*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

örsan öymen ; " cin mısırı gibi bir kalem..."

Hafızamın hatırla dediği...
Aklımın unutmadım dediği...

1987 yılı  Temmuzunun son günleri ...
Hava kararmaya yakın...
İstanbul’dan kalkan otobüs memlekete götürüyor beni...
Üniversitede ikinci yıl da bitti biter...
Muhtemelen okuldaki bütünlemelerden dönüyorum evime yangından kaçan tilki misali...

Otoyolların motoyolların olmadığı zamanlarda kıvrıla kıvrıla ilerliyor otobüs...

Çok sıcak bir hava dışarda...
Çok dumanlı bir hava otobüsün içinde...

Çok dumanlı çünkü ben dahil neredeyse otobüsün tümü, fosur fosur sigara içiyor...

Maltepelerin Samsunların Camellerin 2000’lerin HB’lerin....biri yanıyor biri sönüyor...
Sigara paketleri hala erkek çoraplarının içinde,  gömlek ceplerine terfi etmemiş daha...

Susayanlara cam şişeler içinde ‘lavbela kabilinden’ su getiriyor muavin...
Radyoyu açıyor şoför...
Derinden derine gelen bir ses...
Uzun dalga mı orta dalga mı kısa dalga mı bilmiyorum...
Ama FM bandından değil yayın...

Hışırtılı , cızırtılı bir fonda haber okuyor spiker ;
“ Libya diyor , Kaddafi diyor , ABD başkanı diyor...Başbakan Turgut Özal diyor...
sesler birbirine karışıyor...”

Elimde yine bir kitap var...
Okuyorum ama kulağım da haberlerde...
Birden , “kalp krizi , Bodrum , Örsan Öymen , öldü...“ kelimeleri çıkıyor spikerin ağzından...
Kafamı kaldırıyorum hoparlöre doğru...
Pencerenin camından gördüklerime bakıyorum...
Tarladaki insanlar, günebakanlar, çardaklar...

Çocukluğumdan beri okuduğum Örsan Öymen ölen...

Tıpkı İlhami Soysal gibi...
Burhan Felek gibi...
Teoman Erel gibi...
Maksi Yalım gibi...
Haldun Taner gibi...
Abdi İpekçi gibi küçücük çocukluktan itibaren her yazısını sektirmeden okuduğum ama hepsinden daha yakın bulduğum  Örsan Öymen  ölen...

Dumandan göz gözü görmez olmuş otobüsün içine bir dal cıgaralık katkı da benden oluyor hemen...Örsan Öymen ölmüş diye...


Aşağıda yazılanlar tam 15 yıl öncesinin metni...
Belki biraz daha naiv yazılanlar...
Belki ve mutlaka  biraz daha amatörce...

Ama geçmişimiz de bizim değil mi ?
Örsan Öymen de  bu ülkenin gazetecisi  “muhabiri”  değil miydi ?

( 17 temmuz 2013 / ankara / murat örem...)

............................................................

ÖRSAN ÖYMEN ;   “cin mısırı gibi kalem...”


Türk Basın Tarihine ve Türkiye’ye tanıklık etti Örsan Öymen...
1987 yılının  Temmuz sonlarında  öldüğünde de  49 yaşındaydı...

Mesleğini  önce “muhabirlik” olarak tanımladı ve olan bitene ayna tutarken habercilik ilkelerini unutmadı...

yalnızca olanı yansıtmak,
polemik batağında boğulmak yerine  gerçeğin sesi olmak,
yapıcı olmayı yıkıcı  olmaya yeğlemek,
insan olmanın zaaflarını suiistimal konusu yapmamak 
her zaman ve her koşulda bütün olumsuzluklara rağmen
hınzırca gülümseyen surete bürünerek göz kırpmak...

temel ilkeleriydi.....

Bu yüzden , Türkiye hızla 12 Eylül 1980’e giderken ve ortalık birbirine hakkıyla düşman olmuş / düşman edilmiş gruplara kalmışken bile siyasi olarak durduğu yeri net olarak ortaya koyduğu halde her parti ve fikirden insanlarla, politikacılarla dahi  nitelikli ilişkiler kurmayı başardı...

O, Türk Basınında güzel ve değerli bir kalemdi.

Örsan Öymen’di…

Örsan Öymen gazeteciliğe, Cihad Baban’la arkadaşlarının birlikte çıkardığı ve ağabeyi Altan Öymen’in de Ankara temsilcisi olduğu Tercüman Gazetesi’nde Mustafa Örsan takma isimli amatör bir haberiyle adım attığında  yıl 1956’ıydı ve 18  yaşındaydı.

Mustafa Örsan’ın Öncü adlı gazetede 1960’tan sonra oluşturulan Kurucu Meclis’te yaşananları  aktarması büyük beğeni topladı ve Örsan Öymen işte bu dönemden sonra da hep aranan, söylediğine inanılan, anlattıklarından dersler çıkarılan isim oldu...

1974 yılında Milliyet Gazetesi’ne geçtiğinde de kendisine ayrılan köşeye ironi dolu bir ad buldu Örsan Öymen, ‘Politika Kazanı’  diyerek…

Politika Kazanı’nda siyasi gelişmeleri, bu gelişmelerin baş aktörleri olan politikacıları anlatırken bile bayağılığa sığlığa prim  vermedi...Olayların  içinde olduğu halde taraf olmak, yangına körükle giden adam olmak, danışıklı dövüşlü vakanüvislik yerine  lisanı münasiple aktaran  olmayı yeğledi.

 Milliyet Gazetesi’ndeki 26 Eylül  1978 tarihli yazısında annesinin ölümünü okurlarıyla paylaşırken ülkenin içinde bulunduğu kör teror ortamını hatırlatıyor ve şunları söylüyordu Örsan Öymen;

“Ecelsiz genç ölümlerinin bu denli ucuz olduğu bir ülkede zor geliyor insana eceliyle gidenin ardından gözyaşı dökebilmek...

Vurduğunuz tuşlardan ak kağıda yansıyan harfler sizi doğuran kadının, ananızın adını yazmış olsa bile ! 

Gene zor geliyor, bir kaç damla gözyaşı.”

 “Ben gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda hem muhabir hem de spiker olmak istiyorum, güzel olmak çok güzel olmak bu işe engel midir,  bu işler için güzellikten başka sanki daha ne gerekebilir ?“  diye ağdalananlara sorun “Örsan Öymen’i, Burhan Felek’i, İlhami Soysal’i, Bedii Faik’i, Abdi İpekçi’yi tanıma şansınız hiç olmasa da  yazdıklarını zahmet edip okudunuz mu ?   diye. Hani şu çok ünlü fıkrada olduğu gibi “ Şart midur ?  diye soruyorlar mı , sormuyorlar mı mavi lensli gözlerini kırpa kırpa...

Çok insan bilmez, Örsan Öymen iyi gazeteciliğinin yanında iyi bir televizyoncuydu. Almanya yıllarında atmıştı adımını bu dünyaya.. Şimdilerde pek bir moda olduğu için “şöyleiyiböyleiyiaraştırmacıgazeteciyim” diye ortalarda salınanlara, yaşasaydı kimbilir yolunca yöntemince ne dersler verirdi Örsan Usta.

TRT’nin ilk yıllarının efsane haber spikeri Zafer Celasun’un, çalışma arkadaşının ölümünün ardından yazdığı veda yazısını da şöyle bitirmiş Örsan Öymen yıllar önce; 

“ Şimdi TRT’den telefon ediyorlar, eski arkadaşlarından anılar topluyoruz  sen de bir şeyler yaz diye. Anılar, hangi birisi. Şimdi bir teki kaldı. Ekrandaki yarı tebessümlü vesikalık resmi ve dışı renkli içi çileli bir yaşamın kulaklarda yankılanan son cümlesi, ‘iyi akşamlar sayın seyirciler !’

Örsan Öymen’in, Abdi İpekçi cinayeti muammasını ve  Rabıta’yı  çözmek için Uğur Mumcu’yla nasıl çabaladıklarını  ilerlemiş yaşlarına rağmen muhabirlik coşkusuyla olayların nasıl göbeğine atladıklarını bilenler bilir...

Ölüm, Örsan Öymen’i yakaladığında 1987 Temmuz’unun son günleriydi.

Bugün “ Politika Kazanı” yine kaynıyor ama siyaset ateşinde yaşananları o kazanın içinde güler yüzlü imalarla, zeki esprilerle süsleyerek kaynatan  Örsan Öymen aradan çekilivereli  çok oldu.

Örsan Öymen’in ölüm yıldönümlerinde sayfalarının yalnızca onda birini ayıran gazetelerle, televizyon haber bültenlerinin, “bilmemkimin yeşil bikinisinin  sırrının çözüldüğü” haberlerinden  sonra gelen yasak savma dakikalarında  “ Örsan’ı saygıyla anıyoruz”  diyen televizyonları da saymazsak kimselerin böyle bir ismin, böyle bir muhabirin, böyle bir dört dörtlük gazetecinin eksikliğini duyduğu yok artık....

Daha garibi ve şaşırtıcısı gazetecilerin çoğunun bu eksikliği dile getirdiği yok...

Oğul Örsan Öymen 1 Eylül 1987 tarihinde, babasının kaybı daha taptazeyken baba Örsan Öymen’in ardından yazdıklarını nasıl noktalamış ;

 “ O iyi bir gazeteciydi, iyi bir televizyon ve radyo programcısıydı, iyi bir yazardı. Ama ağzından ölüm fışkıran volkanın önünde çocuksu ve hüzünlü dururken bunların önemi kalmıyor.

O, her şeyden önce iyi bir insandı ve ben O’nu seviyordum.”

        Hasan Cemal de ölümünün ardından şunları yazmıştı Örsan Öymen’le ilgili ;
      
       Sevgili Örsan;
       Herhalde hatırlarsın o günü.   1979'un ağustosuydu.   Sıcak bir gün.
       Moskova Havaalanı'nda bizi Pekin'e götürecek uçağı bekliyorduk. Dört beş saat vaktimiz vardı.  Bir sofra donatmıştık hacı ağalar gibi. Birkaç çeşit havyar, buz gibi Rus votkası, normali, biberlisi... Buğulanmış yüksük gibi gümüşten kadehleri birbiri ardından yuvarlarken, ne kadar da neşeliydik!   Akşam vakti uçağa binerken hayli çakır keyiftik ikimiz de.   "Kemerlerinizi bağlayınız!" anonsuyla uyandığımda sen daha kalkmamıştın. Pekin'e doğru alçalıyorduk. Bloknotumu çıkarıp uçağın penceresinden ilk izlenimleri yazmaya koyulmuştum ki, alaylı bir ses yükseldi:
      
"Ula Haso, atlatirsen beni?.."
      Bir an, kötü bir şey yaparken yakayı ele vermiş gibi bir duygu; sonra da kahkahalar...
      
Ula Haso, atlatirsen beni?..
      
Şimdi kulağımda çınlıyor bu sesin...”
      

Yağmur Atsız’a göre , “ bir sürü kaşkariko, süfli ayak oyunu ve kalleşlik yüzünden çok acı çeken” ve yine Çetin Altan üstada göre de “cin mısırı gibi bir kalem olan  hakkıyla gazeteci Örsan Öymen’in anısı önünde saygıyla….
        
( radyo anadolu / alkışlarla yaşayanlar / 78. bölüm / yitirdiklerimiz köşesi
murat örem / 22 mayıs 1998 / ankara...)       


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder