*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

20 Haziran 2014 Cuma

kış uykusu...yaz uykusu...."ne kalacak bizden geriye...?"


dahauzunyıllardüşünüpyazası  büyük kalem çetin altan , yıllardır yazılarında gelenek haline getirdiği biçimde  bu sene de muhtemelen değinmiştir ama biz de söyleyelim ;  

iki gün sonra kuzey yarımküre için en uzun gündüz zamanı...
yaz mevsiminin en uzun yaşanacak  gününün zamanı ....

“daha dur yahu yaz başlamadı bile, ne demek bu..”  deseniz de  bundan sonra saniye saniye gün gün kısalacak gündüzlerin aydınlığı...

ayrıca yine hepimiz farkındayız ki ;  dünya da türkiye de  çok  sıcak geçecek bir yaz mevsimi daha yaşayacak...bu durumun  türlü nedenleri var elbette...birincisi,  hakikaten artık küresel ısınma denen bir bela var insanlığın üzerinde ve ironik biçimde bu belayı yaratan da yine  insanın doymak bilmezliği...gözü açların arsızlığı....

benim kuşağım bile neredeyse 50’sine geldi ve yaz ayları yıl yıl meteorolojik olarak ısınırken ülkemizin politik gündeminin sıcaklığı da hiç bitmedi...oysa , hayata sakince  ve yukarı akıldan  bakmayı başaran zihinler için adına siyaset  politika dediğiniz olgu da,  bir ölüm kalım meselesi değil,   bir tercihte bulunmanın  ortak bir yaşama alanına yansımasından ibaret...

evet , siyaseti, seçimleri  küçümsememek gerekir...
kesinlikle doğru...
ama siyaset diye diye de  hayatı atlamamak gerekir...

çünkü siyaset yalnızca seçimler  kişiler  yönetenler  değil ki...
ve seçimler de  siyaset yapmanın unsurlarından yalnızca biri...

bu yüzden siyaseti tek bir noktaya , seçimlere ,  kişiye veya kişilere de asla indirgememek ve daha da önemlisi keskin kutuplara savrulma  bahanesi  yapmamak aslolan...işyerinizde arkadaşınızla kurduğunuz ilişki de, evinizde çocuklarınıza ettiğiniz cümleler ve açtığınız kapılar da hatta mecazen söylersek etrafınızdaki insanların kah suratlarına vurduğunuz kah gül uzattığınız pencerelerin her biri de  siyaset çünkü...

her şeye hakim olmak isteyen mutlak gücün kutsallaştırıldığı, ikonlaştırıldığı  zaman ve coğrafyalarda ortak alana yansıyan ya da yansıtılan kavgalara kendinizi kaptırır ve duruşunuzu  tavrınızı  cümlelerinizi  yorumlarınızı  tek bir yere sabitlerseniz  kendinize de faydanız olmaz, etrafınıza da...ülkenize de…

sonuçta hayat dediğiniz şey de,  huzur veren adımlarla yürümek ve  ömür saatinin dolacağı zamana kadar yaşayacaklarınızı katmanlandırma  ve anlamlandırma çabalarınızın toplamı...

bu anlamlandırma çabasını,  -insan olduğunuzu unutmamak şartıyla- çiçeklerle dolu bir bahçeye emek vererek de , evinizin içinde kendinize huzur adası kurarak da , bir başka insanı sevip önemseyerek de , iyi bir sporcu olmayı hedefleyerek de , gepgenç  insanlara yeni düşünce kapıları açarak da ya da bir taş gibi yıllarca oturup düşünerek de.... yapabilirsiniz...

seçenekleriniz  sonsuz olduğu gibi bunun formülü de yoktur ve kimsenin kimseye sunacağı reçete de olmamalıdır...

toplumlar , bireyler , milletler de  dalgalı günler geçirebilir...
nasıl içine doğduğunuz aile sizin temel gerçekliğinizse ve hayatınızdaki çok şeyi öncelikle bu gerçekliğin üzerine inşa ederseniz   ülkelerin coğrafyaları da o toprakta  yaşayan milletlerin kaderidir...

türkiyemizin kaderi de coğrafyasından bağımsız değil.
güç kavramının her şeyin önüne geçirildiği bir coğrafyanın tam kıyısındayız…oysa hayat yalnızca güç kavramıyla tadına varılacak bir olgu değil ki…

bu  sosyolojik etnik siyasi coğrafi tarihi gerçeklikleri daha çok uzun yıllar konuşup yazacak bu toplumun düşünenleri...tıpkı geçmişte de yaptıkları gibi…

siyaset yapan isimler de yeni cümleler kuracaklar önerilerde bulunacaklar  tabi ki...

bizler de bu ülkenin vatandaşları olarak

dinleyeceğiz, okuyacağız, düşüneceğiz ...
hatta hatta
tartışacağız, sitem edeceğiz ve bir karara varacağız...

ama kırıp dökmeden...
ama ötekileştirmeden....
ama düşman bellemeden....

ve daha düne kadar siyasette, günlük hayatta , komşulukta , işyerinde kolkola girdiklerimizi, aynı masada iki yudum içtiklerimizi, selam sabah verdiklerimizi de küçük bir nedenden dolayı , siyasi analizlerinden dolayı yaftalamadan, ayrıştırmadan, düşman bellemeden yapacağız bunu...

amalı cümleler kurmadan yapacağız bunu...

bunun başka yolu yok çünkü...
bunun başka yolu varsa da,  o yol  tutulacak yol   değil çünkü....

son yıllarda çocukluğumun yaz günlerini daha çok hatırlıyorum güneş böyle beynimize beynimize vurdukça...

son yıllarda çocukluğumun yaz günlerini daha çok hatırlıyorum bitirilmek için çaba harcanması bir  yana,  habire körüklenen  çiğ gerginlikler ruhumuza ruhumuza vurdukça...

o yaz günlerinde , sakalları bile daha çıkmamış gepgenç bir çocuk adam olarak kitaplarım ve dergilerimle de mutlu bir adamdım ben...

milliyet sanat dergisinin çıkmasını dört gözle beklerdim...
zeynep oral’ı , cemal süreya’yı, murathan mungan’ı yudum yudum okurdum...

aradan bin yıl geçtikten sonra bugün yine okudum zeynep oral’ı ...
elbette sakallarım çıkalı çok oldu...
elbette sakallarımda saçlarımda beyazlar da çok oldu...
hatta hatta siyahlar çoktan yenildi beyazlara sakallarımda da saçlarımda da....

aradan bin yıl geçtikten sonra bugün yine okudum zeynep oral’ı ...
ve daha iki gün önce izlediğim o filmi de KIŞ UYKUSU’NU anlatan yazısını...

güncel siyasetle ilgili haleti ruhiyesini paylaştıktan sonra şunları demiş zeynep oral beni bir kez daha 15-16-17-18 yaşlarıma götüren o güzelim ve filmle ilgili cümlelerinin her birine katıldığım yazısında ;

Hüzünle baş etme yollarını ararken Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filmini gördüm. Muhteşemdi. Çok yazıldı çok söylendi. Senaryo, diyaloglar, görüntü, kurgu, oyunculuk, müzik... Baştan sona bir ustalık, baştan sona eşsiz bir özen, sonsuz bir denge ve uyum işi...

Emre Kongar filmden aldığı edebiyat tadını vurguluyordu, ben de filmden aldığım tiyatro tadını vurgulamalıyım...

Film üzerine okuduğum yazılarda diyaloglar söz konusu olduğunda Çehov adı da sık geçiyordu. Zaten jenerikte de “Çehov öykülerinden esinlenme” diye belirtilmişti... Bence tıpkı Çehov oyunlarında olduğu gibi, diyaloglardan çok, susuşlarda, sessizliklerde vardı o Çehov etkisi... Karakterlerin söylemediklerinde vardı o insanın içine işleyen hüzün, o müthiş teatral atmosfer ve de ülkemin ruh hali...

Filmden ayrılırken hüznüm dağılmamıştı. Ama mutluydum. Benim ülkemde böyle bir film yapıldığı için, böyle sanatçılar var olduğu için...

“Kış Uykusu”nun senaryosunun kitaplaşmasını beklerken, filme emeği geçenleri kutluyorum.
Cumhurbaşkanlığı’na gelince... Aklımda ‘Vanya Dayı’ oyununda Astrof’un söyledikleri var. (Ki Astrof, oyun kişileri arasında en çok Çehov’a benzeyendir.)Şöyle der:

“Bizden yüz, iki yüzyıl sonra yaşayacak ve yaşamımızı böyle aptalca, böylesine tatsız bir biçimde tükettiğimiz için bizi küçümseyecek olanlar, belki de mutlu olmanın bir yolunu bulacaklardır.” 
                                               
                                                                          *******
yedigünyazılarının değerli okurları bir de onat kutlar’a ait muhteşem bir şiir vardır ve şunları demiştir onat kutlar….

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Her şey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

( murat örem / 19 haziran 2014 / ankara….)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder