*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

15 Ekim 2013 Salı

cevat şakir kabaağaçlı / balıkçı / halikarnas balıkçısı ; damıtılmış rüzgarların en güzel çocuğu....



“ Bana verilen denizci dersleri dolayısıyla lâf sırası bulamayan Kasım Efendi, ustamın bana boyuna denizden bahsettiğini, gidip babama fitlemiş. Bir akşam eve dönünce, babamın bir karış surat astığını gördüm.

Yutkundu. Yutkundu: Seni mektebe vereceğim, dedi. Dünya gözüme zindan kesildi. Üç dört gün sonra topal hocanın mahalle mektebine gidecektim. Dükkâna gittim son gündü. Ustam selâm verdikten sonra: Mektebe giderken ara sıra dükkâna uğra! dedi.

O gün de her gün gibi akşam oldu. Kasım Efendi ile Nusret Ağa ayrıldılar. Ustamla yalnız kaldık. Ustam bana vermekte olduğu son dersin tamamen tadına varabilmek için beni, biraz ötemizde sokak köşesinde Muğlalı aşçı Yaşar'a, bir şişe rakı ve mezelik izmarit balığı almak üzere gönderdi. Aşçı Yaşar; Bizimle beraber dünyanın böylesinde yaşıyorlar, yazık zavallıcıklara diyerek irili ufaklı, kör topal elli altmış kadar kedi ve köpek beslediği için, dükkâna güç belâ girdim.

Dükkânının bana göre asıl cazibesi, kurutulup yaldızlanmış ve tavana asılmış, açık kanatlı bir kırlangıç balığı idi. Yaşar kısa ve şişmandı, yağlı yüzü pırıl pırıl yanardı. Soluk benizli çocuğu, zerzevatı soyar, ateş yakmak, pişirmek ve bulaşık yıkamakta babasına yardım ederdi. İşte o çocuk -yani Hamdi- bana izmaritlerin en kocamanlarını seçti. Rakıyı ve bir gazete parçasının üzerinde de izmaritleri dükkâna getirdim. Ustam şişenin kıçına avuç içiyle vurup tapayı attırdı. Karşı karşıya oturduk. Kadehi doldurdu. İçti. Sonra Bak şimdi sanki geçmişle gelecek karşı karşıya oturuyoruz  dedi. Başı bir müddet önüne düştü. Sonra kaldırıp: Seren altı makaraları nasıl donatılır? diye sordu. Ben,  Çımaları filadur, kasalı tek sapandan, iki makara hamailinin iki tarafına konulur. Seren üzerinden filadura bağı ile bağlanır  diye bir solukta cevap verdim. Halil usta (şaaak) diye avucunu dizine vurdu. Aç ağzını yum gözünü dedi. Mezeliğinden bir kızarmış izmarit verdi....

Bu cümleler iflah olmaz deniz sevgisi,  girdiği her ortamdaki MERHABA seslenmesi ve dramatik hayatından mutluluk ve insanlık iksirini çıkarmayı başarmasıyla  zihinlerde yer etmiş  edebiyatçımıza ait…

Yazının başındaki ustayla çırağın sohbetli hikayesi şöyle devam ediyor  edebiyatçımızın kaleminden...

Fakat (ustam)  bütün gayretine rağmen neşelenemiyordu. Bir yorgunluğu argınlığı vardı. Birkaç kadeh daha içti. Sonra bana;  Meselâ gemi orsa alabanda edecek, ne gibi emirler verilir, ve o emirler verilince neler yapılır? Sırasıyla söyle bakalım  dedi. O manevranın bir kayıkta yapıldığını görmek sevincinden ben de, ustam da mahrumduk. Fakat onu sözle haykıra haykıra anlatmanın sevinci vardı ya.

Dudaklarımı ıslattım ve hemen, anlatmağa başladım. Alestaaa tira mola! deyince hepimiz, ayni denizciler - Hepimiz deyince onların arasına kendimi de kattığım için göğsüm gururla kabardı- yerlerimize koşar ve hazır ol vaziyetinde alesta dururuz. Laçka skuta orsaalabanda! denince flok skutalarını ve trinket skutalarını koyveririz. Dümenci de dümeni orsa alabandaya basar. Maestra yelkeninin rüzgârı boşanır. Yelken gök gürültüsü gibi gürleyerek yapraklanır. Kaptan "mola kontra, issa punya!" emrini verir. Punyaları basar, papfingo burinalarını mola eder, maestra prassiyasını alesta ederiz.   O zaman rüzgâr geminin başından gelmeğe başlar.    

Ben bunları sırasıyla söylerken ustamın yorgunluğu gideriliyor, gözleri vahşi bir tasdik ateşiyle yanmağa başlıyordu.  Mola burina grandi tira mola maestra! diye bağırılınca ve biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgârdan açılmağa başlar.İşte o zaman burinaları mola trinket yelkenini tumba ederiz. Bazılarımız prova serenlerini prassiya tokaya alır. Dümenci dümen yekesini onkaşa getirir. "Aganta skuta flok!" denince flok skutalarını çeker, kasarız. Artık bütün yelkenler rüzgârla dolmuştur.

İşte o zaman, son emir, yani "Aganta burina burinata!" kumandası verilir. Kayık şarıl şarıl rüzgârın gözüne işler. Ben bunu söyleyince elinde kadeh beklemekte olan Halil usta, kadehi parlattı. Bana: -Son olarak verilen kumandayı bağıra bağıra tekrar et!  dedi. Ben de ciğerlerimi doldurarak olanca sesimle Aganta burina burinata! diye haykırdım. O zaman, pek eski bir denizcilik âleminden hız alan ustam, sanki, beni şanlı bir deniz istikbaline fırlatmak istiyormuş gibi, dağları temellerinden sarsan bir dinamit infilâkı şiddetiyle: Aganta burina burinata!  diye gürledi.

Papuççular ve eskiciler sanki birbirine "Aman arkadaşlar durup dinlenmeyelim, çünkü açlık, dağ başında tenha yolcuyu kovalayan bir kurt gibi peşimize düşmüş bulunuyor. İşte bundan dolayı, biz de koşarcasına ha bire çalışalım ki, açlık ensemizde yetişip bizi helak edemesin" diyerek birbirini çabuk olmağa kışkırtıyorlarmış gibi, işlerinin üzerine abanmış acele acele takır tukur çekiç sallarken "Aganta burina burinata!" diye kâinata meydan okuyan nidamızı duyunca, işlerinin üzerinden doğruldular. Birdenbire çekiç takırtıları sustu. Hattâ hâlis muhlis bir kara adamı olan aşçı Yaşar bile, sesini kapıp koyuverdi ve eskicilerle beraber "Aganta!" diye nârayı bastı.

Neşenin seslerimize, seslerimizin neşeye verdiği sonsuz hürriyete, muhayyilem hız aldı. Eski püskü karanlık dükkân, "Yallah!" diye sanki yerinden kopup havalandı; Bilmiyorduk neden; hepimiz bir kurtuluş hazzı ve hızı duyduk.
Şaka değil, "Aganta burina burinata" nidası gönülden kopuyordu.



Paylaştığımız alıntının yeni satırlarını okudukça   Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı, Balıkçıyı, Halikarnas Balıkçısı’  hatırlayanların  sayısının arttığını ummak istiyoruz...

Çok şey mi istiyoruz ???

İlk basım  tarihi 1945 yılı olan Aganta Burina Burinata isimli romanında her zaman olduğu gibi karşı konulmaz  deniz sevgisinin etrafında anlatıyor Cevat Şakir Kabaağaçlı bütün olan biteni..

Aganta Burina Burinata,  teknik bir denizci terimidir ama anlamının özü bizce şudur: Şimdi artık her şeyi geride bırakarak  denizlere açılma ve kendini denize ,  suya  teslim etme zamanı...

Çoğunluk için deniz yalnızca tatili, güneşi ve dinlenmeyi  hatırlatsa da, Halikarnas Balıkçısı için çok daha başka şey olmuştur her zaman...

Deniz, tarih  ve mitoloji , hayatın ,  yaşama sevincinin  ta kendisidir Cevat Şakir için...

İşte, Aganta Burina Burinata eserinde roman kahramanlarına farklı roller biçerken yine de denizin ve deniz sevgisinin  galip gelmesi de bu yüzdendir....

Türk edebiyatında deniz , denizci ve deniz sevgisi denince akla gelen ilk isim olan, bugün şehir irisi azmanlığıyla tabiliğinden ve güzelliğinden çok şey kaybeden Bodrum ilçesinin tanınmasındaki emekleri tarifsiz olan ve  Bodrum’un tarihi adı olan Halikarnasos’a atıf yaparak  Halikarnas Balıkçısı ismiyle bilinip sevilen  Cevat Şakir Kabaağaçlı bambaşka bir isimdi…

Cevat Şakir  Kabaağaçlı’yı okurları ve Türkiye  Halikarnas Balıkçısı veya yalnızca Balıkçı olarak tanıyıp sevdi...Cevat Şakir  anlattıklarında ve hayatında  hep tabiatı, denizi,  ve deniz insanını öne çıkardı. Çünkü O, tarihten gelen ismiyle Halikarnasos’un, bugünkü adıyla da Bodrum’un adeta tarihimizdeki kaşifi ve tabi ki Egenin  Akdenizin , anadolunun coşkulu ve delişmen  çocuğuydu.

Girdiği hiç bir insan grubundan
kocaman bir MERHABA’yı  esirgemeyen 
Halikarnas Balıkçısı’ydı.....

Cevat Şakir, 1890 yılında babası tarihçi, yazar ve vezir Mehmet Şakir Paşa’nın görevi dolayısıyla bulunduğu  Girit'te doğar...Cevat Şakir’in doğum yeri ve doğum tarihi  konusunda birbirine yakın olsa da farklı bilgilere rastlamak mümkündür.

Cevat Şakir , Şakirpaşa olarak tanınan köklü bir ailenin üyesidir ve amcası da Sultan Abdülhamit'in sadrazamlarından Cevat Şakir Paşa'dır. 1890 yılında Girit’te doğan Halikarnas Balıkçısı’nın ömrü büyük çalkantılar ve rastlantılarla örülmüştür adeta....

Babasının görevi dolayısıyla çocukluğunun bir bölümünü Atina’da geçiren Cevat Şakir, yaşadığı günlerin hatta bugünün koşullarıyla kıyaslandığında bile, çok iyi diye tanımlanacak bir eğitim alır...

İngiltere’nin dünyadaki marka  eğitim kurumlarının başında gelen Oxford Üniversitesi’nde, Yakın Çağlar Tarihi öğrenimi  gören Cevat Şakir bu yıllarda aldığı eğitimin de katkısıyla bir çok dilde yazılar yazıp çeviriler yapacaktır...

Gençlik yıllarında,  çok acıtıcı olaylar sonucu  babasını  öldürmek  suçlamasıyla karşılaşır ve hapis yatar Cevat Şakir....

Elli yılın üzerindeki yazarlık hayatı boyunca gazeteciliğin de bir çok kademesinde görev yapan Sadun Tanju, İş Bankası Yayınları’nca ilk baskısı 2000 yılında yapılan Eski Dostlar isimli anı kitabında Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya akıcı üslubuyla uzun bir yer ayırmıştır..

Cevat Şakir’i anlatmaya şöyle başlar Sadun Tanju:

Oxford’da Yakın Çağlar Tarihi okumuş, birkaç dil bilen , yakışıklı genç bir Osmanlı aydını günün birinde Yunan trajedyalarına   benzer bir facianın kurbanı olur. Babasını öldürür. Öldürülen Şakir Paşa, sarayın gözde ailelerinden birine mensuptur. Roma Ateşemiliterliği’nde, Atina Elçiliği’nde bulunmuş, Girit’te Resmo Kumandanlığı yapmış, Askeri Teftiş Komisyonu üyesiyken Ferikliğe yükselmiştir…Osmanlı ve İslam tarihi üzerine önemli bir eserin de sahibidir. Dil bilir , tiyatro eserleri yazar, müzikten anlar, dünya umuru görmüş son devir Osmanlı aydın tipinin mümtaz bir örneğidir... Ağabeyi Cevat Paşa sadrazamlığa kadar yükselmiş , Osmanlı askeri tarihi üzerine önemli bir eseri bulunan, Girit Kumandanlığı ve Şam’daki Beşinci Ordu Müşirliği’nde devlete büyük hizmetleri dokunmuş, beş dili rahatça konuşan ve köşkündeki büyük kütüphanesiyle ünlü bir son devir Osmanlı devlet adamıdır... Cevat Şakir böyle bir aileden geliyor ve kader alnına henüz yirmi altı yaşındayken baba katili damgasını vuruyor...Edebiyatımızın Halikarnas Balıkçısı’nın doğuşu da diyebiliriz bu faciaya. O , fatal geceden sonra Halikarnas Balıkçısı tam altmış yıl daha yaşacaktır ve hikayeleri, romanları, hele hele Anadolu uygarlıklarını bizim geçmişimizin temelleri kılan tarih çalışmalarıyla , kültürümüzün parlak bir yıldızı haline gelecektir...Seksen yedi yaşına kadar insan sevgisini, yaşama sevincini Anadolu zenginliğini şen şakrak anlata anlata bitiremeyen Halikarnas Balıkçısı sadece o fatal gece hakkında kimseye bir şey söylemez. Bütün o birinci dünya savaşı yıllarını ve kurtuluş savaşı günlerini içeride geçirerek kendi iç dünyasının dehlizlerinde dolaşır. Serbest bırakılıp mütareke İstanbul’una döndüğünde iç hesaplaşması hala bitmiş değildir. Alnında baba katili damgası taşıdığı için ailesinin yanına da dönemez.

Üsküdar’da İhsaniye’de harap bir eve sığınır... 

Sadun Tanju’nun kaleminden paylaştığımız bu bölüm, Cevat Şakir’in gençliğinin ilk yıllarında nasıl büyük bir manevi yükün altında ezildiğini çok net olarak anlatıyor...

Dönemin önde gelen ailesinin, rahat koşullarda yetişen ve denize, deniz yaşamına aşık olan oğlu önce denizci olmak  istediği halde zorunlu olarak çok farklı bir alanda İngiltere’de eğitim hayatı yaşamış arkasından da şaşırtıcı ve üzücü olaylar sonucunda baba katili damgasını yemiştir...

Sağlık sorunları nedeniyle birkaç yıl süren hapis hayatından sonra , yaşadıkları bununla da sınırlı kalmayacaktır  Cevat Şakir’in...

Bu büyük ve tanımsız badirenin sonrasında huzuru önce bir gruba, topluluğa   ait olmakta arayan Cevat Şakir, suçlayıcı, ezici ve mahkum edici bakışlardan kendini kurtaramaz. Aradığının bu olmadığına karar verir...

Düzenli  bir işte çalışarak kendini ve yaşadıklarını unutmak ister...Resme dair yeteneği , ilgisi ve bilgisi bulunan Cevat Şakir , tezhibi ve altın ezme işlerini  öğrenir ustalardan...Resim yapmaya, grafik çizmeye yatkın olduğu için gazete ve dergilerde ressam olarak iş bulur...Ancak tam kendince bir hayatı düzene oturttuğunu düşündüğü anda da bu kez yazdığı bir yazı her şeyi allak bullak etmeye yetecektir Cevat Şakir’in...

Dönem büyük acıların, savaşların, çabaların arkasından bin bir emekle kurulan cumhuriyetin ilk günleridir...

Yönetim, en küçük bir eleştiriye bile duyarlıdır.

1925 yılında
“İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler ?”
 başlıklı bir yazı yayınlar Cevat Şakir Kabaağaçlı....

Yazıda, Birinci Dünya Savaşı yıllarında cepheden cepheye giderken trenden atlayarak ailelerini görmek için kaçan ve bir süre  sonra tekrar  geri dönen askerlerin idamına giden olayları  anlatmıştır Cevat Şakir....

Yazının öncelikli amacı,
savaşın acımasızlığını
ve  barışın  nasıl büyük bir nimet olduğunu 
öne çıkarmaktır...

Ancak
İstiklal Mahkemeleri
yazıyı böyle yorumlamaz...

Yazının yayınlandığı derginin yayıncısı Zekeriya Sertel’le birlikte dönemin İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır(!) Cevat Şakir...

İstiklal Mahkemesi’nde yapılan yargılamada en kötü sonuca hazırlamaya çalışır kendini Cevat Şakir....Dönemin olağanüstü koşullarında İstiklal Mahkemeleri’nin kararları da şaşırtıcı ve çok ağır olabilmektedir....

Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istenen Cevat Şakir, bir diğer üye Kılıç Ali nin önerisiyle adeta bir mucize sonucu yalnızca üç yıllık kalebentlikle Bodrum'a sürülür.

Ömür boyu hapis hatta idam kararını bile aklına getiren Cevat Şakir , mahkeme başkanının “üç yıllık  sürgün cezası “  kararını duyunca sevinçten kulaklarına inanamaz....

İşte, baba katili damgasından sonra Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın hayatındaki ikinci büyük travma da üç yıllık sürgün kararıyla atlatılacak ve bu acı olay Türkiye’ye ilerleyen yıllarda  yeni  güzellikleri ve en başta da Bodrum ilçesinin farkına varılmasını  kazandıracaktır şaşırtıcı biçimde....

Cevat Şakir, “ Hapishanede İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler ?” başlıklı yazısının sonunda yargılanmış ve   istiklal mahkemesince   suçlu bulunarak zamanın küçük, köhne ve çok tenha bir yeri olan Bodrum’da üç yıl boyunca kalebentliğe  mahkum olmuş ve buna da tarifsiz sevinmiştir...

“ İyi ki üç yıllık sürgüne  mahkum edildi  de dünya ve Türkiye hem edebiyatçı Cevat Şakir’i , hem de tarihteki adıyla  Halikarnasos’u , bugünkü adıyla da  Bodrum’u tanıdı....” demek bugünden bakınca çok bencilce mi yoksa çok iyimser bir yaklaşım mı olur kararı sen ver sevgili okur…

1925 yılının Bodrum’unun tabiatına, denizine, kuş uçmaz kervan geçmez güzelliğine, insanına, börtü böceğine   deyim yerindeyse ’vurulur’  Cevat Şakir...

İngiltere’de Yakın Çağlar Tarihi bölümündeki öğrencilik günlerinin birikimiyle Bodrum’un tarihteki adının Halikarnasos olduğunu bilir Cevat Şakir...

Kalebentlik günlerinde,  bütün bilgisiyle , gücüyle ve  adeta kutsal bir çabayla Bodrum’u yeni ağaç fideleri, bitki örtüsü ve çiçeklerle donatmaya çalışırken, bir taraftan da  çok uzak ülkelerdeki dostlarıyla  mektuplaşarak   yeni yeni fideler, tohumlar, bitkiler getirtir ve bunları Bodrum’un boş bulduğu her yerine ama her yerine  ekip dikmeye çalışır Cevat Şakir...

Merhabasını, insanlardan olduğu kadar, kuşlardan , böceklerden, otlardan, fidelerden, taşlardan bile esirgemeyen bir yanı vardır...

Cevat Şakir Kabaağaçlı’yla ilgili anılarda da şu benzer cümlelere rastlamak mümkündür;

“ Balıkçı, bir dağın yamacında dinlenmek için oturduğunda bile , elleriyle toprağı eşeler ve cebinden çıkardığı tohumları açtığı küçük çukurlara doldururdu, bu tohumlar, fideler, o görmese de, biz görmesek de bir gün büyüyecekti....” 
Bütün bu çabaların sonucunda bir çok şeyi başarır Cevat Şakir Kabaağaçlı... O güne dek Bodrum diye bir ilçenin varlığından  bile haberdar olmayanlar bu çabalarla öğrenir yavaş yavaş Akdenizi, Egeyi....

Bugün , beachclub’ların , tavernaların, gazinoların ortasında Bodrum’a her fırsatta yolunu düşürenlerin kaçı Balıkçıyı hatırlar diye sormayın ?

Tıpkı anadolunun bir başka diyarı olan Manisa’da yaşamış ve Manisa Tarzanı efsanesi sıfatı gerçek isminin önüne geçmiş Ahmet Bedevi gibi, kendine dair bir şey beklemeden vurgundur tabiata Balıkçı da...

Bir de denize, sulara, fırtınalara elbette...

Bodrum günlerinde ömrü boyunca  hiç bırakmadığı okuma ve yazmalarına  devam eden Cevat Şakir’in yazılarının sonunda  ölümüne dek taşıyacağı ve kısa bir süre sonra isminin bile önüne geçecek olan şu iki kelime  göze çarpar; 

HALİKARNAS BALIKÇISI…

Tüm bu çabaların, koşturmaların arasında denizin, mavi yolculukların ve insan gibi insan olmaklığın yolunu açmayı da ihmal etmez Balıkçı.... Anadoluyu, insanları, ağaçları , tabiatı  deniziyle birlikte tekrar tekrar keşfedip aşık olan Cevat Şakir, hayranlık ve sevda duygularını yazıya döküp okurlarıyla paylaşır  yıllar içinde ;

 Ege Kıyılarından ,  Merhaba Akdeniz , Yaşasın Deniz , Gülen Ada , Gençlik Denizlerinde ,  Parmak Damgası , Dalgıçlar , Aganta Burina Burinata ,  Ötelerin Çocukları , Uluç Reis ,  Turgut Reis,  Deniz Gurbetçileri  roman ve öykü kitaplarından bazılarının adlarıdır Halikarnas Balıkçısı’nın ....

Cevat Şakir’in kendi yaşamındaki travmalara da “şöylelemesine” değindiği  anı kitabı da  Mavi Sürgün  adını taşır.....

Cevat Şakir Kabaağaçlı ya da nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı denince hemen akla gelen iki isim daha vardır; Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu...

Yazıları  ve fikirleriyle  döneminin aydınlarını da  etkilemiş olan Cevat  Şakir ve arkadaşları günümüze kadar gelen ve artık maalesef başka bir şey olan Mavi Yolculuk efsanesini de hayata geçirmişlerdir yıllar yıllar önce...

Yalnızca denizden yapılan mavi yolculuklarda amaç tabiatın , denizin ve insan olmanın tadını çıkarırken bir anlamda dünyadan kopmak mavi ve yeşille kucaklaşmaktır...Bırakalım kara yolculuklarını, denizlerde, yerden binlerce metre yükseklerde bile haberlerden , telefon seslerinden kaçmanın mümkün olmadığı günümüzde mümkün olmasa da ,  Balıkçı ve arkadaşlarının o gün için yalnızca gazete ve radyodan uzaklaşmaları dünyadan kopmalarına yetmiştir.....
        
Haftalarca denizde kalınan ilk mavi yolculuklarda temel gıda maddeleri , tütün ,  alkol ve su dışında yanlarına bir şey almayanların durumunu, bugün lüks içinde yapılan mavi yolculuklarla kesinlikle karıştırmamak gerek...

O dönemde yapılan mavi yolculukların bir başka özelliği de geziye katılanların genellikle sanat ve düşünce dünyasındaki bir avuç güpgüzel  insan olmasıdır...

Bu yolculukların geziye katılan hemen herkesin yaratıcılığını arttıran bir yanı olmuştur... Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir mavi yolculukta 1974 yılında çizdiği balıklı kaya bugün bile durmaktadır....

Bedri Rahmi Eyüboğlu,

Hey benim 
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim

dizelerini de ihtimaldir ki yine bir mavi yolculuk zamanı ya da sonrasında söylemiş olmalıdır, Halikarnas Balıkçısı’nı da mutlaka hatırlayarak....

Anadolu Efsaneleri, Anadolu Tanrıları , Hey Koca Yurt  Cevat Şakir Kabağaçlı’nın deneme kitaplarından bazılarının adlarıdır...Çocuklara yönelik kitapları da olan Cevat Şakir, İngilizce kitaplar da yazmış ve onlarca kitabın dilimize tercümesini yapar...

Bir hatırlatma olarak söyleyelim ki, üç yıllık sürgünlüğünün yarısını Bodrum'da tamamladıktan sonra ortamın yumuşamasıyla kalan cezasını  İstanbul'da tamamlamıştır Cevat Şakir ama sonrasında  Bodrum’dan uzak kalamayacaktır...

Neredeyse yarım asır önce idam bile edilebilme ihtimaliyle İstiklal Mahkemesinde yargılanan Cevat Şakir Kabaağaçlı 1971 yılında Devlet Kültür Armağanı’nı aldığında da seksenli yaşlarındadır artık..

Halikarnas Balıkçısı’nın yaşamındaki coşku ve abartı yazdıklarına da yansımıştır. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın  “Edebi yönden kaleminin çok güçlü olmadığını”  söyleyen eleştirmenlere hak vermemek mümkün değil ancak  o eleştirileri yapanlara şu yanıtı vermek de bizim için bir borç;  

“İnsana ,doğaya, denize ve  denizle bütün bir ömür boyunca bıçak sırtı bir dostluk ve düşmanlığı yaşayan balıkçıların hayatlarına vurgun bir insan gibi önce  coşkusunu rehber edinmiştir yazdıklarında  Halikarnas Balıkçısı,  aklı,   kalemi  ve edebi üslubu yerine…”

Aganta Burina Burinata  isimli romanında  Kalafat Ahmet Usta’ya  şunları söyletir Halikarnas Balıkçısı;

“ İhmal edilen küçük bir çivi fena havada kayığın batmasına, içindekilerin boğulmasına sebep olur.
Deniz bu ! 
Kara  değil ki aldırmayasın.
Ölenlerin günahı boynuna kalır.
Deniz sağlam ve temiz iş ister.” 

Halikarnas Balıkçısı, denizi ve deniz insanını öylesine idealize eder ki, zaman zaman karada yaşayan insanları en hafif deyimle  ihmal etmekte bile sakınca görmez. ...

Azra Erhat  balıkçının büyük bir hareket ve coşku içinde geçen yaşamında bambaşka ve çok özel bir yer tutar. Balıkçı’yla  Sabahattin  Eyüboğlu arasında her daim gizli bir rekabetin yaşandığı iddia edilmiştir...

Yine bu  iddiaları, elçiye zeval olmaz misali aktarırsak , aradaki rekabet çoğu zaman  Azra Erhat’a  daha yakın olmak için yapılmıştır ama   hiçbir zaman  sıradanlaşmadan, bayağılaşmadan....

Dolu  dolu yaşanan günlerin, ayların, yılların içine neler sığdırmaz ki  Halikarnas Balıkçısı. Yaşamının son yıllarında ülkesinin fahri turist elçisi olurken bir yandan da rehberlik yapmaya devam eder. Balıkçı, kağıda kaleme aşina olanlar  gibi, içtenliği hesap kitaba yeğleyen bütün insanlar gibi para pul işlerinden anlamayarak şiddetli geçim sıkıntısı çekerken bile asla bundan gocunup yakınmaz.

Hayatının tümünde binlerce fide dikerken, kitaplar yazarken, Bodrum’a, Ege’ye, Akdeniz’e sevdalanırken ‘dünyalık yapmak’, bir punduna getirip hakettiğinin çok altında bedellerle arsalar ve evler almak ve sonra bunları aldığının on katı, yüz katı fiyatlarla  satmak hiç aklına gelmemiştir Cevat Şakir Kabaağaç’lının....

Hoş, aklına gelmişse de yüreğine sözü geçmemiştir…

Oysa , Bodrum’u Bodrum yapan isimlerin en önde gelenidir Cevat Şakir...

Halikarnas Balıkçısı’na yönelik önemli eleştirilerden biri de daha çok ideolojiktir ve çağı anlamaktan çok uzaktır...

Dünyadaki bütün medeniyetlerin bir şekilde iç içe geçerek birbirinin devamı olduğunu düşünen ve bunu tüm yazılarında yansıtan Balıkçı’yı Anadolu ve Türk medeniyetini gölgede bıraktığını düşündükleri için belirli gruplar benimseyip sevememiştir hiçbir zaman...

Oysa balıkçı bütün bu medeniyetlerin toplamıdır …

Değerli edebiyatçımız Selim İleri  bir gazetenin kitap ekinde Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın, Anadolu Efsaneleri isimli kitabının kapağından yola çıkarak O şimdi Yine Halikarnas Balıkçısı isimli bir yazı  yazar ve özetleyerek aktarırsak kılıç gibi keskin cümlelerle anlamak isteyenlere şunları der;

“Belli aydın bilgiçliği, Halikarnas Balıkçısı'nı, olumlu olumsuz okumuş geçinirken, onun Anadolu'da birbirini bütünleyen tarihsel kesitlere gönül verişinden habersizdir.

O tehlikeli, yarım aydın için, Cevat Şakir, Homeros'un, destanların, Troya savaşının, İon dünyasının yazarıdır. Olumlu karşılayanlar, bu toprağa ait uygarlıkta, antikiteye yöneldiği için Balıkçı'yı benimserler.

Olumsuz karşılayanlarsa, onun ince, duyarlı, coşkun kaleminden bize armağan sayfaları tarihimizin düşmanı sanırlar.

Kırk yıllık yazarlık çabamda, Halikarnas Balıkçısı gibi büyük bir şairden pek bir şey,  hiçbir şey anlaşılamadığını yakalayarak utanç duydum. Bu anlamayıştan artık iğreniyorum..Nereden başlayayım diyor Balıkçı, Anadolu'nun 'düzenli bir anlatışa hiç gelmeyen' uçşuz bucaksız öyküsüne değinecekken. Anadolu Efsaneleri, İlyada'nın izini sürmekten gurur duyar. Hektor'a kafa yormuş Fatih Sultan Mehmed'i ilk kez bu eserle öğrendim, bu eserden öğrendim. Doğu'yu ve Batı'yı birleştirmek istemiş Fatih...

Haritamızın her çizgisinde, toprakta, nehirde, dağda, gölde, derede, akarsuda bin yıllara açılıp gitmiş Halikarnas Balıkçısı muhafazakârlarımıza hiçbir zaman dost görünemedi.

Kimdi muhafazakârlar, kimdi Cevat Şakir?
Bunun irdelenmesi gerekiyor.
Kimin edebiyatı Anadolu'yu daha çok seviyor?
Bunun irdelenmesi gerekiyor.

Onun eşsiz sayfalarıyla alay etmeye yeltenenler, bin yıldır esen yeli, çatlayan dalgayı, uğultuyu, kuşun kanat çırpmasını işitemeyenler...

Onun eserinde, şakırdayan et nalları, Meryem ve İsa, Osmanlı, Ege'de yitik mermer heykeller, tanrılar, tanrıçalar, Hazret-i Peygamber!

Balıkçı için hepsi hepsi hepsi çok değerliydi.

Şimdi herkesten çok ona ihtiyacımız var!

Bundan 40 yıl önce , 1973 yılının güzünde, Ekim ayının ilk yarısındaki bir günde,  İzmir’deki, o coşkulu selamını anlatan  Merhaba Apartmanı’nda  83  yaşındayken aramızdan ayrılır Halikarnas Balıkçısı.

Vasiyeti üzerine Bodrum’una tekrar kavuşarak verilir toprağa...

Ardında bir koca yaşamın adandığı güzel ve çok çok çok anlamlı şeyler bırakır Cevat Şakir,  bakıp görmeyi bilenlere.

Bir zamanlar Bodrum’da Halikarnas Balıkçısı’nın yaşadığını dahası Bodrum denen ilçeyi Türkiye’ye ve dünyaya tanıttığını bilmeyenler , 
Bodrum Kalesi’ni ‘taş yığını’,
şehrin sokaklarında her şeye inat yaşamaya çalışan ve belki de bir kısmını balıkçının diktiği ağaçları  ‘ arabalarını park etmelerine engel olan odun yığınları’  olarak görenler de varsa hala aramızda,
onlara da Balıkçı’nın dediği gibi diyelim yine de : MERHABA....


Asıl adı Musa Cevat Şakir olan daha sonra Kabaağaçlı soyadını alan, yazılarında  Karaağaçlıgil soyadını, Hüseyin Kenan, Musa Cevat, imzalarını da dönem dönem kullanan Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı , Balıkçıyı, Halikarnas Balıkçısı’nı andık  bu yazıda sevgi ve saygıyla...

Damıtılmış rüzgarların
ve denizden gelen karayellerin  
naif ve çok çalışkan,
aykırı ama inanılmaz derecede  sorumlu çocuğu
Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın, 
Halikarnas Balıkçısı’nın anısı önünde saygıyla…

( murat örem / 15 ekim 2013 / ankara…)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder