*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

11 Temmuz 2013 Perşembe

tembelin tevekkülü neye yarar ?

İki gün önce paylaştığımız Ulus Baker yazısı çok büyük bir ilgi gördü...Yazı, neredeyse saatler içinde üç haneli okur sayısına ulaşmıştı çoktan...

Günlük okur trafiğinin binlerle ,  onbinlerle ifade edildiği sitelerle kıyaslayınca,  kendi halindeki bir blog yazısının,  yalnızca saatler içinde üç haneli okur bulması  bile baktığınız yere göre  ‘devede kulak’  olarak görülebilir...

Fakat , günlük hayatın ortalama medyasında,  yaşarken neredeyse hiç ismi anılmayan  Ulus Baker gibi bir ismin,  ölümünden yıllar sonra  bile bu kadar ilgi görmesinde mutluluk verici bir umut da var...

Asıl paylaşmak istediğimiz , bu umut işte...
Yazının çok okunmasından, ilgi görmesinden ziyade...

Bu paylaşımdan sonra hatırlatalım ki, şimdiki yazıda  söylemek istediğimiz daha başka bir şey...

Fakat o söyleyeceğimiz şeye doğru ilerlerken yine Ulus Baker’den bir alıntı açsın yolumuzu...

Ulus Baker şöyle diyor bir yazısı veya çeviri yazısında mealen ; “Kelimeler de
saatler gibi
göstermekten çok
dikte etmede de kullanılır...”

Dünya ,  iki yıl önce Japonya merkezli büyük bir afete şahit olduğundan beri   tsunami   kelimesine daha bir aşina...

Türkçe ve Türk Dili üzerine  çalışmaları olan ve dünyaya bulunduğu  yerden bakan  Yavuz Bülent Bakiler de Japonya’da deprem , Türkçemizde Zelzele  başlıklı  yazısında şunları demişti yıllar önceki  o dönemde ;   

Eskiden zelzele diyorduk.
Zelzele Arapça asıllı bir kelime.
Sonra, teprenmek kelimesinden deprem kelimesine geçtik.
Teprenmek kımıldamak, hareket etmek demektir(...)

Japonya’da meydana gelen büyük deprem felaketini, ben de televizyon ekranından ürpererek, dehşet duyarak seyrettim. (...) Acaba aynı şiddetteki bir deprem İstanbul’da meydana gelseydi kaybımız nereye varırdı? Yetkili kişilerin açıklamalarına göre, binalarımızın yüzde altmışı yıkılırdı. İstanbul’da on iki milyondan fazla insan yaşıyor. Demek ki birkaç milyon insanımız da enkaz altında kalırdı.(...)

İşte size utanç yüklü bir soru: Türkiye’de, 1999 yılında Sakarya şehrimizde ve çevresinde 7.8 şiddetinde bir deprem, binlerce evimizi toprağa yapıştırdı. Peki aynı şiddetteki bir deprem neden Japonya’da 7-8 kişinin yaralanmasıyla duruyordu da Türkiye’mizde 30 bin canımızı, cananımızı altına alıp kuduruyor?

Neden?  Milyon kere haşa: Allah Müslüman Türk’ün düşmanı mıdır?

Yavuz Bülent Bakiler yazısının devamında , depremin aslında yıllar önceden başlayarak zihinlerimizde oluştuğunu ve hala  sürdüğünü  vurgulayarak şunları diyordu ;

Sebebini ben size söyleyeyim mi?
Deprem veya zelzele, önce bizim Türkçemizde meydana geldi, getirildi.
Dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizde de insanlar, kelimelerle düşünüyor, kelimelerle konuşuyorlar.
Şimdi dikkat buyurun: Japonya’da 8 yıllık ilköğretimden geçen çocukların ders kitapları 42 bin kelimeyle yazılıyor.
Biz de ise bu rakam 6-7 bin kelime  civarındadır. Ve bizim sevgili çocuklarımız da bu 6-7 bin kelimenin yüzde 10’uyla düşünüp konuşmaktadırlar.

Düşünün lütfen 42 bin kelimeyle okuyup yazan Japonlar mı daha iyi düşünecekler, ilimde, irfanda, teknikte daha ileri gidecekler; yoksa 5-6 yüz kelime içine sıkışıp kalan çocuklarımız, insanlarımız mı?

Japonya’da bir yılda basılan kitaplardan bin kişiye bin kitap düşüyor.
Bizde, bin kişiye düşen kitap miktarı sadece yedidir, yedi, yedi.

Japonya’da bir kişi ortalama olarak bir yılda 24 kitap okumaktadır.
Türkiye’de, ömürleri boyunca bir tek kitap okumayan milyonlarca insanımız var.
Japonya’da 5-6 bin kişiye bir kütüphane düşüyor, bizde ise 64 bin kişiye bir kütüphane!

Evlerimizin yüzde 95’i kitapsız ve kütüphanesizdir.

Bir evin depreme dayanıklı olması için demiri, çimentosu, kumu, yüksekliği ne olmalıdır? sorularının cevabını vermeden işe koyuluyoruz. Sonra da yaptıklarımızın altında yok olup gidiyoruz.

Peki ama niçin?
Çünkü düşünemiyoruz.
Düşünmek, kelimelerle olur.
 Zelzele veya deprem, önce bizim Türkçemizi vurdu.
Kaybımız ondandır.

Yavuz Bülent Bakiler’in adeta feveran ederek  dile getirdiği neden sonuç ilişkisini  hayalci bulabilirsiniz...

Bakiler’in depremde patır patır  yıkılan binalarımız ve  okuma /  düşünme tembelliğimiz  arasında ilişki kurmasını yadırgayabilir hatta yaklaşımını münevver, aydın , entelektüel kaprisi olarak da yorumlayabilirsiniz.

Oysa,  Bakiler çok önemli bir gerçeği sayıların rehberliğinde olabildiğince nezaketle  söylemeye çalışıyor...

Okumak ve düşünmek deyince, hala kabus görmüş, al basmış  gibi  gözlerini açıp ortamdan kaçanların çoğunlukta olduğu bir toplum,  bu gerçeği  değiştirmezse , her konuda  kaderimiz buymuş  diyerek kendini aldatmaya ve büyük acılar yaşamaya devam eder...

İnananlar için elbette kaza ve kader tartışılmazdır  ama tevekkül kavramının içindeki  önlem alma şartları da öyledir...

( murat örem / 11 temmuz 2013 / ankara...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder