*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

16 Haziran 2016 Perşembe

insan hikayeleri 3 / bir baba ne zaman ölür bilir misiniz...beş altı kişilik aileye bir kalıp teneke peyniri alır da o peynir bir haftada bitmezse o baba çoktan ölmüştür…






hayat bizi  şener’le de yan yana getirdi…

çok yıllar önceydi…



orhan veli’nin güzelim şiirindeki gibi

“insanların arasına karışıp”

para kazanmam gerekiyordu…

para kazanmaya devam etmem gerekiyordu…



langır lungur  bir adamdı şener…

at hırsızı gibi dolaşırdı işyerinde…

ama garip biçimde kibardı da …

haddini bilen hesaplanmış bir kibarlıktı bu…



kibarlığı sevmedim de hayatım boyunca

hesaplanmışından hele hakkıyla nefret ettim hep…



insan bir şeye çok kızdığında

ağzını doldura doldura

aklından geçenleri diyebilmeli…

birileri ona küfür dese de….



nazan siyah saçlarını savurduğunda

şener onun yanına gider

“ablacım sigaramdan  alır mısın derdi…



nazan , uzun bacaklarıyla

topuklu ayakkabılarıyla

çok severdi aramızda dolaşmayı…



bir de oruç arıoba okurdu nazan…

elindekini herkes görsün diye de

arada hımmm…hıı…ooo gibi sesler çıkarırdı…



muhtemelen bu halini de çok severdi nazan…

kitap okuyarak farklı bir algı yaratmayı…

o zamanlar kitap okumanın hala bir aurası vardı…

nazana sorarsanız onun aurası hep vardı…



bana sorarsanız nazanın hiçbir numarası yoktu…

çalışan bir aklı, uzun bacaklara 
her zaman tercih etmek gerekir….



uzun bacaklı bir çalışan akıl niye olmasın diyenleriniz varsa

onlar zarlarını hep düşeş atanlardır…

ama bir gün hiç olmadık anda en mikrop zarlardan olan

“penci  yeki görüverirler karşılarında…”



şenerle nazanın sigara içmelerini

uzaktan seyrederdik…

uzak dedimse üç masa öteden…

gün içinde herkes herkesin masasına

bir vesileyle gidip geldiği için

sonra birileri de bizi seyrederdi…



kocaman salonda çat çat çat sesleri hiç eksilmezdi…

bazen öyle yoğunlaşırdı ki bu ses…

herkes kafasını kaldırır yanındakine bakardı…



yaklaşık yirmi genç insandık…

yazılar yazan haberler yazan

birbirine yazan yirmi genç insandık o koca salonda…



bir o kadar da aşağıda vardı…

bilirsiniz işte kalabalıkların halini…



her topa girenler vardır…

önüne gelen topa bile vurmayanlar vardır…

yalnızca penaltı kullananlar vardır…

hakem olmak isteyenler vardır…

kenarda beklemekten sıkılanlar vardır…



hayat gibidir kalabalıklar da…



şenerle nazanın sigara içmeleri de böyle bir şeydi işte…

kalabalıklar içinde bir andı yaşadıkları…

boş kaleye penaltı atıyorlardı…



belki hepimiz boş kaleye penaltı atıyorduk….



bir gün şener yine ortalarda dolanırken bana

mesut, hiç de ismin gibi mesut değilsin…dedi…




hakikaten mesut değildim…

ama bu yeni bir şey değildi…



kızım yeni doğmuştu…

annesine vitaminler

kızına mamalar almak zorundaydım…

kendime de sigara almalıydım…

hadi kendime sigara almayabilirdim de

vitaminler ve mamalar beklemezdi…



-aslında bekleyebilirmiş…

beklemeyenin yalnızca hayat olduğunu

anlamam için 60’ları görmem gerekiyormuş…-



böyle bir durumda mesut olmak zaten güçleşiyordu…

doğduğumdan beri ismimi o kadar çok duymuştum ki

mesut olmanın nasıl bir şey olduğunu da biliyordum…



yıllardır mesut bir emekliyim..
üç yıldır da hep evde oturuyorum…

çalıştığım gazete çoktan kapandı gitti…

zihnim de öyle…



kuş gibiyim…

kuş beyinli olmama da az kaldı…



uzun bir hastalığın ardından

hastanede ölüme giderken bile

annesini hala suçlamayı seçti aylin…

o çocuğu aldırmayacaktın anne diye…



onlar ana kız didişirken

ben büyük bulmacayı çözüyordum…

sağdan sola  

“batı edebiyatı tarzında yazılmış

ve osmanlıca harflerle basılmış olan

ilk türk romanıdır…”  
diyordu soru…



“taaşşuk-ı talat ve fitnat 

diyordum…




karım nihal de,

babana güvenemedim ki …diyordu

kızım aylin’e…



hayat ne garipti…

ben ; taaşşuk-ı talat ve fitnat diyordum

karım nihal , babana güvenemedim diyordu…



hem de aynı anda

ben içimden diyordum…

nihal,  dışından diyordu…



oysa evliliğimiz boyunca

ben hep dışımdan demiştim

o hep içinden demişti…



ama son turda atak yaparak

seyirciyi selamlayarak kazanan oydu…



ben size şeneri anlatacaktım değil mi…

bir gün şöyle demişti şener kalabalığın içinde



“bir baba ne zaman ölür bilir misiniz

beş altı kişilik aileye

bir kalıp teneke peyniri alır da

o peynir bir haftada bitmezse

o baba işte  çoktan ölmüştür…



 çünkü bir kalıp peynir

ancak yenilemeyecek kadar

ucuz ve çok kötüyse

bir koca haftada bitemez…”



şimdi evde dolabı açtım da

bozulan peyniri görünce

aklıma geldi işte…



şener bile aklıma geldi…



öyle işte…



( murat örem / 16 haziran 2016 / ankara…)














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder