*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

24 Haziran 2014 Salı

ah benim ismail özkök eniştem....torosların vakur çocuğu güzel eniştem....şimdi sen öldün mü ?


haziran’ı  haziran ayını çocukluğumdan beri hep çok sevdim...
1968 yılını da ayrı severim...
muhtemelen ikisinin de hayatımdaki belirgin yeriyle ilgili bu duygu...

ben haziran çocuğuyum...
68 doğumluyum...

haziran nasıl en uzun  en güneşli ayıysa yılın...
68’ de en onurlu zamanlarıdır dünyanın....

kaybetseler de , kaybetsek de (!) galip sayılır o yolda mağlup...
bence bu budur ve değişmez...
ve 1968 , dünyanın en gerçek  tarihidir...

artık 50’li yaşlara gidiyorum ama hala unutmadım çocukluğumun  haziranlarının o güzelim güneşli akşamlarını...

unutmadım, annem müjgan hocanımın  yaptığı mozaik pastalarla öğle uykularından uyanmayı...

unutmadım, öğretmen maaşıyla alınan arkadaş kitapları serileriyle habire  okuduğum tatil günlerini...

unutmadım, yokuşlarda benim çocuk tembelliğimi örtbas etmek için babam taşkın hocamın emek emek çektiği, güzelim at kafalı kırmızı bisikletimle park yollarına gitmeyi...

vee hiç unutmadım,   selahi dedemin,  bedia babaannemin de olduğu haziranlı doğum günlerimde hediye edilmiş kitaplarla giysilerle oyuncaklarla huzurlu bir çocuk olmayı...

ben haziran çocuğuyum...
haziran’ı  haziran ayını  kendimi bildim bileli hep çok sevdim...
ama şu son  iki yıldır haziran  hep ölümlerle gelir oldu yanı başıma...

şairin dediği gibi “ haziran’da ölmek zor” oldu...
haziran ölümlerini  yaşamak çok çok ağır oldu....

önce geçen yıl tam bu günlerde ibrahim balkan gitti...
bu yıl da apansız bir orak darbesiyle ismail özkök eniştemi aldı haziran...

iki ismi de  hakikaten ayrı severdim...

birinci isim,  hayatımın  en güneşli ve en bulutlu,  en haziranlı ve en karakışlı sarı damarlı poyrazımın da atasıydı...o atayı, ben de büyüğüm  gördüm hiç yüksünmeden...çünkü bilge adamdı...akil adamdı...insan adamdı...kendi tabiriyle söylersem “massırın deliğinden mısır’ı gören” adamdı ibrahim balkan...aramızdaki onca yaş farkına rağmen ve etrafıyla kurduğu ilişkiler bir yana hep aynı sevgi saygı çizgisinde  yürüdük karşılıklı...

ikinci isim, aklım baliğ olduğu andan itibaren ailemde gördüğüm bir güzel insandı... eniştemdi...annem babam vardı ilk önce yanıbaşımda...ve sonrasında da ismail özkök eniştemle safiye nalan meral özkök teyzem...

acıpayam’ın dağlarında eniştem ismail özkök tuttu elimizden "keşif" gezilerimizde yürürken biz çocuklar...dağdaki kaynakları, tepenin ardındaki tarihi ramazan topunu eniştem gösterdi bizlere...su su su diye inlerken biz çocuklar;  o gösterdi bize akan derelerin içinden  temiz su bulup avuç avuç ellerimizle içmeyi...

30’lu yaşlarında gittiği 3 aylık askerlik günlerinden döndüğünde eniştem getirdi bana çocukluğumuzun bambaşka oyuncağı  matchbox markalı maket traktörümü ben daha küçücük bir çocukken...

bir bayram günü eniştemin ellerinden aldım minik boncuklar atan hediye oyuncağımı daha okul çağında bile değilken...birlikte geçirilmiş yılbaşı gecesinin kör karanlığında çocukluğumun bal uykusundan aniden uyanıp  annem babam neden beni bırakıp eve gitti ben de gidiyorum diyerek yataktan fırladığımda ve çoraplarımı bile ters giydiğimde hiç gönlümü kırmadan , hiç söylenmeden eniştem çekti kahrımı ve sakin sakin burası da senin evin değil mi oğlum diye sora sora yine eniştem  bıraktı evime...

ismail özkök eniştem,  öğretmenim de oldu benim...
güpgüzel insandı...güpgüzel enişteydi...

ortaokulda öğrencisi olduğumda öğretmenliğini de gördüm eniştemin tane tane akıl akıl insan insan sakin sakin cümlelerinde...bilim teknik dergisinin 1970’li yıllardaki sayılarından birinde yer alan “gümüşdere köyü ” öyküsünü okudu bizlere sınıfta...sanayi atıklarıyla kirlenen bir derenin bir köyün tarihini ve tabiatın doğurgan yüzünü nasıl sıfırlayabileceğini anlattı bize, çevre bilinci o yıllarda daha hiç kimselerde yokken...

fen bilgisi derslerinde öğrencisi olarak sözlülerine de kalktım eniştemin...bir seferinde 100 üzerinden 90 verdi bana tüm soruları sular seller gibi cevapladığımı düşündüğümde...aynı günün akşamında anne babamın yanındayken susurluk sokaklarında yeniden karşılaştığımızda kulağıma eğilip gönlümü almayı da bildi eniştem “10 puan alacağın var bende,  çünkü ben senin iki üç yıl öğretmenin olacağım ama hep enişten kalacağım...” diyerek...

susurluk’un uzun ve sobalı kış akşamlarında çoluk çocuk ya biz onlarda ya onlar bizdeyken eniştem getirdi nestlenin parmak çikolatalarını  bize...biz çocukların, çocukergenliğimizin en güzel en masum en aptal en buluğ zamanlarında  iki aile özkökler ve öremler olarak çıktığımız narlılı , ocaklarlı, erdekli  tatil günlerinde eniştem öğretti bize balık tutmayı, mangal ateşi tutuşturmayı, satranç oynamayı bin yılın sakinliğiyle...

kardeşim ayşın tatlısu / tanaşa’da bir karış suyun içinde daha üç beş yaşındayken boğulayazarken ve herkes efsunlaşmış gibi hiçbir şey yapamazken eniştem fırladı herkesten önce...babamın 1980’li yıllardaki bilinmez hastalık  zamanlarında “enişte yardım et” diye seslendi  annem herkesten önce ona...

daha evlenmemiş dayılarım da dahil iki aile haftalarca hep birlikte olduğumuz acıpayam’daki  kocaman bahçeli bol huzurlu baba ocağı / dede ocağı günlerinde anneannem hatice tanyerili dedem bessat(!) tanyerili  çocukluğumuzun o altın sarayında  hiçbir zaman sorun çıkaran olmadı eniştem...

sakin , kontrollü, fedakar , anlayışlı, işten asla kaçmayan ve her daim güven veren insanoğlu insan bir suretle herkesin yanında oldu...

üniversiteyi yeni kazandığım yaz günlerinde marks misali uzattığım kapkara sakallarıma baka baka  “iki üç ay daha bekleseydin de tescilli üniversiteli olunca uzatsaydın o zaman daha çok yakışırdı bu sakallar  sana... ne bu acelen...” dediğinde,  her şeye herkese tak diye cevap veren ben  asi murat örem ,  başım önümde dinleyeyazdım bu cümlesini eniştemin,  gık demeden...

tiril tiril keten gömlekleriyle , yakalı tişörtleriyle , şık şortlarıyla , beyaz ve önü kapalı terlikleriyle, her zaman ama her zaman özen gösterdiği sinekkaydı traşı ve arkaya taranmış saçlarıyla  belki de en güzel zamanlarını geçirdiği gömeç karaağaç candeniz  sitesinin tartışmasız en şık eniştesiydi o...eniştemdi..eniştemizdi...

boyumu geçen eşşek kadar çocuklarım olsa da , ben de el öptürecek yaşa çoktan gelsem de , bu adeti hiç sevmesem de , son yıllarda biraraya geldiğimizde hep aynı şeyi yaşadık eniştemle...o elini öptürmek istemedi ve hayatta çok az kişinin elini öpen ben murat örem,   ısrarla öptüm elini ismail özkök eniştemin...çünkü eli öpülecek adamdı o...

torosların çocuğuydu  benim eniştem...
belki de o yüzden; 
bu kadar vakurdu...
bu kadar dingindi...
bu kadar asildi...

yalnızca bir kez gördüm ağladığını eniştemin....1980’li yılların başında bel fıtığı tedavisi için bandırma devlet hastanesinde yatarken , çoluk çocuk ziyaretine gittiğimizde sakalları hafif  uzamış yüzüne damlalar şıp şıp akmıştı... koskocaman adamın  eniştemin ağlaması çok dokunmuştu bana...şimdi dönüp hesapladığımda o zamanlar koskocaman dediğim adam benim şimdiki yaşımdan neredeyse 10 yaş daha gençmiş meğer...

ve ben de şimdi 
koskocaman adam olarak
bu satırları yazarken
zırıl zırıl zarıl zarıl ağlıyorum...

hastanede evde morgun önünde camide mezarlıkta ...
kendini tutmayı başaran ben  katıla katıla ağlıyorum...

bu blogu takip edenler bilir; 
ölümün karşısına hayatı koyanlara daha yakın  durdum daima...

hatta, ölümlü olduğunu bilmenin insan denen canlı türüne verilmiş bir imtiyaz olduğunu söyleyen sokrates’e bile  canı gönülden hak verdim...

ama bu ani bu apansız bu şaşırtıcı ölüm  bana da çok ağır geldi...
gittiği yer nur olsun eniştemin...

emaneti önce çocuklarının , sonra bizimdir...


bir garip bir inanılmaz kazadan kurtulan herkese de acil şifalar olsun.... 

gittiği yer nur olsun eniştemin...
kalanlara da  hepimize de 
artık nasıl olacaksa,   
büyük sabırlar olsun...

çünkü  bu sabra çok ihtiyacımız var,
özkökler 
öremler 
tanyeriler  olarak ...
yakınları öğrencileri sevenleri olarak 
buna çok ihtiyacımız var...

( murat örem / 24 haziran  2014 / ankara..)

fotoğraf / candeniz sitesi / karaağaç / temmuz 2008 
-meral özkök, ismail özkök, murat örem, taşkın örem, müjgan örem- 


20 Haziran 2014 Cuma

kış uykusu...yaz uykusu...."ne kalacak bizden geriye...?"


dahauzunyıllardüşünüpyazası  büyük kalem çetin altan , yıllardır yazılarında gelenek haline getirdiği biçimde  bu sene de muhtemelen değinmiştir ama biz de söyleyelim ;  

iki gün sonra kuzey yarımküre için en uzun gündüz zamanı...
yaz mevsiminin en uzun yaşanacak  gününün zamanı ....

“daha dur yahu yaz başlamadı bile, ne demek bu..”  deseniz de  bundan sonra saniye saniye gün gün kısalacak gündüzlerin aydınlığı...

ayrıca yine hepimiz farkındayız ki ;  dünya da türkiye de  çok  sıcak geçecek bir yaz mevsimi daha yaşayacak...bu durumun  türlü nedenleri var elbette...birincisi,  hakikaten artık küresel ısınma denen bir bela var insanlığın üzerinde ve ironik biçimde bu belayı yaratan da yine  insanın doymak bilmezliği...gözü açların arsızlığı....

benim kuşağım bile neredeyse 50’sine geldi ve yaz ayları yıl yıl meteorolojik olarak ısınırken ülkemizin politik gündeminin sıcaklığı da hiç bitmedi...oysa , hayata sakince  ve yukarı akıldan  bakmayı başaran zihinler için adına siyaset  politika dediğiniz olgu da,  bir ölüm kalım meselesi değil,   bir tercihte bulunmanın  ortak bir yaşama alanına yansımasından ibaret...

evet , siyaseti, seçimleri  küçümsememek gerekir...
kesinlikle doğru...
ama siyaset diye diye de  hayatı atlamamak gerekir...

çünkü siyaset yalnızca seçimler  kişiler  yönetenler  değil ki...
ve seçimler de  siyaset yapmanın unsurlarından yalnızca biri...

bu yüzden siyaseti tek bir noktaya , seçimlere ,  kişiye veya kişilere de asla indirgememek ve daha da önemlisi keskin kutuplara savrulma  bahanesi  yapmamak aslolan...işyerinizde arkadaşınızla kurduğunuz ilişki de, evinizde çocuklarınıza ettiğiniz cümleler ve açtığınız kapılar da hatta mecazen söylersek etrafınızdaki insanların kah suratlarına vurduğunuz kah gül uzattığınız pencerelerin her biri de  siyaset çünkü...

her şeye hakim olmak isteyen mutlak gücün kutsallaştırıldığı, ikonlaştırıldığı  zaman ve coğrafyalarda ortak alana yansıyan ya da yansıtılan kavgalara kendinizi kaptırır ve duruşunuzu  tavrınızı  cümlelerinizi  yorumlarınızı  tek bir yere sabitlerseniz  kendinize de faydanız olmaz, etrafınıza da...ülkenize de…

sonuçta hayat dediğiniz şey de,  huzur veren adımlarla yürümek ve  ömür saatinin dolacağı zamana kadar yaşayacaklarınızı katmanlandırma  ve anlamlandırma çabalarınızın toplamı...

bu anlamlandırma çabasını,  -insan olduğunuzu unutmamak şartıyla- çiçeklerle dolu bir bahçeye emek vererek de , evinizin içinde kendinize huzur adası kurarak da , bir başka insanı sevip önemseyerek de , iyi bir sporcu olmayı hedefleyerek de , gepgenç  insanlara yeni düşünce kapıları açarak da ya da bir taş gibi yıllarca oturup düşünerek de.... yapabilirsiniz...

seçenekleriniz  sonsuz olduğu gibi bunun formülü de yoktur ve kimsenin kimseye sunacağı reçete de olmamalıdır...

toplumlar , bireyler , milletler de  dalgalı günler geçirebilir...
nasıl içine doğduğunuz aile sizin temel gerçekliğinizse ve hayatınızdaki çok şeyi öncelikle bu gerçekliğin üzerine inşa ederseniz   ülkelerin coğrafyaları da o toprakta  yaşayan milletlerin kaderidir...

türkiyemizin kaderi de coğrafyasından bağımsız değil.
güç kavramının her şeyin önüne geçirildiği bir coğrafyanın tam kıyısındayız…oysa hayat yalnızca güç kavramıyla tadına varılacak bir olgu değil ki…

bu  sosyolojik etnik siyasi coğrafi tarihi gerçeklikleri daha çok uzun yıllar konuşup yazacak bu toplumun düşünenleri...tıpkı geçmişte de yaptıkları gibi…

siyaset yapan isimler de yeni cümleler kuracaklar önerilerde bulunacaklar  tabi ki...

bizler de bu ülkenin vatandaşları olarak

dinleyeceğiz, okuyacağız, düşüneceğiz ...
hatta hatta
tartışacağız, sitem edeceğiz ve bir karara varacağız...

ama kırıp dökmeden...
ama ötekileştirmeden....
ama düşman bellemeden....

ve daha düne kadar siyasette, günlük hayatta , komşulukta , işyerinde kolkola girdiklerimizi, aynı masada iki yudum içtiklerimizi, selam sabah verdiklerimizi de küçük bir nedenden dolayı , siyasi analizlerinden dolayı yaftalamadan, ayrıştırmadan, düşman bellemeden yapacağız bunu...

amalı cümleler kurmadan yapacağız bunu...

bunun başka yolu yok çünkü...
bunun başka yolu varsa da,  o yol  tutulacak yol   değil çünkü....

son yıllarda çocukluğumun yaz günlerini daha çok hatırlıyorum güneş böyle beynimize beynimize vurdukça...

son yıllarda çocukluğumun yaz günlerini daha çok hatırlıyorum bitirilmek için çaba harcanması bir  yana,  habire körüklenen  çiğ gerginlikler ruhumuza ruhumuza vurdukça...

o yaz günlerinde , sakalları bile daha çıkmamış gepgenç bir çocuk adam olarak kitaplarım ve dergilerimle de mutlu bir adamdım ben...

milliyet sanat dergisinin çıkmasını dört gözle beklerdim...
zeynep oral’ı , cemal süreya’yı, murathan mungan’ı yudum yudum okurdum...

aradan bin yıl geçtikten sonra bugün yine okudum zeynep oral’ı ...
elbette sakallarım çıkalı çok oldu...
elbette sakallarımda saçlarımda beyazlar da çok oldu...
hatta hatta siyahlar çoktan yenildi beyazlara sakallarımda da saçlarımda da....

aradan bin yıl geçtikten sonra bugün yine okudum zeynep oral’ı ...
ve daha iki gün önce izlediğim o filmi de KIŞ UYKUSU’NU anlatan yazısını...

güncel siyasetle ilgili haleti ruhiyesini paylaştıktan sonra şunları demiş zeynep oral beni bir kez daha 15-16-17-18 yaşlarıma götüren o güzelim ve filmle ilgili cümlelerinin her birine katıldığım yazısında ;

Hüzünle baş etme yollarını ararken Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filmini gördüm. Muhteşemdi. Çok yazıldı çok söylendi. Senaryo, diyaloglar, görüntü, kurgu, oyunculuk, müzik... Baştan sona bir ustalık, baştan sona eşsiz bir özen, sonsuz bir denge ve uyum işi...

Emre Kongar filmden aldığı edebiyat tadını vurguluyordu, ben de filmden aldığım tiyatro tadını vurgulamalıyım...

Film üzerine okuduğum yazılarda diyaloglar söz konusu olduğunda Çehov adı da sık geçiyordu. Zaten jenerikte de “Çehov öykülerinden esinlenme” diye belirtilmişti... Bence tıpkı Çehov oyunlarında olduğu gibi, diyaloglardan çok, susuşlarda, sessizliklerde vardı o Çehov etkisi... Karakterlerin söylemediklerinde vardı o insanın içine işleyen hüzün, o müthiş teatral atmosfer ve de ülkemin ruh hali...

Filmden ayrılırken hüznüm dağılmamıştı. Ama mutluydum. Benim ülkemde böyle bir film yapıldığı için, böyle sanatçılar var olduğu için...

“Kış Uykusu”nun senaryosunun kitaplaşmasını beklerken, filme emeği geçenleri kutluyorum.
Cumhurbaşkanlığı’na gelince... Aklımda ‘Vanya Dayı’ oyununda Astrof’un söyledikleri var. (Ki Astrof, oyun kişileri arasında en çok Çehov’a benzeyendir.)Şöyle der:

“Bizden yüz, iki yüzyıl sonra yaşayacak ve yaşamımızı böyle aptalca, böylesine tatsız bir biçimde tükettiğimiz için bizi küçümseyecek olanlar, belki de mutlu olmanın bir yolunu bulacaklardır.” 
                                               
                                                                          *******
yedigünyazılarının değerli okurları bir de onat kutlar’a ait muhteşem bir şiir vardır ve şunları demiştir onat kutlar….

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Her şey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

( murat örem / 19 haziran 2014 / ankara….)


15 Haziran 2014 Pazar

bazı evlatlar, babasız annesiz artık…bazı anne babalar da kızsız oğulsuz, evlatsız…



"pek  farkına varmasanız da hiç unutmayın  ;      
çocuğunun  elinden tutan  babadan  daha büyüktür ,
kaç yaşında olsa da  hala babasının elinden tutabilen çocuk. “
                                                                                  murat örem…



bu bloğu takip edenler,  neoliberal ve kapitalist ekonomi politikalarının çirkin parmağının on yıllardır gözümüze gözümüze soktuğu özel gün kutlamalarına karşı ayrı bir  his(!)sizlik   duyduğumu iyi  bilirler…


abartılmış tarihlere, görev gibi kutlanan özel günlere de muhabbetsizliğim vardır… bütün bir yıl birbirinin gözünü oymak için bekleyenlerin bayram günlerindeki vıcık vıcık telefon mesajlarına, alolarına  da ayar olurum…


sevgili yeğenim alp’in jargonuyla söylersem böyle davrananlara  eni konu  “atar yaparım..” sevmem çünkü insanlığın bu günlere yüklediği abartılı anlamları, sahtelikleri, iyi ki doğdunnnn repliklerini…“iyi ki doğdun”  yerine  iyi ki içini doldura doldura yaşadın” denmesini yeğlerim…


benim,  annemin babamın evladımın ve çok sevdiğimin kıymetini bilmem için kapitalizmin hatırlatmasına asla ve kat’a ihtiyacım yoktur diye düşünürüm…


ama yine de bazı durumlarda özel günlerden kaçış yoktur…
bu yazı da babalar günü dolayısıyla yazılmış olsun öyleyse…

                                     ******

yazının en tepesindeki  şiiri  / cümleleri    2004 yılında,   ankara’daki  yüksel  caddesi’nde  bin yıllık dostum ve hakiki avukat hüseyin arslan’ı beklerken yazmıştım…


o zaman  da ne mutlu ki  iki çocuklu bir babaydım ve  çocuklarımın ikisi de bugünden 10  yaş daha küçüklerdi …aradan geçen 10 yılda ben biraz daha yaş aldım(!) ve onlar yani arda ve umur  artık delikanlı oldular…


yazının başındaki şiirin hikayesine dönersem ;
hüseyin’i beklerken , bir baba ve çocuk elele tutuşmuş yürüyorlardı…baba mutluydu çocuğunun elinden tutarken…


ama çocuk mutlu kere mutluydu, dünyanın yalnızca babası ve kendi etrafında döndüğünden emin olacak kadar mutluydu…


çok etkilenmiştim çocuğun o özgüveninden, mutluluğundan, yüzündeki huzurdan…yazının başındaki  cümleler geçmişti aklımdan ve cebimdeki sigara paketinin üzerine yazmıştım aklımdan geçenleri hemen çalakalem…


hayat aktı  geçti ve bu şiirin yazılmasından bu yana şairin dediği gibi güneşin etrafında 10 kere  daha döndü dünya…o büyük şiirdeki dizeler misali , aradan geçen 10 yılı güneşe ve dünyaya  sorarsanız onlar için mikroskobik bir zaman ama bana sorarsanız 10 senesi  geçti ömrümün….


bir de , aradan geçen yıllarda  kainatın da en gerçek yasası işledi ve bazı babalar  anneler  gümüş kuşlara binip gittiler çok uzaklara…


bazı evlatlar babasız annesiz  artık…
bazı babalar da evlatsız…
kızsız , oğulsuz…


bu duygunun kelimelerle ifade edildiği kadar hafif olmadığını bilecek kadar yaşadım ben de elbette…sırası geldiğinde dedelerimi anneannemi babaannemi amcamı sevdiklerimi ben de verdim toprağın koynuna…


ama yaşadığımıza doğduğumuza ne kadar inanıyorsak öleceğimizi de bilmemiz gerek…


ölümü, kainatın en gerçek yasası ve büyük felsefecilere göre de en güzel yasası olan ÖLÜM’ ü sükûnetle suhuletle kabullenmemiz gerek…


kabulleniriz kabullenmesine de iş ki sırayla olsun her şey…
iş ki evlatlar büyüsün , anne babalar yaşlansın…
zamanı geldiğinde de önce büyükler   binsin o  gümüş kuşlara…


babalar anneler gömmesin evlatlarını…
kızlar oğullar sırtlasınlar babalarını annelerini son yolculukta…
babalar anneler görmesin kızlarının oğullarının acılarını…
ölümün de adili olsun…babalar gününüz kutlu olsun…


ve
hala yaşıyorlarsa ,
ne kadar fikri çatışmaya girseniz de
eli öpülecek anne babalarınızın
apayrı kıymeti olsun…


evlatlarınızın da güzel yazıları , kaderleri olsun…


çünkü buna çok ihtiyacımız var…
çünkü , barışta daha çok yaşlılar ölür ama  zor zamanlarda  daima ve en çok  gençler evlatlar ölür…

(murat örem / 15 haziran 2014  / ankara…)

-resim ve fotoğraf / arda erhan örem…-