*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

10 Ocak 2013 Perşembe

"...ne yani babacığım...ben de senin gibi bir gün ölecek miyim ? " oğuz atay...



                        



" Okumak, yazmak yalnızlaştırır mı insanı?

Çok düşünmek yalnızlığa açılan kapı mıdır ?" 

İnsan ürettiklerinin mi tükettiklerinin mi toplamıdır ? “



Bu cümleler öyle derin bir  kuyuyu tanımlar ki...

Adeta o meşhur hikayede anlatılan üç cümlelik fikir düellosu misalidir.

Hikaye şu ; hani  profesör  anfiyi dolduran öğrencilerine tek kelimelik bir soru sormuş sınavda ,  Türkçe’de “Neden?” anlamına gelen şekilde  'Why' diye...



Öğrencilerin her biri dakikalar boyunca tomar tomar kağıtlara  yazmış da yazmış ancak  bir genç daha sınavın başında bomboş kağıda   kocaman harflerle “Neden olmasın? / neden değil....”anlamına gelecek şekilde  Why not ?”  diyerek çıkıvermiş sınavdan  ilk dakikada...  



Şimdi bir daha soralım ve adım adım cevabını vermeye çalışalım;

" Okumak yazmak yalnızlaştırır mı insanı,  çok düşünmek yalnızlığa açılan kapı mıdır? İnsan ürettiklerinin mi tükettiklerinin mi toplamıdır ? “



O zaman işte bir cevap en kallavisinden; Okumak, yazmak yalnızlaştırmaz insanı,   insan zaten bir yanıyla hep yalnızdır. Güzel yalnızdır...Yalnız güzeldir...



İnsanların, içinde iyilik ve kötülük de barındıran bütün çabaları, -Prospero ve Caliban'ı hatırlamak gerekir burada-  bu ürkütücü görünen yalnızlıkla yüzleşmekten kaçmak içindir genellikle toyluk zamanlarında....



Oysa yalnızlığın, tıpkı düşünmek ve yazmak gibi,  insanı büyüten, olgunlaştıran, zenginleştiren, “Hamdık piştik elhamdülillah!” dedirten bir yanı vardır.



O, kalabalık iş toplantıları, sentetik eğlenceler, oyunlar, iş yerlerinde öğle vakitlerinde kendi kendine kalmaktan korkarak kafileler halinde beraber yemeğe gitmeler, plastik gülüşlerle bezeli büyük sofralar,  şunlar bunlar bir yanıyla çok güzeldir ama öte yanıyla da hepsi çok hüzünlüdür aynanın arkasını görebilenler için...



Çünkü insan önce ve öncelikle yalnız bir canlıdır...

Yaşarken bir gün küt diye öleceğini bilen tek canlı türüdür insan...



Düşünmek daha da yalnızlaştırır insanı diyebiliriz basit bir mantıkla. Okumak, yazmak, düz mantıkla  yalnızlığın daha da katmerlenmesi olarak görülebilir ama derinlerden bakarsak yazmanın da özünde  paylaşmak, yalnızlığa ortak aramak hatta o yalnızlığı  aşmak, hayatı anlamlandırmak, bu dünyada ben de  var(d)ım  demek yok mudur?



Yazmak, düşünmek biraz da,  insanoğlunun ölümlü olduğunu bile bile yokluğa meydan okuması değil midir?



Sizce, Cemal Süreya öldü mü, Ahmet Arif, Refik Halit, Mehmet Akif , Cemil Meriç öldü mü?   Yunus Emre ölmüş bir adam mıdır?



Okumak, yazmak, düşünmek, üretmek, yalnızlık duygusunun dayanılmazlığına,  ölümsüzlüğe bir çentik atmaktır,  belki bir belki bin yıl sonra bu çentiğin de mutlaka aşınacağını bile bile hem de...



Ayrıca hüzün, yalnızlık, acı,  korku da önemlidir ve bunların hepsi çok insanidir... Mesela doğu toplumları, ki Türkiye de bundan varesta değildir, ne yazık ki sevinci değil de hüznü paylaşmaya daha yakındır her zaman. Anadolu’nun bazı köylerinde hala yaşayan geleneğe göre yeni evliler önce mezarlığa götürülür. Hayatı, sevgiyi, aşkı yaşarken ölümü de hiiiç unutmasınlar diye.



Bir yanıyla ürkütücü görünse de, geçmişte ölülerini evlerinin bahçesine gömen kültürden kalan güzel ve öğretici geleneklerdir bunlar anlamak isteyenler için...



Ölümü, acıyı, yokluğu, paylaşmayı, güvenmeyi, sevmeyi, sevilmeyi kısaca insanı  hayatın bu kadar dışına atmak daha çok batının / kapitalizmin / maddeciliğin bir günahıdır...Topraklarımıza da ağırlıklı olarak buradan  sirayet etmiştir.



Oysa İstanbul'un Anadolu yakasını düşünün…Bütün inşaat yağmalarına rağmen hala o  serin servilerin arasından ölü veya diri bütün insanlara yol açan, kucak açan   Karacaahmet Mezarlığı’nın  huzurunu, dinginliğini verdiği ruh terbiyesini   düşünün...



Kasabalarımızı, köylerimizi düşünün...

Bugün bile bu yerlerin çoğunda hayat ve ölüm ne kadar içiçedir...



Filozof, unutulmaz sözlerinden birinde “Dünyaya gelen insanların hepsinin bir gün ölmesi korkunç bir şey” demiş,  hemen arkasından da her zamanki ironisiyle eklemiş, “Ancak daha korkuncu da olabilirdi, ya bu insanların hiçbiri ölmeseydi?”



Oğuz Atay da kırk üç yıla sığdırdığı unutulmaz yazılarından birinde babasına mektubunu  şöyle bitirmiş: “Ne yani babacığım, ben de senin gibi bir gün ölecek miyim?”



Modern çağ insanının en büyük korkusu, kaybetme duygusu ve ölümdür... Oysa sonlu bir hayatın içinde olduğunu bilmek bir yanıyla ürkütürken insanlığı,  öte yanıyla da çok farklı kavram ve değerleri öne çıkarabilir. Bu yüzden hemen hiçbir reklamda insana ölümlü olduğunu hatırlatmaz art direktörler...



Oysa tasavvufi düşünce  ölümü bir kıymık gibi taşır her kelimesinde..

Çok da iyi eder...



Hesap verme gününü, yok olma gününü gözünde ve zihninde canlandıran hakiki bir vicdan için ilanihaye / sonsuza dek kötü bir insan olmak mümkün müdür?



Okumak, yazmak düşünmek bu gerçeği unutanlara hatırlatır tekrar tekrar. Herkes yalnızca bir hayat yaşarken ömrü boyunca, okuyup yazanlar, düşünenler, onlarca hayatın içine girip kapı aralarlar. Bir dünya klasiği olan Dostoyevski imzalı Suç ve Ceza romanında, cinayet işleyen üniversite öğrencisi Raskalnikof’un yaşadıklarını hissettiklerini hakkıyla okuyan biri,  değil bir insana  tek bir canlıya bile  kolay kolay kıyabilir mi sonrasında ? 



Okumak, düşünmek, yazmak bize insan olduğumuzu hatırlatır...



Bu dünyaya kazık kakmayacağımızı, kazanmak için her yolun mübah olmadığını, kullandığımız eşyaların, arabaların , içinde yaşadığımız evlerin bize değer vermediğini , biz olduğumuz için etrafımızdaki her şeyin bir  kıymeti olduğunu   fısıldar,  duymak istersek...



Kapitalizmin en büyük kötülüğü budur işte...

Ruhu,duyguyu, sevgiyi maddenin karşısında yenik bırakmasındadır...

Ey insan, sen öncelikle ve yalnızca tükettikçe kıymetlisin yalanıyla zihinleri iğfal etmesindedir...



Mantık ve matematiğin temel kuralıdır ; Yaptığınız her tercih başka tercihleri reddetmeniz anlamına gelir...



Oysa 20. ve 21. yüzyılın en büyük arsızlıklarından biri de herkese her an “ her şeyi fütursuzca isteyin, bunu kendinizde hak görün, siz /sen çok özelsiniz ...” yalanlarını söylemesidir...



İnsan tükettikleriyle özel olmaz....

İnsan düşündükleriyle, paylaştıklarıyla , yaptıklarıyla, sevgisiyle, duygularıyla  özel olur...



İyi bir araba yalnızca iyi bir arabadır...

İyi bir ev yalnızca iyi bir evdir...

İyi bir insan , düşünen , yazan , üreten , kendini sorgulayan bir insan,  koca bir kainattır...

Bu yüzden demiştir eskiler ;

Bir can bir canı severse dünyanın karnı ağrır diye....



Okumak , yazmak, düşünmek işte bunları öğretir insana...



Az şey midir ?



(murat örem / 2011-2013 / ankara...) 
( başlık / alıntı / oğuz atay / babama mektup.... )




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder