücel milletvekili olur Can’ın.
“Ankara”ya göç zamanıdır.

Bakalım hayat kimlerle bir araya getirecektir  yıllar sonra 

“Söyleyin dağlara rüzgara
 yurdundan sürgün çocuklara
 düşmesin kimse yılgınlığa
 geçit vardır yarınlara “

dizelerini yazacak olan Can Yücel’i...

Ankara’daki Taş Mektep’e alışamaz Can Yücel.
Önce vekil sonra başvekil / bakan oğludur artık....

Bu dönemlerde biriyle kavga ettiğinde  küçük Can değil de hep karşı taraf suçludur her nedense..!  Can Yücel’de ilerleyen yıllarda gittikçe öne çıkacak olan adalet duygusu ve muhalif olma refleksinde çocukluk günlerinde yaşadıklarının mutlaka payı vardır...

Bir gün Maarif Vekaleti / Milli Eğitim Bakanı olarak babası okuluna gelir Can Yücel’in. Bahçede sıra olmuşlarken bir adım öne çıkmasını ister Can’dan. Utanarak öne çıkar Can. Babasının söylediği “Saçlarınızı işte bununki gibi kestireceksiniz!” cümlesini duyar duymaz mesajı almıştır küçük Can.

Ertesi gün saçını başını dağıtıp okula gelir...

Cemal Süreya yaşananları bir başka açıdan değerlendirerek şunları söyleyecektir yıllar sonra Can Yücel için;  “Vekil oğlu olmak sıktı Can Yücel’i. Arkadaşıyla kavga etse suçlu olan hep karşı taraf. Olacak iş mi bu? Bu durum, küçük Can’da bütün suçları üstlenme duygusu yarattı. Hatta suç arama…”

Babasının düzgün öğrenci numunesi (!) olarak kendisini yüzlerce öğrenciye göstermesine  ertesi gün saçını başını dağıtarak tepki  veren çocuk büyüdüğünde bu kez bir babaya yazılacak en güzel şiirin de şairi olacaktır ama Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim diyerek...

“ Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici -  hep , hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.”

Ortaokul bittiğinde, Atatürk Lisesi yıllarında  Nurullah Ataç’ın, Cevdet Kudret’in öğrencisi olur  Can Yücel... Dünya edebiyatını tanır,  Latince öğrenir... Sekiz öğrenci gül gibi geçinip gider.

İlerleyen yıllarda dünyanın en ünlü cerrahları arasında olacak Gazi de Can gibi bu öğrenci grubunun içindedir…Can ve Gazi eğitimleri boyunca harçlıklarını biriktirirler bıkıp usanmadan. Dışarı gidecekler, dünyaya, ülkelerine  bir de başka  taraftan bakacaklardır.

Liseden mezun olduktan sonra Can ve Gazi Milli Eğitim Bakanı'nın kapısını çalar, yurtdışına okumaya gönderilmelerini isterler. İyi notlarla okullarını bitiren gençleri dinleyen Bakan, öğrencilerden birini odadan dışarı çıkarır. Odasında kalan Gazi isimli gence
"Seni gönderebilirim ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur.. Bu yüzden onu  gönderemem.”   der.

Can durumu ve kararı öğrenince  boynunu büker. Boynunu büker bükmesine  de hiç tereddüt etmeden "Madem öyle, benim biriktirdiğim parayı da sen al. Hiç olmazsa amacımı böyle gerçekleştireyim" diyerek yıllardır biriktirdiği parayı arkadaşı Gazi ‘ye  verir.

Makamına çıktıkları Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'dir. Dedikodu olur endişesiyle yurtdışına göndermediği öğrenci ise  oğlu Can Yücel’dir elbette..Can’la birlikte yurtdışına gitmek için makama çıkan diğer öğrenciyse , Türkiye’nin gururu olacak ünlü beyin cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil...

Sanki bir masal gibidir bugünden bakınca yaşananlar...

İki öğrenci sınıf öğretmenlerinin değil,
okul müdürünün değil  ,
 ilçe , il eğitim müdürlerinin makamına değil,
Milli Eğitim Bakanı’nın huzuruna çıkıp yüz yüze görüşebilmekte taleplerini dile getirebilmekte ve bir öğrencinin yerinde görülen talebi karşılanabilmektedir...

Can Yücel’in babası için yazdığı konusunda hemfikir olunan ve bestelenen bir başka şiir de Dargın mıyız adını taşır...

Şöyle demiştir Can Yücel şiirinde ;
bu sabah uyanırken tam
karşıma çıktın
 bu sabah uyanırken tam
 kara karaydı gözlerinin akları  
kara karaydı gözlerin
 dargın mıyız, dargın mıyız, dargın mıyız yoksa,
dargın mıyız?

Okullar bitirdiğinde  Can Yücel  Latince ve Yunanca’yı ilerletir. Bir süre Fransa ve İngiltere’de yaşar. Londra’da ünlü yayın kuruluşu BBC’nin Türkçe Bölümü’nde tok ve gür sesiyle spikerlik yapar. Bu yıllarda arkadaşlığını yakından yaşadığı isimlerden biri de gelecekte politika ve siyaset sahnesine “Karaoğlan” olarak çıkacak  o isimdir; Bülent Ecevit...

Türkiye’ye döndükten sonra Güler’le evlenir Can Yücel..
Güler Yücel, Can Yücel’in gönlünde hep ayrı yerde olmuştur...Kırgınlıklar, tatlı küskünlükler bitmiş geriye hep sevgi kalmıştır..

Öyle bir sevgidir ki bu bugün bile Güler Yücel Datça’da Can Yücel’in yanı başındadır...
Evlilik sonrası çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürür Can Yücel. Yaşamında şiir, çeviri, yazı ve çizinin yanında  oğlu Hasan, kızları  Güzel ve Su bir de karısı Güler vardır…

Yayınladığı şiirler ve yazdığı yazılar nedeniyle davalar açılır hakkında. İlerleyen günlerde gözaltına alınır. Bir gün gözaltına alındığında hayatını anlat derler Yücel’e…

O günleri sonraları  şöyle dile getirir her zamanki zekası ve ironisiyle  Can Yücel;  “ Bir kez , gözaltındayken hayatını anlat dediler bana. Bir başladım… Nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda salıverdiler beni. Herkes susar ya, ben dinlenip dinlenip anlattım. Dayanamadılar elbette, saldılar beni“

Yeni Türkü grubunun bestelediği Yeşilmişik şiiri de Can Yücel imzalıdır...
“ İlk şiirimi on yaşında yazdım. Şiire babamın yardımı çok oldu. Babam okur, babaannem okur…Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana. İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın. Goethe der ya: Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Şiir gürültüden müziğe geçmektir” cümleleri Can Yücel’e aittir....

Çeviri yapmak ‘yazılanı yeniden ve kendince  söylemektir Can Yücel için. “Lafı ne kadar dolaştırırsan işin içinden çıkman o kadar güçleşir. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip, onun söylediğini yeniden söylerim ben.”…cümleleri de Can Yücel’indir...

Çevirileri de şiirleri kadar kendine özgüdür Can Yücel’in...

Çeviri yapmak da en az şiir yazmak kadar özen gerektirir Can Yücel’e göre. İkinci şiir kitabı  Her Boydan’ı”  yayımlar 1959 yılında. Dünya şairlerinden çevirilerinin yer aldığı kitaptır. Lorca çevirir, Brecht’i unutmaz ama Shakespeare’in yeri ayrıdır Can Yücel için.

Çeviri yaparken şunları düşünür Yücel. Bu Shakespeare Türkçe söylese nasıl söylerdi diye düşünüyorum. Bunu düşünürken bayağı güzel şeyler çıkıyor ortaya. Demek ki bu Shakespeare  Türkçe düşünebiliyormuş diye aklımdan geçiyor”…

Bu yöntemin sonucu olarak Hamlet karakterinin  To be or not to be - olmak ya da olmamak”  sözünü  Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin şeklinde Türkçeleştirir.

Yücel’in yaptığı birebir çeviri değildir. Kendi ifadesiyle üzerinde uğraştığı metni, sözü, mısrayı  Türkçeleştirmektedir . Can Yücel’e  göre çevirinin temeli bir anlamda yeni bir yapıt ortaya koymaya bağlıdır.

Dünya edebiyatının unutulmaz ismi Sheakspeare‘in 66. Sone’sini çok insan Türkçe’ye çevirmiştir ama Can Yücel’in çevirisi başkadır, bambaşkadır...Ezginin Günlüğü ve Hüsnü Arkan bu şiiri besteleyerek daha da ölümsüzleştirmiştir Türkçede...

“ Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama...”

Sevinçleri, kızgınlıkları, yaşama sevincini,  kısaca söylersek ‘insana dair çok şey’i bilir Can Yücel. Bilip de susmaz, yaşarken de tadını çıkarır olan biten her şeyin ve şunları söyler

“Ben insanlara baktığımda sezgiyle bakarım.
İyilerini ararım.
Doğrusu ben insan görmek bulmak istiyorum.
Asilik aslında bir asalettir.
Şairler asildir.
Aristokrat olmadan elbet.
İnsanın yemeğin içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır.
Yoksa insan yaşayamaz.
İşte benim asiliğim bu!
Bazen düşünüyorum ;  
Bu herifler denizi kirletiyor, hırsızlık ediyor, kızıyorum.
Bir arkadaşın  aptallığına kızıyorum.
Babama kızıyorum, içki içiyorum diye kızıyorum kendime.
Niye daha iyi bir adam olmadım diye kendimle kavga ediyorum.
Ama heyecan ‘heylican’ olsun istiyorum.
Patlasın, sigortalar atsın istiyorum!”…

Can Yücel dili , argo da dahil çok iyi kullanmıştır. Esprili, iğnelemeli, zeka kokan , muzip şiirlerinin hemen hepsinde de hilafsız biçimde insani ve toplumcu yanı ağır basmıştır...

Türkiye’nin 1970’lerde yaşadığı dalgalanmalarda
Can Yücel’in pusulası emekten, insandan,
haktan, hukuktan yanadır.

“Hava döndü işçiden
 İşçiden esiyor yel
Dumanı dağıtacak
 Yıldız-poyraz başladı
Bahar yakın demek ki
 Mevsim böyle kışladı
Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel...”

diye başlayan şiiri bir dönemin marşı olmuştur....

Can Yücel’e ait bir başka şiir de ANAYASASI İNSANIN  başlığını taşır...

Can Yücel, Paul Eluard’a yazılmıştır diye yayınladığı şiirinde şunları yazar   Eluard’ın şiirine de göndermeler yaparak;

Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!

Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!

Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!

Anayasası bu insanın
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek

1980 darbesinden yine mahkeme kapıları görünür Can Yücel için de...
Bir şiiri ve yazısında argo kullandığı için sorgulanırken unutulmaz cevabını verir Can Yücel...

Yaprak Dökümü isimli şiirinde de şunları yazar Can Yücel ve Yeni Türkü grubu da yine güzelim bir besteyle bu şiiri taçlandırır:  

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
             Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar
 Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr
 Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
 O çocuklar  O yapraklar  O şarabî eşkiyalar
 Onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?

            Karısı Güler, Can Yücel’in nasıl şiir yazdığını şu cümlelerle anlatmıştır bir vakitler; “Şiir yazarken dalgınlaşır, kendi kendine konuşur. Çeviri yaparken ise yüksek sesle okur yazdıklarını, hatta bağıra bağıra. Can’ın yaratıcılık saati çoğunlukla gece idi. Ortalık sakinleşir, el ayak çekilince, kaşlarını bir aşağı, bir yukarı oynatır; dudaklarıyla mırıl mırıl mırıldanır, bakışları sakinleşir, etrafındaki hiçbir şeyi görmez, her şeyi delip geçer; bir yandan da, eliyle bıyıklarını kıvırırdı. Daha sonra gecenin bir saatinde beni uyandırır, ‘Bak bakalım, şunu bir dinle!..’der, bana yazdıklarını okurdu. Ben de uykulu uykulu, onun şiirlerini dinlemeye çalışırdım. Uyanmam için, bana kahve yapar, şu mısra sarkmış dediğim an hemen öfkelenir, daha sonra şiirin girinti çıkıntılarını düzeltir, o davudi sesiyle şiirini tekrar tekrar okurdu. En son haline gelen şiiri temiz bir kağıda o güzelim el yazısıyla yazardı…

            1989 yılında çok sevdiği Datça’ya yerleşir Can Yücel eşi Güler’le... Yıllardır özlemini çektiği yerdir Datça. 1997 yılında teşhisi konan bademcik kanseriyle uğraşırken yazmaya devam eder.

            Hastaneler, tedaviler, yeniden hastaneler derken o günlerdeki bir şiirinin mısralarında şöyle demiştir Can Yücel :

            “ Güler’i bulup evlenmişim
             Ne iyi tesadüf!
             Üç çocuğum oldu üçü de harika
             Ne iyi tesadüf!
             Şiiri seçmişim, doğru seçim
             Ne iyi tesadüf
            Öleceğim yakında
            Ne aksi tesadüf....”

            Can Yücel 1999 Ağustos’unda Datça’daki evinde ağırlaşıp geride kalanlara  Hoşçakalın dediğinde tarih 12 Ağustos 1999’tur.
           
            73  yıllık dolu dolu yaşanmış bir ömürden sonra Datça’dır artık dünyaya her daim rüzgarlı bir tepeden bakacağı yer Can Yücel’in...

            Şükran Kurdakul’a göre “g/sözünü budaktan esirgemeyen bir kabadayı”;  Zeynep Oral’a göre de Şiiriyle kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere habire takla attıran, dizeleri rengarenk çemberlerde fır döndüren yaramaz bir çocuk; imgelere pabucunu ters giydiren bir sihirbaz”dır Can Yücel...

            Okurlarına , sevenlerine göre de  Sevgi Duvarı, Bir Siyasinin Şiirleri, Rengahenk, Gökyokuş’un, Gece Vardiyası, Canfeda, Çok Bi Çocuk ve daha birçok kitabın şairidir.. Evinin yanına çocuk parkı yapıldığı için mutlu olan ve o mutluluğu gözleri parlayarak anlatan Çok Bi çocuktur aynı zamanda Can Yücel....

            Ahmet Kaya’nın sesinde Yalnızlığım benim,  sidikli kontesim diye seslenirken  ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi  demeyi de başarmış adamdır Can Yücel…

          Uzun zamandır internet çöplüğünde , onuncu sınıf rezil ötesi ağlak aşk meşk sıçıttırmalarının altına Can Yücel imzasını atan cahiller hayatında hiç Can Yücel şiiri okumamış eblehlerdir...
             
         Bir de yıllardır Can Yücel’in mezar taşıyla uğraşıp kırıp dökenler vardır ki  onların tarifini zoologlara bırakmak gerekir....

Yazıdaki son sözü bugün ölümünün 14. yıldönümünde andığımız Can Yücel  söylesin;

“Farzet hiç ayrılmadık
 Gözümde tütüyor
Gözümü tütsülüyorsun hala...
 Hep birlikteyiz sanki
Seninle ben ve DÜNYA....”

( murat örem / 12 ağustos 2013 / ankara...)

1 yorum:

  1. Çeviri işiyle ilgilenen biri olarak, Can Yücel idolümdür. Türkçe denemelerinde de artık siz... Kaleminize sağlık yine...

    YanıtlaSil