*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

2 Haziran 2016 Perşembe

alp buğdaycı ölmüş....herkesin yalandan hizaya sokulduğu bir geleneğin içinde doğanların kaderidir bu…savrulmak…ve lime lime çözülmek…


alp buğdaycı ölmüş….


yok yok, doğrusunu aktaralım…
alp buğdaycı cezaevinde  ölü bulunmuş…


nüfusun çok büyük çoğunluğu için herhangi  bir isimdir alp buğdaycı da…


oysa aynı alp buğdaycı , kimileri için ağırlıklı olarak iz tv belgesellerinin ve başka dokümanter programların rengi tınısı tonlama ve yorumlamalarıyla vazgeçilmez arka plan  sesiydi…


kimileri için,   yirmi yıldır bir çok noktası çok fazla eşelense de hiç de iyi şeylerin yaşanmadığı ve hukuken de tescil edildiği bir şiddet ve delirium tramens sarmalının faillerinden ve baş aktörlerindendi alp buğdayçı…



bir dönem birlikte çalıştıkları kişilere sorarsanız,  dizginlenemeyen aykırılığının ve libidosunun da esiri olmuş ve bu libidoyu kullanırken etrafı da çok rahatsız edecek biçimde davranırken hiç  de normal kıstasları olmamıştı…


neresinden bakarsanız bakın  marjinaldi alp buğdaycı…


bu tanımı bir artı ya da eksi olarak algılamayın…
o düz çizginin ha bire dışında yürümek olarak anlayın…


yüzlerce yıldır, arka planda ne türlü kaşkoriko dönerse dönsün, görünür haliyle düz bir çizgide akması için herkesin yalandan  hizaya sokulduğu bir geleneğin içinde doğanların kaderidir bu…


savrulmak…

ve lime lime çözülmek…


bizim kuşaktan bir tık yukarıdaki zaman diliminde doğanlardandı alp buğdaycı…


12 eylüller  darbeler yaşandığında bizler ilkokulu yeni bitirmiş kuşaklardık…daha az hasar gördük bizden yukarıdakilere göre...ve belki ayrıca kasabalarda faşizm üzerimize öyle çok da sistemli abanmamıştı…


alp buğdaycıların kuşağı daha yetişkindi…
ve muhtemelen daha çok şeyin farkındaydılar…
daha büyük çelişkilerin, acıların ve şiddetin…


ülkemizin yüz akı  hukukçularından olan ve artık kimselerin hatırlamadığı faruk erem hoca’ya sorarsanız hep şunu demişti   ömrü boyunca ;


“ suçluyu kazırsanız altından insan çıkar….”


modern ceza hukuku da, yüzlerce yıldır suçluyu cezalandırmayı değil, onu rehabilite etmeyi ve daha da önemlisi suçu ortaya çıkaran koşulları sorgulayıp değiştirmeyi amaçlar...suç bireyseldir ama bireyi biçimlendiren toplumsal koşullardır…


içine ülkemizi de alan çok büyük coğrafya,  palamarından boşanmış gemi gibi hukuktan uzaklaştıkça şiddet bin bir yüzüyle hayatımızın içine daha çok girecek…


daha çok girecek…
daha çok girecek…
daha çok girecek…



anneler çocuklarını
kocalar karılarını
kadınlar sevgililerini
babalar evlerini
belki farkında bile olmadan
daha az sevecek…


altın kuraldır;

kendini az seven
etrafını da az sever…


kendini sevmek de
kendine ciddi emek vermekle olur…
ben bir taneyim
kıymetimi bilmeyenler
beter olsun ….
demekle değil…



daha az önemsemek de daha az sevmek de şiddettir…
birine aynı soruyu yüz kere sormak da şiddettir…
birinin gözüne baka baka şuursuzca inatlaşmak da şiddettir…
yok saymak da şiddettir…
derdini anlatmak için kapınıza geleni dinlememek de şiddettir…
sen de herkes gibi olsana demek de en büyük şiddettir…


bunların hiçbirini görmeden kalkan bir eli şiddet diye yorumlamak
onun içinde / senin içinde bir canavar var demek
su testisi su yolunda kırıldı/kırılır demek 
ruhlarınızı o an için rahatlatabilir…


ama sorunu çözmez…
aksine katmer katmer yapar….
yalanın ışığı gerçeğin gözlerini kör eder…


hepimiz anne babayız…
teyze amca hala dayı enişteyiz…
evlatlarımız var…
yeğenlerimiz var…


şu facebooklarda falan

görgüsüzler misali
dizi dizi hallerini  paylaştığınız
torunlarınız var  ya …


önemsemediğiniz her yanlış her ihmal
adamsendebenişimebakarımhalleriniz  yarın çığ olup 
çocuklarınızı yeğenlerinizi torunlarınızı boğacak…



bunları dediğimiz için bize de
“bıktık şeamet tellallığından…
diyebilirsiniz yüz birinci kere de…


ama gelen gerçek bu…
dünyanın alt üst olduğu zamanlarda
eli kalem tutanların sesi çıkmaz…
kimse duymak istemez bunları…


duyanlar da söyleyenleri suçlamayı yeğler…
gerçeklerden kaçmayı yeğler…
içimi karartma ben ne yapabilirim demeyi yeğler…



oysa hayat bunların hiçbirine bakmaz…
kendi dinamikleriyle sözünü söyler geçer…

ve siz bir anda ağıt yakarken bulursunuz kendinizi…
evladınıza, yeğeninize, kocanıza, ananıza, hayatınıza, ülkenize….


isimler önemli değildir…

ama ille bana da sorarsanız;

ben alp buğdaycıyı ve bütün alp buğdaycıları
kendisiyle ruhuyla her şeyiyle rus ruleti oynamış
adamlar kadınlar insanlar  olarak tanımlarım…

ama hiç kimse durup dururken rus ruleti oynamaz…
hiç kimse durup dururken kumarbaz olmaz…


ve yine bana sorarsanız; ben alp buğdaycının seslendirdiği hiçbir belgeseli yıllardır izleyemiyordum…

o bir çok insanı etkileyen ses,  dinlerken beni çok yoruyordu…

eski bir peynir tenekesinin çelik bir makasla yırtıla yırtıla kesildiği duygusu oluşuyordu zihnimde tarazlı sesini duyarken…elim boğazıma gidiyordu acıyla…


ve böylesi bir çok anda yanımda olan bahar dalı sen onu kıskandığın için böyle tepki veriyorsun diyordu bana…oysa, hele hele böyle konularda adına kıskanmak denen duyguyla çok yıllar önce vedalaştığımı, yaptığım işlerdeki çıtayı hiç ama hiç kimseyi kıskanmayacak kadar yükseklere koyduğumu ikimiz de biliyorduk....ya da ben bilindiğini sanıyormuşum...



hayatta ne çok isterdim 
her ama her konuda
bu kadar düz  saptamalarımın olmasını…

bu kadar  simple   bir insan olmayı….
olmadı , yapamadım…


muhtemelen onlar da yapamadıkları için böyle oldu…

onlar kim  ????   diye sormayın…

hepiniz her an"onlar"    olmaya adaysınız…

hepimiz adayız...


zaten şunu bir görseydiniz…
her şey çok daha kolay olurdu !!!!


birilerinin de  ruhu çürüyüp göbeği çatlamazdı 
döne döne aynı şeyleri anlatacağım diye...

( murat örem / 02 haziran / 2016 / ankara….)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder