*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

8 Haziran 2016 Çarşamba

bu "dahi" çocuklar da hepimizin…onların tek bir kibrit çöpü gibi yapayalnız yanıp sönmesi hepimizin geleceğinin daha az aydınlanması demek...



 

onu evden çok uzaklardayken gördüm…
güzel ve gecikmiş bir hafta sonu tatili için revan olmuştuk yollara…
arabanın içinde anne baba evlat ve torun vardı…
eliot’un ayların en zalimi olarak nitelediği nisan’ın son günüydü…
onu gördüğümde gün de akşama devrilmek üzereydi…


bütün gün hem yaya olarak hem aracımızla yüzlerce kilometre yol yapmış, cam terası göreceğiz diye anasının nikahındaki dağ  tepelerinde   patika yollarda emektar italyan aygırının ağzını burnunu hakkıyla dağıtmış, benzin deposu dahil arabanın kıçını başını bütün taşlara kayalara vurmuştum…


bu arada,  yollarda bile fırsat yaratıp  geleneksel sitemini telefonla ileten  bahar dalını  da  hık mık kelimeleriyle geçiştirmiş,   sahayı taammüden bile isteye boş bırakmış  ve  en sonunda otelin önünde arabanın kontağını kapatmıştım…


horrr  horrr diye ses çıkarmıştı italyan aygırı otelin önünde susturulurken… 
çok yoruldum, çok bunaldım demekti bu…
anamı ağlattın/ız ulan   demekti bu…


eh, hep insanların anası ağlamazdı…
bazen de makinelerin anası ağlardı…


horrladıktan sonra dinlenen  italyan aygırını kendi halinde bırakarak, hemen üç beş eşyayı odalara atmış, bir de o yorgunluğun üstüne tarihi kasabanın yaya olarak altını üstüne getirmiş,  bütün tadımlık lokumlarını yemiş, arastada acı kahvemizi içmiş ve günü akşama uğurlar olmuştuk…


çeyrek  yüzyıldır gezilere pek bu halde gitmeye alışık değildim ben…
seyahat etmemin  mütemmim cüzüydü adeta  yanımda surat asan biri…
ne çok söylenirdim o asık suratına hem içimden hem dışımdan…


ama bir yıldan fazladır yoktu artık yanımda…
olsaydı kim bilir yine nelere asardı suratını…


bulurdu mutlaka…
ama mutlaka….

uzun zamandır,
hele böylesi  yollarda
bir yanım kuş gibi  huzurluydu artık…
ama bir yanım  da alışkanlığın yoksunluğuyla karışık…


arabadaki yolculuğun ardından kasabada dolaşmamız da  bitmişti…
gün de bittiğine göre yeni  günün telaşına kadar dinlenme zamanıydı…
demli çayları içmenin ve golleri izlemenin zamanıydı…


annem etraftaki safran misali çiçeklerle ilgilenirken, babam ve oğlumla,  kaldığımız otelin lobisindeydik…

beşiktaşın gollerine sevinmeye hazırlanıyorduk…

o zaman gördüm onu…


biz ,  o güzelim zeka sorusunda olduğu gibi  iki baba iki oğulken ama toplamda üç kişiyken,  ilk yarısı 3-0  beşiktaşın golleriyle önde biten maçı artık keyfe keder bir rahatlıkla izliyorduk…iki baba iki oğul kaç kişidir sorusunu selahi dedem öğretmişti bana çok küçükken…cevabının üç olduğunu yine o anlatmıştı…dedem bu soruyu bana sorduğu anda da iki baba iki oğulduk…dedem babam ve ben…aradan onlarca yıl geçmiş bu kez ben sormuştum aynı soruyu arda’ya…şimdi de babam ben ve oğlum vardık…hayat ne garipti.. görmek istersen ne büyülüydü..-  


masaya oturdular…
üç kişiydiler….
bir anne ve iki oğul…
rahat doğal içten ve kendini bilen bir kadındı anne…
küt diye oturdular masamıza çocuklarla birlikte…


hayatı kalabalıklar içinde geçen kimse yadırgamaz böyle durumları…
kamusal alanlar kamuya aittir ve herkese yer vardır…
hemen toparlanıp yer açtık biz de…


gözümüz ekrandayken  ben beşiktaşı severim falan gibi cümleler kurdu anne…baktım bu cümleye bir karşı cümle kurmamak nezaketsizlik olacak gözüm ekrandayken geveledim ben de bir şeyler,  geveze bir adam olarak;

“beşiktaşın sevilmeye ihtiyacı yoktur…

insanların beşiktaşı sevmeye ihtiyacı vardır

misalince…

şimdi düşünüyorum da hakikaten ayaküstü iyi cümle kurmuşum….
hegel de , schopenaur de, heiddeger de , camus da beğenirdi bu cümleyi…

fakat, meğer daha ne cümleler bekliyormuş bizi…

baktım babam ve oğlum benim kadar geveze olmadıkları için maçla ilgililer…ama öte yandan da masada habire çay içip arka arkaya cümleler kuran nazik naif içten bir hanım var…konuşması aksanlı ve biraz telaşlı ve tekrarlı olan, duru bir yüzle ve asla rol yapmayan cümleleriyle bir hanım var…bu cümlelerin bir muhatabı olmalı…iş başa düştü  deyip ben de bıraktım maçı izlemeyi ve dereden tepeden sohbete başladık o hanımla masada...

muhtemelen babam da oğlum da o anda aynı şeyi düşünmüşlerdir hakkımda!!!! hakkımda bir şeyler düşünülmesine yıllardır o kadar alıştım ki çok uzun zamandır  yalnızca kendi düşündüklerimin hükmü oluyor artık

biz masada memlekete, insanlara, memleketin kültürüne dair konuşurken şuralıyım buralıyım derken laf lafı açtı gitti…elbistanlı dostum  üniversitedeki kardeşim hüseyin kal’ın çınlattım kulaklarını bir kez daha…

bu arada kibar hanımın  iki oğlu  da masada…
büyük olan tam ergenliğin kapısında işte…

13-14  yaşındaki erkek çocukları nasıl olursa öyle…
bilirim;  o yollardan geçtim ben de…
daha yakınlarda da iki oğlum geçti o yollardan…

o yollardan geçerken insanın gözü kulağı boyu posu saçı kılı tüyü fazla gelir…
bir gün dünyayı değiştirmeye geldim dersin etrafına
ertesi gün bir bardağı masadan kaldırmak dünyanın kahrı olur…

saçınla oynarsın, başınla oynarsın, başka yerlerinle oynarsın…
derdin aslında ruhunla oynamaktır…
derdin; efendiler bu dünyada bana da bir yer açın demektir…


işte böyle bir tünelin içindeydi büyük oğlan…
elinde bir tablet vardı ve onunla ilgiliydi…
oysa o da herkesle ilgiliydi…
anlayan anlardı bunu…


biz masadaki anneyle uzun kısa, yorucu dinlendirici cümleler kurarken maç bitti…beşiktaş  4   golle kapattı defteri…amcayı da rahatsız ettim konuşmalarla dedi masadaki kibar hanım ortaya…amca alışıktır benim gevezeliklerime dedim ben de…amca da bunun üzerine (!) bir yarım ağız estağfurullah gibi bir şeyler söyledi… şimdi yazarken sevgiyle saygıyla  gülüyorum amcanın bu dingin hallerine…iyi bilirim çünkü babamı ben…

ve laf lafı açarken o ana dek pek de söze girmese de delici bir özgüvene sahip bakışlarıyla küçük oğlan karıştı laflara…ben sorularımla çoktan kaçıncı sınıfa gittiğini falan öğrenmiştim…4. sınıftaydı…kadınlar erkekler insanlar falan derken “ hiçbir  duygu kalıcı değildir…sevgi de bir duygudur ve kalıcı değildir… misali kitabın ortasından bir cümle kurdu küçük oğlan…


10 , 11 yaşındaki bir çocuk için çok sert bir cümleydi…
çok derin bir cümleydi….
alıcıları normalden çok daha fazla açık bir üst zekanın cümlesiydi….
yaralı da bir ruhun cümlesiydi…


birden , niye öyle diyorsun…sevginin bir tarafı  kalıcıdır…ürünleri kalıcıdır…annen ve babanı düşün, bak bir araya gelerek, severek getirmişler sizi dünyaya…bak benim oğlum da böyle bir sevginin ürünü….gibi cümleler kurdum…


hiçbir şey yerinde kalmaz…sevgi de öyle…dedi karşımdaki zeka…
her şey dönüşür….sevgi de öyle…dedim ben de…

biz bunları konuşurken araya anne girdi, ama biz böyle de üçümüz  mutluyuz değil mi çocuklar gibi   düz   dümdüz bir cümle kurdu…o ana dek ben hep babanın da bir şekilde işlerini bitirip masaya geleceğini tahmin etmiştim…

anladım ki baba masaya gelmeyecek…

başka bir yer ve zamanda baba masaya geldiğinde

anne masada olmayacak…

öyle bir dünya işi işte…
bilirsiniz, tahmin edersiniz…

küçük oğlan yeniden topa girdi ve
evet ,

her şey dönüşür

mesela

bizim kullandığımız teknoloji

savaş teknolojisinin

dönüşmüş halidir
dedi…


içimden, murat örem hayırlı olsun yeni goller dedim ben de…



heyecanlandım…
çok heyecanlandım…
karşımda bambaşka bir zeka vardı…
ömrüm insanların arasında geçmişti…
öğrencilerin öğretmenlerin arasında geçmişti…
kimin kaç okka çektiğini kapıdan girerken anlayacak haldeydim ben de…


ömrüm , kendini zeki sanan aptalları paket yapıp fiyonklamakla da geçmişti…
birden masanın rengi değişti…

arda oturduğu yerden minik minik kıpırdamaya başladı…
babam da öyle…

bizim 11 yaşındaki küçük oğlan bir başka cümlesinde “işçi hareketleriyle emek sermaye ilişkisinden, sanayileşmeden, küreselleşmeden  falan söz etmeye başladı… ben,  artık kadayıf olmuş bir suratla içimden bu oğlan maçı bıraktı şov yapıyor demeye başladım tarifsiz bir keyifle….

kesindi….
çok kesindi…
karşım/ız/da
bambaşka bir zeka vardı…

ellerinden binlerce öğrenci geçmiş anne babamla göz göze geldik…onlar benim keyifli anlarımda coşkulu abartmalarıma çok alışık oldukları için hep daha temkinlidirler övgüde de yergide de…fakat baktım ikisi de daha bir tetikte dinliyorlar cümleleri…

anneye dönerek evladınızın farkındasınız değil mi dedim..eh peh hık mık bir kişi daha falan dedi anne…ben de şu yurdumda böyle heba olup giden zekaları düşündüm kahırla…ortada bambaşka bir zeka vardı…ve bu zeka eğitim sistemimizin katili olan sayısal zeka falan değildi  onun çok daha üstündeydi…kat kat üstündeydi…

neden sonuç ilişkilerini argümanlarıyla ortaya koyan bir zekaydı...

son yıllarda çocuklarıma dair gelişmeler hariç hiç bu kadar heyecanlanmamıştım… kısa bir süre sonra  müzikle aran nasıl diyerek sözü  oğlum ardaya getirdim…amacım biraz kışkırtmaktı küçük oğlanı…

ve bir örnek vererek ;
arda abine 10 enstrüman ver

9’unu bir saat içinde

kendi kendine öğrenerek

bülbül gibi şakır hale getirir
dedim…

küçük adam gözlerime baktı ve hemen şunu sordu;
“peki çalamadığı   

o   tek bir   enstrüman

nedir …

hangisidir…”

bu cümleleri duyunca  arda masadan kalktı ve
 ohaaa lannn
dedi…

ben ardaya döndüm hakikaten oha lan dedim…


karşımızda tescillenmeyi bekleyen çok büyük zeka vardı…
çok çok büyük bir zeka…
doğru isimlerle işlenirse ülkesine klasman atlatacak bir zeka…
ve bir annenin elinde yaşayıp gidiyordu…

sonra öyle oldu böyle oldu…
herkes evine döndü…

ayrılmadan yazılarımdan söz etmiştim anneye…
ve hemen ertesi gün anne bir mesaj attı bana;
“ yazılarınınızı keyifle okuyorum…” diye…

sonra arada bir insanlık bağı oluştu….
benim aklım hep o küçük oğlandaydı…
zekanın beni kışkırtan bir tarafı olmuştu hep…


boş da  durmadım elbette bu arada…
hemen ıstanbulla organize olduk…
en yetkin isimlere ulaşmada miraç kızım çekti kahrımı canı gönülden…
tam da onun alanıydı çünkü küçük oğlanın durumu…

ve dün aldığım telefonda kesin teşhisi bir kez de miraç koydu…
ben çoktan söylemiştim de…
uzmanların sesini bekliyordum…!!!

şunları dedi telefonda miraç bana özet olarak ; 
“hocam,  arkadaşım çocuğumuzla görüştükten sonra adeta büyülenmiş… yıllardır ilk kez bu kadar üst bir sayısal ve duygusal zekayla karşılaştığını söylüyor…siz nasıl birisiniz ki hocam daha ilk bakışta bu isimleri tespit ediyorsunuz…tuttunuz mu da bırakmıyorsunuz….hadi bu bizim işimiz mesleğimiz de siz nasıl görür görmez başarıyorsunuz bunu



güldüm ben de…
evladım biz de bu saçı   sakalı değirmende ağartmadık…bizim de ilk hocalarımız anamız babamızdı…biz de övünmek gibi olacaksa taşkın hocayla müjgan hocanın oğlu olduk dedim….


yazı biterken araya şunu da sıkıştırayım; bütün bu süreç içinde anne kendine “pedEgog” diyen birine oğlunu aylar önce götürmüştü ve “pedEgog” evlere şenlik bir rapor yazmıştı…cümleler ağlıyordu…teşhisler ağlıyordu….türkçe ağlıyordu…psikoloji bilimi böğüre böğüre ağlıyordukenarımın uzmanına göre oğlan gayet normaldi,  hatta huysuz normaldi…biraz aklı vardı işte…eh o da her çocukta olurdu….kimbilir nereden almıştı o diplomayı uzman…kilosu kaçaydı…

ve yine oğlanın sınıf öğretmeni beş cümlelik matbu bir rapor yazmıştı öğrencisi için hiçbir  ama  şey ifade etmeyen…görseniz ağlardınız bu yarım A-4 dört kağıda yazılan raporu…ben ağladım da oradan biliyorum…

oysa ben anne babamın da öğrencileri hakkında tuttukları raporları ancak yıllar sonra görmüştüm…her bir ismin karşısında onlarca detay vardı…anne baba ayrıdan tutun da….şu şehirden göç etmişlere , şu kadar kardeştirlere varana kadar…

bu raporu yazan öğretmense müjgan hocanımla taşkın hoca neydi….

müjgan hocanımla taşkın hoca öğretmense bunlar kimdi…


onlarca ama onlarca yıldır
böyle böyle binlerce çocuğumuz heder oldu  işte…

heder olan yalnızca çocuklarımız da değildi….
ülkemizin yarınıydı…

ve bu çocuklar kendilerinin farkına varılmadığı için dünyanın en mutsuz, en uyumsuz, en depresif  , en geçimsiz insanları oluyordu…

bir telkâri ustasına  ham demir dövdürseniz bile bu kadar ıstırap olmazdı…

nasıl benim italyan aygırını dağ yollarına vurmam , benzin deposunu kayalara çarpmam onu delirtiyorsa bu çocuklar da bu kapanlar , vasatlıklar içinde deliriyorlardı…

bu zekalar delirdikçe…

aslında deliren toplumdu…

bu çocuklar en kıymetli inci taneleriydi..
ve biz onlara boncuk kolye muamelesi bile yapmayınca…
hepimiz,  deliriyorduk…


şunu da yazın bir kenara…
bu dahi  çocuklar da hepimizin…

onların tek bir kibrit çöpü gibi
yapayalnız yanıp  sönmesi demek…

hepimizin de geleceğinin
daha çok kararması  demek…


yazı bitti….
ben şimdi 

arda’nın son şarkısını

koyayım twitter’a da

biraz like alsın çocuk….!!!!

( murat örem / 08 haziran 2016 / ankara…)





5 yorum:

  1. Murat Bey merhaba;
    Yazıda anlattıklarınızı üzerime almadım elbette:) Ancak bana programcılık konusunda sunduğunuz fırsatları da düşününce yazmadan edemedim. "Küçücük bir ışık" bile görseniz, onu değerlendirmek için "herkes"ten farklı bir sorumlulukla destek olduğunuzu ben çok iyi biliyorum. İnanın size çok sık teşekkür ediyorum. Ne mutlu ki, yüreği sizin gibi "aydınlık" olan insanlarımız var. Bu konuda yaptıklarınız görülsün ya da görülmesin, eminim el verdiğiniz kişiler ve işler bir yerlerde bir şeylere yaramaya devam ediyordur. Bu yanınızı düşününce aklıma şu söz geliyor: karanlıktan şikayet edeceğine bir mum da sen yak!

    Sevgi ve saygıyla...

    Kemal Atalay

    YanıtlaSil

  2. kemal bey dostum;

    programcılık konusunda ben size fırsat sunmadım...!!!

    siz yıllarca kendinize verdiğiniz hakiki emekle karşıma çıktığınızda. ben de elimdeki yetkiyi doğru insanlar için kullanma konusunda tereddütsüz karar verdim ve uyguladım...

    siz de bu isimlerin en başındaydınız...

    ancak, elbette ki buyük bir kadirbilikle sizin de bunu her vesileyle dile getirmeniz benim için hem onur oluyor hem de tatlı bir mahcubiyet vesilesi...

    hep konuştuk,yazdık...
    şu ölümlü dünyada hepimiz gideceğiz...
    yalnızca yaptıklarımız ve hissettirdiklerimiz kalacak...

    her şeyin çok alt üst olduğu bir çağda elbette doğru kalabilmek bilgili olabilmek , zarf yerine mazrufa yatırım yapmak zor...

    ama bizim de bildiğimiz ve en iyi yaptığımız bu...

    dolayısıyla belki de tam da bu halimiz görüldüğü için :))) bunlar oluyordur...kimbilir...:)))

    seygilerim ve iyilik dileklerimle...

    kıymet bilen halinizle her daim sağolunuz varolunuz....

    murat örem...

    YanıtlaSil
  3. Murat sabahın bu saatinde işe gitmek üzere hazırlanırken bir bakayım diye girip bitiremeden bırakamadım
    :) sen bu yazma işini gerçekten çok iyi biliyorsun... Eline, yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil
  4. Yazdığım bir önceki yorumu burada yayınlamayı başaramadım sanırım:) özetle çok güzel.. Alkışlar sana Murat...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kıymetli nejla/değerli sbfli arkadaşım;

      iki yorumun da yayında artık...
      yorumlar geliyor ve yazarın görmesini bekliyor...
      yazarın da keyfi ancak oldu:))

      yani, kusur sende değil, yazarın ehlikeyfiliğinde:))

      şaka bir yana iyi ki yazmışsın...
      yine görüşmek umuduyla...

      sevgilerimle selamlarımla....

      murat....

      Sil