*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Ağustos 2013 Salı

george orwell, aldous huxley, 1984 ve bir hoşgeldiniz konuşması metni...

Herkes ama herkes hoş geldi....
Bir süreliğine bu topraklardasınız ,
kadim bir medeniyetler vadisinin  kalbindesiniz...

Işığın yükseldiği yerdesiniz ; Doğudasınız...
Yüzyıllardır,  doğunun hurafeleriyle çarpışa çarpışa batılı da olmaya  çalışırken derin iç huzursuzlukları  yaşayan yerdesiniz...
Bir başka ifadeyle;  Batıdasınız da....


Doğu batı kavramlarını anlatmayı başka zamana bırakalım ve söze şöyle başlayalım ;

21. yüzyılın en büyük masallarından biri de   küreselleşme ya da globalleşme kavramı oldu...

Bu masalda daha da ileri gidenler , son on yirmi yıldır dünyayı herkesin herkesten haberdar olduğu bir köye benzettiler...

Bu benzetme söyleyenlerin de dinleyenlerin de hoşuna gitti...

Evet, ulaşım ve iletişim anlamında dünyamız bir köy gibi oldu...

Bilenler bilir , sosyoloji bilimine göre köylerde hayat çok fazla gözetim altındadır...

Köy bir yanıyla emek odaklı üreticidir ama öte yanıyla da insanı ve ilişkileri tüketir çünkü neredeyse bütün hareketleriniz bilerek ya da bilmeyerek gözlem altındadır köylerde...

İşiniz ilişkileriniz aşklarınız kavgalarınız sevinçleriniz gizli saklı kalmaz, kalamaz  köylerde...

Her şey kalabalıklar içinde  yaşandığı için birey olmak aklınızdan çıkar gider ve kalabalığın içinde kaybolmanızın en güvenli yol olduğunu söyler size zihniniz köylerde...

Hayat renksizdir ama nispeten tehlikesizdir de...

Köylerin biraz daha irice olanlarına Türkçede kasaba veya ilçe   deriz...
Kasabalarda ilçelerde hayat daha da tüketicidir...
Hem köy kadar toprakla üretimin getirdiği meşguliyet ve yorgunluk yoktur hem de  zamanın önemli kısmı kimin nerede ne yaptığına harcanır ...

İnsanlar da yine birbirlerini acımasızca gözlerler...

Kentlerin farkı ve büyüsü buradadır işte...
Kentlerde ayakta kalmak için tanıdık birinin oğlu ya da kızı olmanız bir yere kadar işe yarar...

Daha çok kendi ayaklarınız üzerinde durmanız , birey olmanız gerekir kentlerde...

İlişkilerin ve denetlemelerin daha seyrek olmak zorunda kaldığı kentlerde doğal olarak birbirini gözleme ve hüküm verme imkanı da azalır...

Bu durum kişiye hem bir özgürlük duygusu hem de uzunca bir süre yalnızlık duygusu verir...

Çünkü hastalandığınızda parasız kaldığınızda sizi tanıyan ve koşulsuz sahip çıkan birilerinin sayısı çok çok daha azdır kentlerde....

Bu başlangıç cümlelerini şunun için kurdum sözün başında....
Buraya niye geldiğinizi kendinize bir kez daha esaslıca sorun istiyorum...

Hayatınızın bir döneminde Türkiye’de olmak duygusu mu getirdi sizi buralara...Herkesin yaptığı bir işi yapma duygusu mu...Zaman geçirme duygusu mu ? Başka bir şey mi ? Bir kültürü tanımak mı ?
Oryantalist bir bakış açısı mı ?

Herkes bu soruların cevabını zihninden verirken ben devam edeyim....
Einstein ki dünyanın çok önemli bilim adamıdır çünkü söyledikleri biz sıradan insanlar için de anlamlıdır ,  şöyle demiştir neredeyse 70 yıl önce  ;

“ ne hazin bir çağda yaşyoruz, bir atomu parçalamak önyargıları aşmaktan daha kolay....”

İnsanın en ahlaksız taraflarından biri de önyargılarla kuşatılmış olmasıdır...
Bu önyargıyı ailemizden , okulumuzdan , iş yerinden , özellikle medyadan,  kısaca hayatın her yerinden alabiliriz...

Bizi biz yapan değerler !!! aslında önyargılarımızın toplamıdır...
Ve sanılanın aksine  aslında önyargılarımız bizi biz yapmaz...
Daha doğrusu insan yapmaz....

O köylerin kasabaların içindeki aylak ve dedikoducu insanlara benzetir bizi  önyargılarımız... ...

Bu yüzden önyargılarımızı ne kadar fazla sorgularsak, hayatı ve kendimizi de doğru tanımlamış oluruz....

Bu topraklara geldiniz ve daha gelmeden kafanızda fikirler vardı...
Bu fikirler aslında önyargılarla pekişen kavramlardı...
Ve havaalanına indiğiniz andan itibaren bu önyargı düzeneği çalışmaya başladı...

Dünya tarihi bize önyargılarla kuşatılmış binlerce kötü olayı anlatabilir...
Siz amerikalılar , avrupalılar şöylesiniz böylesiniz diye onlarca olumsuz cümle kurabilirim....

Siz de tersini kurabilirsiniz....

Oysa bunların çoğu tam anlamıyla klişedir
ve size doğruyu kesinlikle göstermez...
Kalabalıkların önyargılarıdır bunlar...
Ve çok tehlikelidir....

İşte bütün bunları aşmanın yolu daha çok soru sormaktır...
Soruyu sorup cevabını sakince ve önyargılardan uzak biçimde beklemektir...
Okuyup yazdıklarınızı konuştuklarınızı hatta düşündüklerinizi süzgeçten geçirmenizdir....

Burada geçirdiğiniz zaman dilimi içinde zihniniz kıyaslamalar da yapacak...
Burada böyle,  ülkemde böyleydi   diye diye...
Bunları yapmaktan korkmayın ama asla hemen bir karara varmayın...

Bekleyin...
Bir çayın demini alması için nasıl zaman gerekiyorsa
fikirlerin de demini alması için bekleyin....

Biz Türkler çayı demleyerek içeriz...
Poşetler içinde sallanan çayların lezzetini sevmeyiz...
Çünkü haşlama diye tabir edilen çayla demlenen çay arasında çok fark vardır ...

Fikirlerin de demlenmesi bu yüzden çok önemlidir....

George Orwell 1984 isimli romanında şunu anlatmıştır özetle ; öyle bir çağ gelecek ki insanlar bir büyük abinin (!) gözetiminde , baskısında yaşarken nefes alışları bile takip edilecek...

Bu roman onlarca yıl önce yazıldığında distopik bir olgu olarak görünse de bugünü iyi öngörmüş bir kitaptır...

Düşününce yazılanların ne kadar haklı olduğunu görebilirsiniz...

İstendiğinde bir tuşa basıldığında hepinizin günde ne kadar para harcadığı , internette nerelerde gezdiği, ne yapıp ettiği saniyeler içinde çıkarılabilir...

Bu yapılıyor da zaten...
Hem de ruhumuz bile duymadan...

Gördüğünüz gibi dünyamız hakikaten bir köy olmuş durumda.....:))))
Ama nasıl bir köy...
Ama nasıl bir koy....:)))

İşe Orwell ‘ın romanı tarafından bakıldığında çok karamsar olma ihtimalimiz kesindir...

Aynı dönemde Aldous Huxley daha farklı bir şey söylemiştir ; dünya ilerleyen günlerde Orwell’in anlattığı gibi çok despotik ve ürkütücü bir yer olsa bile bunu yapanların metodları bence daha farklı olacak...

Orwel’in romanındaki gibi korkutarak yapmayacaklar bunu...

bilgiyi beynimize vura vura anlatmak yerine ortalığa bilgi diye, sanat diye, estetik diye, kültür diye binlerce kavram sunacaklar ve biz sıradan insanlar bu keşmekeşin içinde istesek de doğru ve güzele ulaşmada kaybolacağız....

Ve beyni uyuşturulmuş insanlar olarak bunun farkına varamayacağımız için ayağa da kalkamayacağız...


Bu konu böyle uzar gider...

Şimdi bu konuşmamın ardından bir kez daha düşünün...
Başınızı yukarı kaldırın, gözlerinizi tavana dikin ve en temel soruyu sorun;

Ben ne kadar insan olabilirim...
Ben ne kadar kalabalıklardan uzaklaşabilirim...
Ben nereden başlayabilirim....

Dilerim ve umarım ki burada geçirdiğiniz zaman dilimi içinde bu soru beyninizde hep bir kıymık gibi durarak sizi rahatsız etsin...

Ülkenize döndüğünüzde de rahatsız etsin...
Ve  oraya gittiğinizde içinde yaşadığınız ülkenize de bu sorularla bir kez daha bakın....

Ve yine dilerim ki , sorularınız sizi ölene dek huzursuz etsin..
Çünkü dünya daha güzel bir yer olacaksa,  bu yalnızca huzursuz insanların o tatlı huzursuzluklarıyla olacak....

Evet , zor bir dünyada yaşıyoruz....
Evet , ahlaksız bir dünyada yaşıyoruz...
Hayat bize her şeyi düzeltme gücü vermeyebilir ....

Ama bilin ki bir şeyleri iyi kötü düzeltmenizin tek yolu kötü giden bir şeylerin farkına varmakla başlar....

Bunun tek yolu budur....

Bu konuşmayı zihninize  bu tarafıyla  kaydedin....

Hepinize tekrar hoşgeldiniz diyorum...
Hepimiz bir yerlere hoş geldik ama bomboş geri dönmeyelim....

( murat örem / 26 ağustos 2013 / ankara...)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder