*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

4 Haziran 2016 Cumartesi

hakikaten ne çok anı…kimileri ev biriktirdi…kimileri fason insan biriktirdi…kimileri para biriktirdi…kimileri ihanet biriktirdi…kimileri soysuzluk biriktirdi…kimileri de hıyar gibi anı biriktirdi…kitap biriktirdi…kelime biriktirdi…







dün sokaklardaydım…
biz daha 20’li yaşlarımızdayken sokak diye dergi yayınlanırdı…
muhteşemdi…
zamanı gelince kapandı gitti…


yakın geçmişte  cumhuriyet gazetesi tekrar ek olarak vermek istedi sokak dergisini…bir süre devam ettiler…belki iyiniyetli bir çabaydı…ama bazı gerçeklerde aynı nehirde iki kere yıkanılmayacağını hayat yeniden söyledi…


çünkü ne dünya eski dünyaydı…
ne türkiye eski türkiye…


bakalım  memleketteki bakkal dükkanlarıyla yarışa yarışa sayıları  1600’lere  ulaşan iletişim fakülteleri öğrencilerinden  kim tez konusu yapacak bu dergiyi günün birinde…


dün sokaklardaydım…
kışkırtıcı bir haziran güneşi vardı ankara’da…
3 haziran’dı…


ne diyordu nazım hikmet ,   “bugün beni güneşe çıkardılar…”
ben de kendimi güneşe çıkarmıştım dün…


uzun ve dik bir yokuşu adım adım indiğimde ayaklarım bir kitapçıya götürdü beni…jehan barbur’un çok iyi bir iş çıkararak kotardığı baba öyküler kitabını aldım önce…kitabın adı sizi yanıltmasın...kamuoyunun da kısmen iyi kısmen çok iyi tanıdığı 20'ye yakın ismin babalarıyla yürüdükleri ömür köprüsünden geriye kalanlar var...

o kadar hüzünlü ki... 
o kadar yalın ki...
o kadar doğal ki...


o kadar , o kadar ki...
o kadar olur...!!!


insanı yeniden tanımak  istiyorsanız bu kitabı mutlaka alın…
yirmi lirayı verirken eliniz titremesin

43. ayakkabıyı  almazsınız olur biter...
kimse kınamaz sizi….


sonra bir başka kitapçıya girdim…

nazlı eray kalabalığın içinde eline bir kitap almış ayaküstü okuyordu…tunalı’da zamanında çok karşılaşıp selamlaştığımız için gideyim yanına “bıkmadınız mı okumaktan yazmaktan…bıkmadınız mı kutuplar ülkesinde bikini satmaktan…” diyerek takılayım dedim…sonra vazgeçtim…



kitap okuyan insan bir ibadetin içindedir çünkü…
ve kitap okuyanı rahatsız etmek de günahtır bana göre…
namaz kılanın önünden saygısızca yürüyüp gitmek kadar günahtır…



70 yaşındaki annem müjgan hocanımdan  büyüktür nazlı eray…
bir yaş da olsa büyüktür…


annem de nazlı eray da hala ülkesi için dünya için dertlenirken….
kimilerinin bu vurdumduymazlığı delirtiyor beni…
elli yaşıma geldim hala delirtiyor…
on yaşımdayken de delirtirdi…


bir iki tur daha atarken kitapçının içinde orada gördüm onu yine…
emre aygen’i…
gazeteciydi emre aygen…
muhtemelen hala gazetecidir…


- gazetecilik , yayıncılık, öğretmenlik….hakkıyla yapayım derseniz mezarda bile devam eder…prof mustafa inan kanser tedavisi görürken elin yabancı memleketlerinde koluna bir serum bağlar hemşire…beş saat sonra serum bitecek gelip çıkarırım der mustafa inan'ın eşi jale inan'a…ama mustafa inandır  karşısındaki…damlaları hemen mustafa hoca da hesaplar….serum torbasının hacmine böler ve hemşire hanım bu serum iki buçuk saate kalmadan bitecek beş saat değil…der…pis pis bakar hemşire…bana işimi öğretmeyin der ve çeker gider…ve serum gerçekten de iki buçuk saat dolmadan biter gider !!!!  bu hesabı yaptığında son  gecelerindedir mustafa inan hoca...-

 

1989’daki romanya olaylarında bir gözünü kaybetmişti emre aygen
günlerce yazılıp çizilmişti…


sonra unutuldu gitti…
ve emre aygen de gözleriyle, aklıyla, yalnızlığıyla başbaşa kaldı…


ayaküstü konuştuk hemen emre aygen’le de…anılarından söz etti…çok genç yaşta kenarda beklemekten / bırakılmaktan  kaynaklanan bir duyguyla habire anlattı…ama dolu dolu anlattı...zaman ve mekanda en ufak bir sapma yapmadan içini doldura doldura anlattı...ben ki geveze adamımdır, çok bilen adamımdır ama  sustum ve dinledim…


                        ayaküstü ne çok anı..ne çok anı…ne çok anı…


hakikaten ne çok anı…

kimileri ev biriktirdi…
kimileri fason insan biriktirdi…
kimileri para biriktirdi…
kimileri ihanet biriktirdi…
kimileri soysuzluk biriktirdi…

kimileri  de hıyar gibi
anı biriktirdi…
kitap biriktirdi…
kelime biriktirdi…


bıraktık emre aygen’i anılarıyla…

                                                                   *****

aradan dakikalar geçti ki,  bu kez bir bankta otururken gördüm onu da…
karşıdan geliyordu,  kamburu hafifçe çıkmış ve  kendi kendine konuşarak…
her zamanki gibi yüzünü güneşe dönmüş bir kara  güzel üzümdü işte…
içiyle dışıyla bir kara güzel üzüm…


“yavrum bugün de çok tatlısın..” diye seslendiğimde hiç üzerine alınmadı...
 serserinin biri yine laf atıyor.... diye düşünmüştür muhtemelen…


bu toprakların  kadınlarının
kaderidir  zaten
lafları üzerine alınmamak....
hayatı üzerine alınmamak…


sonra sonra sesi ayırdedip kafasını kaldırdığında beni gördü…sarıldık günlerden sonra…sakalların ne olmuş böyle dedi…olur bazen öyle dedim…yaşlı görünüyorsun dedi…yaşlıyım zaten dedim…aman sana laf yetiştirilmez dedi…



oturdu yanıma bir cigara içimi konuştuk…baktım küskün ve hararetli anlatacak da anlatacak başına gelenleri…oysa ben çoktan bir başka limana yürümüş gitmişim…o onu dedi bu bunu yaptılara girmeyelim...ömür saati işliyor...çok yolumuz kalmadı...küçün insanları boş ver ,  daha büyük şeylerden konuşalım dedim…



sustu ve dinledi beni…
bilir ağzımın tatlı bozukluğunu…
sevip sayar da hep, eksik olmasın…
ben de çok sevip sayarım son halini  kara üzüm tanesinin…
                               
                                                            ****


ankaraya akşam çöküyordu…
daha gidilecek yerler vardı…


gönlü alınacak titreyen dudaklar vardı…
üç parmakla  dokunulacak kadın suretleri vardı..


sarılarak vedalaştık…
ayrılırken bir daha laf etti sakallarıma…
edebilir…herkese her lafı ettirmem...
ama bazı insanların kredisi çoktur bende…


sonra yürüdüm…
sonra yürüdüm….
sonra yürüdüm…


bir tomar  dergi daha aldım…
lafın gelişi değil hakikaten bir tomar dergi daha…
ve itiraf edeyim !!!   başka kitaplar da…


birden ;
kalsın titreyen dudaklar suretler şunlar bunlar....  
evimi özledim yahu dedim…
evimde kitaplarımı okumayı özledim…


ankaraya karanlık çöküyordu…
ankaraya hem akşam hem de karanlık çöküyordu…


du bakali nolcek, 
du bakali nolcek   
diye diye  
kederli ama çok güzel bir akşama
yürümeye devam ettim…

( murat örem / 4 haziran 2016 / ankara….)
-fotoğraflar/ arda erhan örem/gazeteci emre aygen / murat örem-
 



2 yorum:

  1. Hani bir şey hatırlarsın böyle unutamadığın, her şey aklına gelir boğazında bir düğüm olur, konuşmaya çalıştıkça bir düğüm daha eklenir ya kaybettiğini kabullenip ne olur dahası olmasın diye yalvarırken bulursun ya kendini hayata karşı işte..! Yürümeye devam sevgili dostum biz genç yaşlılarız daha ne de olsa.

    YanıtlaSil

  2. erolcum ,

    haldun taner hocası ahmet rasim'e ölümünden sonra yazdığı bir yazıda " yazıyoruz, yazacağız da, ölüm bir gün elimizi tutuncaya dek.." diye seslenir...

    dostun da,
    yaza yürüye,
    yürüye yaza gidiyor işte..
    nefesi ne kadar yeterse...

    selamlarımla...

    murat....

    YanıtlaSil