*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

14 Mayıs 2013 Salı

" yapış yapış ilişkileri hiç sevmedim....yalnız olabileceğim dostlukları sevdim... "

Her gelen gün büyük acıları   mutluluk ve neşesi kadar yükümlülüklerini  de hatırlatıyor  hepimize...

Anne babaysak  her koşulda çocuklarımıza öncelik vermek zorunda hissediyoruz kendimizi ...

Anne baba olarak metodlarımız farklı olabilir...
Çağın önünde  veya dışında da olabilir...
Bunlar ayrı bir yazının konusu....

Yetişkin bir evlat olarak  eğitime devam ediyorsak öğrenci olmanın hakkından gelmeye çalışırken yeni sorumluluklar alarak anne babamızın üzerindeki yükü hafifletmeye çalışıyoruz vicdanlı ve sorumlu  yaşamayı unutmamışsak.

Modern ve terorize edilmiş(!)  hayat hepimizi dört duvarların içinde , ekranların önünde yapayalnız bırakırken,  yaşadığımız her insani olay ve selamlaşma dahi  unuttuğumuz homo sapiens’i / düşünen insan’ı  hatırlatıyor hala .

Zihninin bütün yorgunluğuna rağmen televizyonu kapatıp yazının  tercih edilerek seçilmiş dingin sularına yelken açıyor daha sağduyulu  olanlarımız sayıları az olsa da….

Felsefe profesörü Ahmet İnam Hoca da yıllar önceki bir yazısının farklı yerlerinde  şunları diyor kendi hayatından da  yola çıkarak :

  Bu ülkenin bir insanı olmanın    
yaşanan
siyasal,
toplumsal,
ekonomik çalkantıların dışında     
pek göz önüne alınmayan bir boyutu var.

Nasıl yaşar insanlar iç dünyalarını?
Bireysel tarihlerinde neler olmuştur, olmaktadır?

Kendi tarihimden bir küçük kesit vererek edebiyatla iç dünyamın köprülerine dokunacağım kısaca.
Soyut dergisinde, 'Türk Edebiyatına Dokunmak' diye iddialı bir yazı yazmıştım. Yirmi yaşında (1967, Ağustos ayı!) kendini, ülkesini, dünyayı arayan bir gençtim. Bu yazıyı hangi donanımla yazdım?

Bir elektrik mühendisliği öğrencisi idim, fizik ve matematik beni büyülüyor, felsefe okuyarak, edebiyat biliminin temellerini atmak istiyordum.

Cahillik işte!

Ne ailemde ne çevremde edebiyatçı vardı.
Yapayalnız bir adamdım.
Hangi cesaretle yazdığımı düşündükçe olsa olsa cahil cesaretidir, diyorum.  

 Ben insanlarla fazla yakın olmayı, laubali olmayı sevmezdim.
Bir köşeye çekilir, teori kitapları okur, o teorilerden kendime mahsus teoriler üretmeye çalışırdım. (...)
O zaman doktora öğrencisiydim; Eski Yunanca öğreniyorum, Latince okuyorum, Osmanlıca metinleri sökmeye çalışıyorum. Öyle bir atmosferde yazmıştım.

Ama galiba hep yalnız oldum, bir gruba katılmadım.

Edebiyat camiasından iyi ilişkiler kurduğum insanlar oldu ama derin dostluklarım olmadı.

Yalnız edebiyatta değil hayatta da içli dışlı olduğum dostum olmadı.
Güzel dostlarım var ama onlarla da uzaktan uzağa birbirimizi severiz.

Yapış yapış ilişkileri hiç sevmedim.
Yalnız olabileceğim dostlukları sevdim...
Yalnız olmama izin vermeyen dostlukları sevemedim.
Yalnızlığıma müdahale eden dostlukları bıraktım.
Dostlarla yalnız olmayı seçtim.
Yalnızlığı, insan olmak için taşımamız gerekir...”

Felsefe Profesörü Ahmet İnam Hoca’nın alıntı yaptığımız son cümlesi çok önemli : Yalnızlığı, insan olmak için taşımamız gerekir...

Gerçekten de tercih edilmiş bir geçici yalnızlık hali bir çok insanın zaman zaman başvurması gereken yol olmalıdır.

Üniversite kantinlerinde, işyerlerinde  istisnasız bütün yemeklere hep aynı saatte hep aynı grupla giden insanlara şaşırmamak elde değil.
Bu insanların hiç mi kendi kendilerine kalma ihtiyaçları yoktur...

Hiç mi,  gelip kendisinden bile bunaldığı gibi en yakınındakilerden bile kısa süreliğine de olsa uzaklaşma, kendini tartma ihtiyacı duymaz bir insan...

Bu soruların ardından yine  Ahmet İnam Hoca’nın cümlelerini paylaşalım : 
“ İnsan yalnız kaldığı zaman
içindeki bütün insanı,
         insanlığı duyabiliyor.
Sonra,   insanlara doğru yola çıkmak lazım.... “

Bu blogda edebiyat var ama keskin cümleler ve net siyasi duruşlar eksik diye boyundan büyük laf edenler varsa , bilsinler ki helva demeyi de halva demeyi de biliriz...

Ve,  helva demek de halva demek de yalnız ve önce insan içindir...

Ve , yine bilir misiniz ki  ;

“İzmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir...”
“İdealist insan, ukala olmalıdır. Ukala olmazsa ayakta kalamaz …”

diyen Cemil Meriç de Reyhanlı doğumludur.....


( murat örem / 14 mayıs 2013 / ankara....)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder