*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

7 Temmuz 2013 Pazar

.....çünkü eşyalar gibi zihinlerin üzeri de toz tutar zamanla....


         Sandık aralarına , çatı katlarına bakar insan tatil günlerinde bazen….

         Hiçbir şey yapmazsa evindeki dolapların içine attığı ve sonrasında çoktan unuttuğu eski kutuların içine bakar…

        
         Ivır zıvır ne çok şey çıkar karşısına …
         Eski bir raptiye , demiri kopmuş bir saat kayışı, yazmayan tükenmez kalem, kırık tavla pulları, uçları bozulmuş tornavidalar, lastiği kopmuş bir saç tokası, şu bu…

        

O eşyalarının kimilerinin ne hatıraları vardır zihinlerde hala…

Ama insan bakar bakar da,  belki hatırlar belki hatırlamaz…

Oysa bir kağıt mendil, ucu kırılmış minik biblo  bile ne çok  şey hatırlatır insan anımsamak isterse….



Bu eşyaların bazıları da hiçbir özelliği, hatırası yokken  konmuştur oraya ve unutulup gitmiştir…


Çünkü eşyalar gibi zihinlerin üstü de toz tutar zamanla…



Öyledir…

Hakikaten öyledir….

                  

         Aylak bakkal münasebetsiz yerlerini (!) tartar deyimi misali insan bazen bilgisayarlarının , laptopların da çatı katlarına , sandık aralarına (!) bakar vakti bolsa, zihni yorgunsa, anıların limanına uğramak istiyorsa…

        

İşte böyle zamanlarda yıllar önce çekilmiş ve bilgisayarın içinde unutulmuş bir fotoğraf, word dosyasında yarım bırakılmış bir yazı , disketli zamanlardan kalmış bir oyun da çıkabilir karşısına laptopun dehlizlerinden….

        

Çok istisnai olarak da , insanlığı ve dostluğuyla her zaman gurur duyduğu  kardeşinin ,   çookkk yıllar önce –neredeyse 20 yıl-  birden fazla sayıdaki  nitelikli  edebiyat dergisinde yayınlanmış hikayesiyle de karşılaşabilir insan…



Hikayede sözü edilen telefon jetonlarının, ismi geçen edebiyatçıların bile kaf dağının ardında kaldığını görerek hüzünlenebilir…



Zaman akmıştır…

Teknoloji denen heyula kaplamıştır dört bir yanı…



Aşağıdaki hikayeyi bugün 40’lı yaşların kapısından adım adım ilerleyen , çok emek verilerek yayınlanmış  iki kitabın da sahibi olan hakiki bir kardeşin , Ayşın Örem Alptekinoğlu’nun , daha 22 yaşındayken bile kaleminin gücünü görmek ve esbabı mucibesini anlamak için de okuyun….



Bundan sonrasında da arada sırada böyle minik sürprizlere de, konuk sanatçılara da (!)   hazır olun….



( murat örem / 07 temmuz 2013 / ankara….)

         ( fotoğraf / abi kardeş öremler / 1988/ istanbul – bandırma feribotu)

        

                                               ……………

             



Bu Şehirde Bütün Otobüsler Kızılay’a Gidiyor…





“Ankara Ankara , ey iyi kalpli üvey ana”



Cemal Süreya böyle tanımlıyor yaşadığım şehri.

İsteyerek gelmedim bu şehre ve  annem de üvey değil! 



Ankara Cemal Süreya’ya benziyor; biraz yorgun, biraz ürkek biraz da kırılgan… Ankara çoğu kez paylaşılamayan bir dost,  bazen ölümden kaçıp sarılacak bir ağaç gövdesi  bile bulunamayan büyük bir boşluk sanki...



Tramvaylar yok bu şehirde, deniz de yok.

Ama bu şehirde ihanet de yok sanki!



İnsan telefon kulübelerinden  - o metal kokusundan iğrenmeden- istediği her sese ulaşabiliyor.

Sen de Ankara’yı seviyorsun biliyorum, benden önce yaşadığın başka aşkların olsa da ben de seni.



Bütün otobüsler Kızılay’a gidiyor, ne güzel!

Seninle Akay yokuşundan çıkmayalı da aylar oldu.

Belki de tramvayların şehrine yerleşirsin ve artık hiç gelmezsin.

Ama gelmeye karar verirsen ben seni yalnızca bu şehirde bekleyebilirim.



İnsan izin almadan düş kurabiliyor bu şehirde.



Tramvayların şehrinde yaşadığını bilsem de Attila İlhan’ın , her akşamüstü , çimlerin üzerine basmanın yasak olduğu ve kuğuların bulunduğu parkta semaverden çay içiyor sanki kasketiyle. Arada Cemal Süreya da katılıyor söyleşiye. Zuhal’e olan aşkından söz ediyor.  Sanki çok iyi anlaşamıyorlar bunu görebiliyorum ama saygılılar  birbirlerine…



İnsan bu şehirde yalnızca sevdiğini özleyip kıskanmıyor. Geçmişini sevmezse insan yaşayamaz. Bu şehir geçmişini de seviyor. Tarih kitaplarında yerini almış “yap- boz” oyunlarına öylesine alışkın ki...



Hüznün sarıya bulanmadığı bu sokaklarda   ne yaşamlarını pazarlayıp para kazanan kadınlar  ne de pazar payından yüzde alan erkekler var sanki ! Bir insanı sever gibi seviyor insan bu şehri. İnsan hangi şehrin garında bu kadar kalabalık olduğunu hissedebilir ki ? 



“Memur kenti” diyor kitaplar bu şehre.

İçten içe kızıyorum bu tanımlamaya.

Memur kenti olsa, orta yaşlı insanlar sarmaş dolaş dolaşır mı bu sokaklarda ?

Memurlar aşık olmaz mı diye sorabilirsin şimdi sen.

Memurluk her ay belirli günlerde maaş almak değil ki yalnızca.



Ankara’da aşklar peşin fiyatına taksitle  yaşanmıyor, eşya alırkenki gibi iki kefil gerekmiyor ve bir dahaki buluşma için senet imzalanmıyor. Gecenin saat kaçı olursa olsun, annemin yıllar önce yalnızca ama yalnızca benim için yaptığı üstü toz şekerli kurabiyelerden alabiliyorum.



Bütün çiçekçilerdeki çiçekler benim için.

Kasımpatları, papatyalar, sıklamenler, menekşeler hepsi benim için!



Yalnızlığımdan kaçmak için birlikte olmadım seninle. O kadar küçük hesaplarım olsaydı ‘mış gibi’ yapıp yaşamıma devam ederdim. Herkesin evinde baş köşeye konulan muhabbet kuşlarından alıp, ona saatlerce konuşmayı öğretebilirdim. Ya da ‘Ümit’ marka kuş yeminin kuşumun konuşmasına yardım ettiğine insanları inandırıp ben de zaman içinde bu yalanıma inanabilirdim.



Bu şehirde hiç cenaze görmedim ben.

Ölüm de yok burada. Hocanın her ölü arkasından aynı ciddi hüzünle dualar okuyup ölüyü  göndermesine çocukken de akıl erdiremezdim, şimdi de anlayamıyorum.



“Merhumu nasıl bilirdiniz?”

Kim bilir!



Çok sabahladık bu şehirde seninle. Söyleşilerimizi çoğu kez tatlıya bağlayamadık.  Ertesi gün aynada yüzümü gördüğümde geceden kalan yalnızca şişmiş göz kapakları değildi. 



Sen hiç merak etmedin mi, ağlamakla geçen gecelerin sonunda neden işten izin almaya çalıştığımı?



Yüzümün bulutlanmışlığı i bulaşır diye korktum Ankara’nın sokaklarına, sana söyleyemedim...



Eğer insanın  yüzü bulutlanmışsa , ne allık, ne rimel ne de ruj kapatabilir bu çirkinliği.



Seni tramvaylı şehrinle sevdim ben.

Bunu her fırsatta dile getirmeye çalıştım.

Tek gecelik sevgilerini  duyduğumda çılgına dönsem de belli etmedim.

Oysa insan o zaman kendini paslı bir çiviye benzetiyor tıpkı  yeryüzünde hiç çivi kalmayınca kullanılması kesinleşen bir ‘çivicik’ gibi...



Bir ilişki yorulmaya  başlamışsa, yaşadığı mekanı da kirletir. Aşk adına affetmeler zamanla yok oluşa dönüşebilir. “Ben”  yok olursam, benim Ankaram da ölür .



Hoca aynı ciddi hüzünle “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye  cemaate sorduğunda , sen kimseden çekinmeden ve ağladığını saklayan markalı siyah gözlüklerini fırlatıp atarak, “Ankara’yı severdi” diyebilir misin?



Benim Ankara’mda deniz yok ama deniz atları var. Benim yüreğim seni ve senin şehrini  taşıyabilir ama senin yüreğin kargaları martı sanıp onları sevecek kadar  büyük değil.



Bu ilişki biterse  senin sandığının aksine  ben yine de  yaşayabilirim. Otobüslerin numaralarını ve duraklarını senin kadar iyi bilemesem de, istediğim her yere ulaşabilirim. Tek başımayken de, meşhur Akay yokuşunda trafik sıkışabilir. Ben liseli gençlerin kimse görmeden - onlar hep öyle sanır- birbirlerine sevgilerini sunuşunu görüp mutlu olabilirim.



Gecenin bir yarısı jeton satıcılarıyla konuşup  üzeri toz şekeriyle kaplı kurabiyelerden istediğim kadar alabilirim.



Bu şehirde benimle sen de varsın.

Ama sen olmadan önce de bütün otobüsler benim için Kızılay’a gidiyordu ve bundan sonra  da bütün otobüsler hep Kızılay’a gidecek....

         (Ayşın  Örem Alptekinoğlu  / eskişehir / 1994….)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder