*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

25 Nisan 2014 Cuma

münir nurettin selçuk ; " kör kuyuların" büyük bestekar ve yorumcusu...


Klasik Türk Musikisi’nin en büyük en hakiki   isimlerindendir
Münir Nurettin Selçuk...

Kalamış,  Aziz İstanbul,  Söyle Sevgili... şiirlerini daha da unutulmaz yapan  beste ve düzenlemelerde hep onun ismi vardır...

Hele, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu Vedat’ın Galata Kulesi’nden intiharı üzerine yazdığı şiirini kendi ritmince söylemesi vardır ki Münir Nurettin’in,  dinleyen herkesi alır bir yerlere götürür...

Çoğunlukla aşk şiiri sanılan  Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın şiiri aslında  Ümit Yaşar’ın ağıtıdır,   oğlu Vedat’ın canına kıymasının arkasından.....Bu ağıtı besteleyen de Münir Nurettin Selçuk’tur..

Münir Nurettin Selçuk, klasik Türk müziğine, hoca, bestekar , solist, şef, baba, ağabey... olarak büyük emekler vermiştir...

Baba olarak da emek vermiştir çünkü arkasından gelen oğlu Timur Selçuk da bir markadır müzik tarihimizde...

Münir Nurettin Selçuk, 1900ların tam başında  İstanbul Sarıyer doğumludur...Ömrünün sonuna kadar İstanbul’un güzelliklerini hem yaşamış hem de  dinleyenlerine yaşatmıştır..

 ‘Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum’ diyen Yahya Kemal’in İstanbul şiirlerini bu aşinalık duygusuyla daha bir ölümsüzleştirmiştir besteleri ve sesiyle...

Çağının güngörmüş  ailesinden olan Münir Nurettin Selçuk,  15 yaşındayken  Dar-ül Feyzi Musıkî Cemiyeti'ne yani müziğe yetenekli öğrenciler cemiyetine girmiş kısa sürede de  bu topluluğun konserlerine çıkmıştır...

Bu dönemde Zekaizade Ahmed Efendi'den,  Bestenigar Ziya Bey'den alınan derslerin de hakiki katkıları olacaktır ilerleyen yıllarda Münir Nurettin Selçuk’a ...

Yirmili yaşlarının başında Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı besteyle yola revandır Münir Nurettin Selçuk...Askerlik yıllarında dönemin cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasında da görev alan Münir Nurettin yurt dışında özgün ses tekniği eğitimi görmüş ilk sanatçı ve tek başına konserler verme geleneğini başlatan ilk  isimdir...

Yine aynı dönemde batıdan gelen opera, tango gibi çalışmaları Türk müziği okuyuş üslubuna dahil eden de odur....İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’ndeki uzun yıllarında  nice isimler yetiştiren Münir Nurettin Selçuk,  27 Nisan 1981 tarihinde o sessiz gemiye binerken unutulmaz bir isim, besteler, yorumlar ve nev-i şahsına münhasır bir oğul olan hakiki müzik insanı Timur Selçuk’u da  bırakır...

80 yıllık ömür yolculuğunun sonunda ,  bir gün herkesin gideceği limana varırken Münir Nurettin de  işini hakkıyla yapmış insanların huzuru vardır gönlünde ...

Ortalığın insan müsveddelerinden geçilmediği 20. ve 21. asırlarda bu huzur duygusu hiç de az değildir...

         (murat örem / 25 nisan 2014 / ankara..)

         -fotoğraf / münir nurretin ve oğul timur selçuk..-


22 Nisan 2014 Salı

" ...biz bu kadar eğilmezdik ; çocuklar olmasaydı..."


“Çarşılarda bir şey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı.
Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için,  hasta , kaç gündür yemiyor...
Biraz et biraz meyva isterler....”

Bu dizeler, Selim İleri’nin tanımlamasıyla Türk edebiyatının Kırık İnceliklerinin Şairi  Behçet Necatigil’in,  Çocuklar   isimli şiirine ait...

İçinde çocuk sözcüğünün geçtiği birçok kavram günlük hayatımız içinde sıklıkla kulaklarımızda.  Çocuk işçiler, çocuk hakları, çocuk istismarı, çocuk edebiyatı, çocuk filmi, çocuk esirgeme kurumu, çocuk aklı gibi...

Eflatun’un / Platon’un tarihte ısrarla savunduğu yaklaşıma göre çocukların yalnızca ailelere ait olmadığı hatta devlet’e ait olduğu fikri her dönem tartışılmıştır...

Zaman geçtikçe çocukluk ve çocuk kavramlarına yaklaşımlar da gün gün değişiyor...Eskilerin ana erkil, ata erkil aile yapısından çıkıp Çocuk Erkil bir düzene doğru yol aldığımızı söyleyenler de var ve bu söylediklerinde büyük haklılık payları da var...

Çocuğun evin içindeki herhangi bir eşya gibi görüldüğü  ve  fikrinin hiç sorulmadığı  günlerden , her şeye çocukların hakim olduğu bir aile ve toplum yapısına  savrulmak da,  ifratla tefrit arasında gidip gelmenin çelişkilerini barındırıyor....

Çocuk ve çocukluk kavramları üzerinde çok farklı şeyler söylemek mümkün...Elbette değişen koşullarla birlikte çocuklara, çocuklarımıza yaklaşımlarımızda  farklılıkların olması da anlaşılabilir...Ancak yine de çocuklara sonsuz bir rahatlık ve özgürlük duygusu verirken, onlara sorumluluklarını  hatırlatmayan anne babalar,  uzun vadede en büyük kötülüğü çocuklarına yapıyorlar...

Bir de tabi çocuklara daha büyük ve somut kötülük yapanlar var...
Silahları , savaşları , ölümleri kutsayıp , hayatı unutanlar var...

Hani şair Edip Cansever ne demişti :

“ Gökyüzü gibi şu çocukluk,  hiçbir yere gitmiyor....”

Yazının başında ilk dizelerini aktardığımız Çocuklar isimli hüzünlü şiirinin son dizelerinde Hocaların Hocası Behçet Necatigil  de  şunları diyor:

“Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyür bir üzüntü
Yağların şekerlerin çayların
Uykularda bile bitiyorsa
Annelere düşündürdüğü.
İnsanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.....”

                        ( murat örem / 22 nisan 2014 / ankara...)


21 Nisan 2014 Pazartesi

cam şişelerin ve "can şişelerinin" içinde ; keşkelerimiz , umutlarımız, pişmanlıklarımız, ömürlerimiz......


         Uzanmış yatıyor...
        
Kolları benek benek...
         Kolları elleri sanki onun değil artık...
        
Oysa o kollarla o ellerle ekmişti  çilekleri,
         İğde fidanlarını , erikleri o ellerle dikmişti...
        
O ellerle sevmişti, o ellerle büyütmüştü çocuklarını...
O ellerle sevmişti Lizbon’un dağ köyünde annemizi...
O eller atmıştı tokatları
sevmediği insanlara ve kızdığı çocuklarına...
        
Uzanmış yatıyor...
Ayakları pikenin altından çıkmış,
Ayakları kendisini
bir daha hiç taşı(ya) mayacak kadar tarazlı...
        
Yüzünde kirli bir sarının hakimiyeti...
         Gözleri donuk...
         Boşluğa mı bakıyor , boşluğun tam içinde mi ...
         Hem belli hem değil...

         Bir maskenin arkasında
         Yaşarken takmak zorunda kaldığı bin maske çıkmış yüzünden,  
tek maskenin arkasında  hepimizi bekleyen sonu bekliyor...

         Uzanmış yatıyor,
küçücük  kalmış bir bedenle...
         Uzanmış yatıyor ,
kendisine ve etrafına da gönül yükü olmuş bir bedenle...

         Kablolar sarkıyor dört bir yanından...
         Cam şişelerin  torbaların  içinde ,  serumlar iğneler...
         Hemşireler, hemşehriler doktorlar evlatlar etrafında...

         Cam şişelerin içinde , yaşadıklarımız....
         Can şişelerinin içinde , geçip giden günlerimiz yıllarımız...
        
Cam şişelerin ve can şişelerinin  içinde ,
keşkelerimiz , umutlarımız, pişmanlıklarımız...

         Bu küçücük kalmış adam mı
bütün çocukluğum boyunca
elimden gururla tutup
beni dört mahallede gezdiren güzel insan...

         Bu küçücük adam mı ,
bin yaşına gelsem de
 yanından hep  derli toplu olma duygusu
ve ihtiyatla geçtiğim  insan...

         Uzanmış yatıyor...
         Vücudu oksijensiz kalmaktan bitap...
        
Vücudu
sevmemek sevilmemekten
çoktan bitmiş durumda...
        
Diyalizler, maskeler, oksijen tüpleri diyor doktorlar...
         Onda birden az yaşama şansı diyor doktorlar...
         Yüzde on belki diyor  yaşama şansı doktorlar...

         Çok erken diyorum
         Çok erken....

         Sonra hemen ardından
         Vaktidir , diyorum, vaktidir...

         Vakitlerden bir nisan günü
         bir mayıs, bir haziran , bir temmuz günü...
         Vaktidir , diyorum, vaktidir...

         ( yazı ; sensuan cortazar guardola
         çeviri ; erkin belaztin...)
        

        

17 Nisan 2014 Perşembe

hocam, müsaadeniz olursa (!) 21 yıl sonra bile turgut özal'ı özleyebilir miyim...


İnsanlar da , toplumlarda da  çelişkilerinin  toplamıdır....

Kabul  ;    “ amma,  bir yere kadar ....”

Her lafında  “ hoşgörü , eşitlik , adalet, mazlum insan....”  diyenlerin “hep ama hep daha da eşit olduğu”  yer ve zamanlar,  geometrik ortalamayla artarsa , bunları diyenlerin ettikleri onca sözün  içi boş kalır...Samimiyetleri havada kalır...

Hoşgörü diye diye ,  bir taraftan da nergis, kasımpatı, sarmaşık, karanfil,  ayrık otu demeden elinde bağ makası ve tırpan , amansız biçimde dikensiz gül bahçesi yaratmanın peşine düşenlere ; gözünüzü karartıp yanlışını,  hukuksuzluğunu söyle(ye)miyor da  deyimi mazur görün ama “kocakarılar misali” yalnızca söylenmeyi tercih ediyorsanız , bunca zamandır durduğunuz yerin de içi boş kalır....

Görülüyor ki ;
Ne yazık ki ;
Çok ama çok yazık ki ;
eşitsizler arasında geçecek,
uzun bir muharebe dönemi
var önümüzde....

Ne kadar üzücü...
Ne kadar yorucu...
Ne kadar ürkütücü...

Bugün 17 Nisan 2014...
17 nisan 1993’ten sonra,  
güneşin etrafında  21  kere döndü dünya...

Aradan 252 ay geçti...
Çarpın 30 günle 252 ayı...
8000 güne ramak kalır...

Bugün 17 Nisan 2014....

Bir kez daha anladım ki ;
O meşhur ve bazen de yorucu İcraatin İçinden dönemleri biraz da gençliğimin en muhalif dönemlerine  denk geldiği için zaman zaman   haklı biçimde de çok ama çok kızıp eleştirdiğim  Turgut Özal’ı  ben yine de çok özlemişim...

Turgut Özallı günleri çok özlemişim...

Onun,  kah üslubunu , kah üslupsuzluğunu bile özlemişim...
Zati Sungur misali gözümüze soktuğu kalemini , kalabalıklar arasında kendi gibi oluşunu, kruvaze ceketin içindeki hali pür melalini bile  özlemişim...

Gevrek sesini  , Türkçenin  telaffuzda  en netameli sesi  olan E harfini  kendince bir üslupla biraz da aça aça söyleyişini  özlemişim...

Turgut Özal’ın , daha demokrat bir Türkiye özlemi ve kararını   kendi bildiğince kurma çabasındaki yetersiz ama gerçek olan iyi niyetini ,  aykırı fikirlere olan tahammülünü, plastik olmayan kalenderliğini , doğup büyüdüğü topraklarla tutarlı olan kaderciliğini, yanındaki parlak beyinler ve güzel insanlar olan Adnan Kahvecilerle, İhsan Sezallarla... kurduğu eşitlikçi ilişkiyi , teknolojik, kültürel ve sosyal olarak  batıya kesin kararla dönerken  baskıcı ve  faşist olmayan dindarlığı da hiç ihmal etmeyip yaşayan , yaşatan yüzünü  çok  özlemişim...

Bu blogda , hayata ve insana soldan , sağdan, ortadan , haktan, hukuktan, sanattan, hakiki edebiyattan  bakan yazılarımı okuyanlar,   böyle bir Turgut Özal yazımla karşılaşınca  bir ihtimaldir ki şaşırıp yadırgayabilirler bu cümleleri...

Hatta biraz daha ileri gidip sesli sesli söylenebilirler bile bana...
İçlerinden mutlaka dönek diyenler, liboş diyenler de çıkabilir...
Alıştık bunlara  yıllardır ; biliriz bu övgüleri de (!)  sineye çekmeyi...

Yine de hemen elinizdeki kalemlerin, klavyelerin ucunu, dilinizin kenarını sivriltmeyin sevgili okurlar... Aradan geçen 21 yılı hatırlaya hatırlaya yapın zihin egzersizlerinizi...Sonrasında , onca fikri muhasebeden sonra  murat örem’e gene de çakacaksanız ; elinizi kaleminizi korkak alıştırmayın  çakın..Ancak , bir zahmet yapın bu mukayeseyi ...

Evet ;
Sabahlara kadar konuşabiliriz
Akşamlara kadar tartışabiliriz
Özallı yılların da ne kadar yanlışları olduğuna dair...

Daha ileri gidenler büyük laflar da edebilir...
Hatta birbirimize bir çok noktada hak da verebiliriz ...

Fakat bütün bunlar ,
benim (de) Turgut Özallı günleri özlediğimi
hatta  çok özlediğimi yazıp söylememe engel olamaz...

Evet ;
Turgut Özallı günlerde de yaşadık bir çok yanlışı...
Turgut Özallı günlerde de farklı fikirler de oldu , adaletsizlikler de...

İlk gençlik ve gençlik, biraz da yetişkinlik günlerimde , sosyolojik ve idari bir tercih olarak bana , benim kuşağıma , yalnızca öğretmen maaşıyla geçinen aileme “ekonomik anlamda” daima zor günler yaşatan kemer sıkma kararlarının  altında her daim imzası olsa da, ideolojik olarak kesinlikle pek yakınımda durmasa da , entelektüel manada daha çok içi boş kavramları karşımıza çıkarsa da , maksadını aşmış biçimde o biraz da düz teknokrat kafasıyla edebiyatı , sanatı küçümseyip “ben roman okumam, redkit okurum”  dese de , müzik deyince yağmurlu derelerden çıkmayıp hakiki suları küçümsese de, çok ama çok yanlış anlaşılıp her vesileyle istismar edilecek biçimde “benim memurum işini bilir, ben zenginleri severim...” cümlelerini  içimdeki dışımda misali kurup söylese de, daha lumpen bir toplumun görünür olmasına sebep olsa da, etrafındaki işbilenler kadar, işiniiyibilenlerin de yeşermesine izin verse de, şairlerin en güzeli cemal süreya’yı canından bezdirse de, Türkiye’nin en katastrofik yıllarında taa amerikalardan  mektuplar yazıp gepgenç insanların idamını istese de...

.... meğer  Turgut Özal’lı günler hepimizin şansıymış...

Bugünden baktığımda söyleyebilirim ki;
Benim için (de) Turgut Özallı günlerin ve 1980’li yılların  en büyük anlamı  yakın gelecekteki  bir gün , Türkiye’nin çok daha eşitlikçi , rekabetçi, aydınlanmacı, dindar ama aynı oranda da seküler  ülke olma yolundaki ümidinin,  toplumun her kesimine farkında olarak ya da olmayarak nüfuz edebilmiş olmasının  büyüsündeydi, büyüsündeymiş....

Ölümünün 21. yıldönümünde , bütün günahlarını da bile bile ama  sevaplarının ağır kantarını da canı gönülden yad ede ede  Turgut Özal’ı saygıyla, özlemle, rahmetle  anıyorum..

       Özallı yıllar döneminde , ailemden tek bir kişi bile , bırakın ihale zengini olmayı  çöp dahi edinmiş olmasa da, yönetici kadrodan tek bir kişiyi tanıyıp o ekipte yer almasa da , ailecek Özallı , ANAP'lı yılların yalnızca kemer sıkma dönemleriyle müşerref olsak da , hatta ve hatta yukarıda yazdığım gibi ben dahil ailemden birçok isim kendisine her daim muhalif olsa da  Turgut Özal'ı  yine de büyük bir özlemle anıyorum, arıyorum....

Oturduğu yerden herkese “geçmez” deyip,  otur çocuğum sana da sıfır veriyorum” diyen  sevimsiz muallimlere benzeyen ve yalnızca  laf ebesi olmanın ilmini yapan , kendinden gayrı kimseleri beğenmeyen  ileri demokratlara da sevgilerimi saygılarımı sunuyor , hepsine acil şifalar diliyorum...

Andre Gide’in “gerçeğin rengi gridir” sözünü ,  hayata önce aklı selimden bakmayı şiar edinmiş bütün okurlarımın zihin haritalarına bir kez daha nakşetmeyi de görev biliyorum...

( murat örem / 17 nisan 2014 / ankara...) 

meraklısı için ; bir önceki turgut özal yazısı...












16 Nisan 2014 Çarşamba

beşiktaş'ın babası hakkı yeten... ve murat örem nasıl beşiktaş'lı oldu...





Tam tamına 14 ay önce bir yazı yazmıştım Beşiktaş’la ilgili...

Merak edenler bu yazının altında verdiğim linke tıklayarak okuyabilir o kısa ve  sitemkar yazıyı da...


Övünmek gibi olsun  hatta hakkıyla övünmek olsun  

“ baba tarafından yedi ceddim  Beşiktaşlıdır benim...”

Demokratik tercihler gereği başka takımlara gönül verenler çıkmamış mıdır aranızdan diye sorarsanız , elbette  vardır birkaç istisna (!)  derim...


Benim Beşiktaşlılığım  ilkokulun ilk yıllarından başlar...


Hadi gene övünmek olsun ;

Şöyle böyle 40’yıllık Beşiktaşlıyım  ben de...


Bu blogdaki farklı yazılarda büyük sevgiyle andığım Selahi Dedem’in 1970’lerin tam ortasında Beşiktaş’a transfer teklifini (!)  hemen kabul etmiştim yaşım  iki hanelere ulaşmayan yeni taraftar olarak...


Olan bitende,  Beşiktaşlı olmanın tarifsiz mutluluğu bir yana ,   zamanın 100 Lirası’na varan transfer ücretinin (!)  de cazibesi  vardı...


100 Lira iyi paraydı...

Bana tuğla gibi en az  20 kitap aldıracak kadar iyi paraydı...

     Şimdi içinizden bazıları fırsat bu fırsat deyip "sen parayı eskiden de mi severdin..." diye sorarsa onlara da yanıtım şöyle olsun " ben parayı yalnızca kitap alırken çok sevdim..."


Muhtemelen ,  senede sepete imza da atarak ilk transfer ücreti alan  taraftarlardan olmuşumdur ama tarih bunları yazmaz...(!)

   Biz Beşiktaşlılara inat, bugün bile Fenerbahçeli  olmanın ayrıcalık olduğunu söyleyen annem Müjgan Hocanım’a göre  40 yıldır dönek (!)  bir taraftar sayılırım ben ama  hikayenin özeti şöyledir ;


O güne dek Fenerbahçe’liydim ben ve  zamanın 1. Lig’inde Trabzonspor’un önüne gelen her takımı hep aynı skorla 1-0’la yendiği dönemlerdeydik... Trabzonspor 1.Lig’e yeni çıkmıştı ve hiç de yabancılık çekmiyordu 3 büyükleri de aynı tarifeyle  yenerken  hakkıyla şampiyonluklara ulaşırken...


Bir Pazar günü Fenerbahçe – Trabzonspor maçından önce kendi kendime söz verdim..Tuttuğum takım , Trabzonspor’a bu maçta da yenilirse bırakacaktım Fenerbahçe’yi...Dönemin çok iyi kalecisi Datcu’yu ne çok severdim oysa...Cemil’i , Alpaslan’ı da...Fenerbahçe’yi de severdim o güne dek  ama Trabzonspor’a yenilme seansları gücüme gitmişti...Tak etmişti....


Ve o maçı da kaybedince Fenerbahçe, ben artık Fenerbahçe’yi bıraktım demiştim...Selahi Dedem de o anı bekliyormuş ki; “  Gel seni de  Beşiktaşlı yapalım...Şu kağıda yaz bizim takıma transfer olduğunu , imzala ve hemen 100 liralık banknotu benden al...” demişti...


İmzalar atılmış , transfer ücretim SelahiDedeBank tarafından  nakden (!) ödenmiş ve yeni bir dönem başlamıştı benim için...

 O gün bugündür Beşiktaşlıyım...
 Küçük amcam Aşkın Örem de iyi bir Beşiktaşlıydı...
 Selahi Dedem  hepimizden Beşiktaşlıydı...
 Babam Taşkın Hoca hala hakiki Beşiktaşlıdır...
 Büyük Amcam Coşkun Örem Beşiktaşlıdır...


 Yakından , çok yakından tanımayı hakiki bir şans saydığım

 İbrahim Balkan da sıkı bir Beşiktaşlıydı...


Yüzyüze hiç gelmesek de,  yıllardır telefonla maç kritikleri yaptığımız sevgili Doktor Adnan Yüce de has  Beşiktaşlıdır...

 Listeyi uzatabilirim...

Sizler de kendi listenizi uzatabilirsiniz değerli okurlar...


Taraftarlık tadında bırakılırsa güzeldir, çok güzeldir...

İşin içine hakaretler , döner bıçakları, basılan tesisler girmezse, cebinde ekmek alacak parası olmayanlar tuttuğu takımlardaki  futbolcuların aldığı milyon dolarların azlığına anlamsızca üzülüp birbirlerini kırıp dökmezse, her maç öncesinde hakemler üzerinden binbir senaryo yazılmazsa, futbolun bir yanıyla milyar dolarlık gölgeli bir sektör olduğu da unutulmazsa...

 Taraftarlık çok güzeldir...

Tuttuğun takım üzerinden sosyolojik , psikolojik tahliller yapmak da çok güzeldir her şey tadında bırakılırsa...


Spor Sosyolojisi denince Türkiye’de akla gelen ilk isim olan dostum Doç.Dr. Ahmet Talimciler’in her biri  akide şekeri tadında öğretici ve yol gösterici makaleleri emek emek okunup anlamaya çalışılırsa da  çok güzeldir taraftarlık...


Dikkat edilmesi gereken aslında çok basittir  ;

“Sizin hakiki bir taraftar olmanız ,
          tarafsız olmanızın önüne geçmemelidir...”


Bütün bunları niye yazdım diye sorarsanız söylemek isterim;

Bugün 
         Beşiktaş’ın en güzel isimlerinden olan

Baba Hakkı’nın

Hakkı Yeten’in

25. ölüm yıldönümü...


40 yıllık Beşiktaşlılığımla hep onur duydum...

Basketbolda , futbolda umulmadık yenilgiler yaşadığımızda da gurur duydum, şaşırtıcı ve hak edilmiş  başarılar kazandığımızda da...

10 gollü galibiyetler aldığımızda da gurur duydum, son saniyelerde goller yediğimizde de , son iki haftalarda kara mucize şeklinde şampiyonluktan olduğumuzda da gurur duydum Beşiktaşımızla...

Artık aramızda olmayan Kurthan Fişek Hoca’nın şu tarifini yıllar önce duyduğumda da gurur duydum Beşiktaşımızla...

“ Fenerbahçe burjuvazinin

Galatasaray aristokrasinin

Beşiktaş proleteryanın takımıdır...”



Bir de tabi en çok gururu,  Hakkı Yeten gibi , Mehmet Galin gibi, Şükrü Gülesin gibi Süleyman Seba gibi efsanelerle anılan takımın taraftarı olmakla duydum...

Hemen aşağıda link verdiğim T24 sitesindeki Hakkı Yeten yazısını yudum yudum okumanızı önererek...


( murat örem / 16 nisan 2014 / ankara...)


meraklısı için sözünü ettiğim  yazı ; 

13 Nisan 2014 Pazar

yaşayacağız...ucuzlaşmadan , bayağılaşmadan yaşayacağız ne kadar ömrümüz kaldıysa...




Yıl 1994'tü....
Türkiye yine aynı Türkiye'ydi...
Çalıştığımız işyerindeki günlerimiz sayılıydı...
Kültür sanat insan yayın....gitti giderdi, bitti biterdi....

Milliyet Sanat Dergisi almıştım....
Sayfalarını çevire çevire okurken bir yazıyla karşılaştım...
Orhan Duru'ydu yazının sahibi...
Bilenler bilmeyenlere anlatsın Orhan Duru'yu...

Mealen şunları diyordu Orhan Duru;
"birileri hayattan aldığımız estetik duyguyu yok etmek için vandallaştıkça susacak mıyız....
 kabuğumuza mı çekileceğiz...
hayır...Elbette hayır...
Yaşayacağız...
Adam gibi yaşayacağız...
Düzgün insanlar gibi düşünerek üreterek yaşamaya devam edeceğiz...
ilkelerimizi ve kendimizi unutmadan asla  pes  etmeden yaşayacağız..."

Bu cümleleri o günden beri hiç unutmadım…
Orhan Duru’yu hiç unutmadım..
Fotokopisini çekmiştim yazının at nalı puntolar haline getirerek ve işyerimdeki duvara asmıştım...

İşyerinden ayrılana dek durmuştu o yazı sigara dumanından kararan duvarda…

Şimdi bir Pazar sabahı hatta öğlesinde ,  sarıdamarlıgüzelgelin her tatil günü yaptığınca öğlenlere dek ölü gibi uyurken benim de bu cümleleri yazmak geldi içimden…

Evet, yaşayacağız…
Ne kadar ömrümüz varsa , ne kadar kaldıysa  ; 
ucuzlaşmadan , bayağılaşmadan , 
insana ve insanlığa ihanet etmeden 
güzel olanı estetik olanı araya araya 
paylaşa paylaşa yaşayacağız…

Adam gibi yaşayacağız…
Kadın gibi yaşayacağız..
İNSAN gibi yaşayacağız...

Şiir okuya okuya yaşayacağız…
İyi şiiri hakiki şiiri okuya yaza yaşayacağız…

(murat örem / 13 nisan 2014 / ankara…) 


bakın mesala Orhan Duru  imzalı şu şiir de ne kadar hüzünlü ve güzeldir...

 ağıt

ne çok ölenler oldu bir bir gittiler
köşe başlarında burun buruna
ya da kol kola geldiklerimiz
ve boğaz boğaza bir hiç uğruna
kalleş ve yiğitdiler
 
dudaklarında kiminin eğri büğrü
olmadık akarsular örneği kiminin
dolgun ve gür ezgiler vardı
kimi yüz yaşında hálá bebek
kimi doğarken ihtiyardı
öldüler demek
 
sonra geride kalanlar filan
cenáze namazı ve gözyaşı
aksaray láleli şehzádebaşı
ikinci kadehden sonra biraz
rahmetlinin en sevdiği meze
ömründe en mutlu olduğu an
ve sağlığında yediği birkaç herze
 
sonra biraz memleketin háli
biraz yoksullukdan kırılan ahálî
sonra yine geride kalanlar filan
sonra biraz tarama lakerda
sonra biraz dördüncü beş yıllık plan
 
ne çok ölenler olmuş bir bir gitmişler
kalleş ve yiğitmişler

26 aralık 1977

orhan duru