*"107" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

7 Ocak 2013 Pazartesi

Sokrates ; Felsefenin ve İnsanlığın Güpgüzel Çocuğu





Üzerinde herkesin her zaman söyleyecek sözü olmasına, bitip tükenmeyen eleştirilerle gündemde tutulmasına rağmen, insanlığın en temel sosyal  birimi hala aile...

Aile kurumu tekrar tekrar sorgulansa da, ayrılmalar boşanmalar  ülkemiz de dahil  yirmi otuz yıl önceye göre ışık hızıyla artsa da,  bütün kültürlerde  aile olmanın büyüsü sürüyor. Çünkü aile demek çocuksuz dahi olunsa bile “iki kişi bir kişiden  fazladır”  demenin manalı ve güzel ifadesi...

Ünlü bilge Sokrates şöyle demiş öğrencilerine o çok bilinen anekdotta  ;   “Bence hepiniz evlenmelisiniz...Karınız iyiyse, mutlu bir koca, kötüyse benim gibi ( filozof )  olursunuz..."

Aynı Sokrates, idamına karar verildiğinde  Seni haksız yere ölüme mahkum ediyorlar” diyen karısına da şunu demiş  Beni haksız yere ölüme mahkum etmeleri çok daha iyi değil mi, ya bir de gerçekten hak etmiş biri olarak ölüme mahkum edilseydim...?”

Ayşe Hür, tarihte barışçıl direnme biçimlerine değindiği yazısına şu alt başlığı atmıştı aylar önce: Sivil itaatsizliğin babası: Sokrates... Şunları diyordu Ayşe Hür yazısının farklı cümlelerinde,  ‘Sivil itaatsizlik’ eylemlerinin mucidi Sokrates tarihin en ilginç kişiliklerinden biridir. Yazılı eser bırakmadığı ve hiç seyahat etmediği için, kişiliği ve öğretileriyle ilgili bilgileri öğrencileri Platon ve Xenophon’un eserlerinden öğreniriz. Bazıları, Sokrates’in Platon’un ikinci kimliği olduğunu ileri sürerler. Yaşadığını düşünenler ise, hayatını MÖ 469-470’de başlatırlar.

Babası heykeltıraş, annesi ebedir. Bir yanda baba mesleğini icra ederken, diğer yandan geometri, müzik ve astronomi gibi dönemin temel bilimleri üzerine dersler almıştır. Sokrates, kaynaklarda yaz-kış üstünde bir harmani ile ve çıplak ayakla dolaşan, dökülmüş saçları, yuvarlak yüzü, iri burnu ve kaba görünümü ile filozoftan çok hamala benzeyen biri olarak tarif edilir. Şaraptan, aşırı yemekten, zevk verici alışkanlıklardan uzak yaşar.

Gösterişten uzak, sade tavırlı, sözüne ve borcuna sadık, dürüst, yeise kapılmayan, dirençli ve güçlü biridir. Hayatının uzunca bir döneminde askerlik yapan, ilerleyen yaşında halk mahkemesinde jüri üyeliği ve yargıçlık görevlerinde bulunan Sokrates’i asıl ünlü yapan gençlere yönelik dersleridir. Bu dersler, çarşıda, sokaklarda, parklarda şiir, felsefe, bilim, sosyal konularda yapılan serbest konuşmalar şeklinde geçer.

Ahlaklı ve bilgili gençler yetiştirmeyi amaçlayan Sokrates, karşılıklı konuşma şeklinde yürüttüğü bu derslerini ücretsiz verir ancak konularını büyük bir ciddiyetle ele alır. Derslerinin temel meselesi “Doğru bir yaşayış nasıl olmalıdır?” soruna cevap aramaktır. 

Ancak, Sokrates, kendisini ‘bir şey öğreten’ biri olarak değil, ‘insanlarda zaten var olan bilgiyi doğurtan kişi’ olarak tanımlar…

Sokrates, 399 yılında, 70 yaşını aştığı sıralarda birçok taraftar bulmasını kıskanan ve kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları düzenin eleştirilmesine katlanamayan elitler tarafından, “dinsiz”, “gençlerin ahlakını bozuyor”, “Atina’nın iman ettiği ilahlara inanmıyor”, “devletin tanrılarını yok sayarak, yeni tanrılar yaratıyor”, “Atina’nın tanrılarından farklı tanrıları yüceltiyor” diye ölüm cezası talebiyle mahkemeye verilmiştir.

200 bin nüfuslu Atina’da yaşayan 30 yaş ve üzeri altı bin yurttaş tarafından kurayla seçilen Beşyüzler Meclisi’ndeki yargılaması sırasında yaptığı savunma tarihe geçmiştir. Çünkü Sokrates, soru-cevap şeklinde geçen yargılama sürecini öylesine ustalıkla yönetmiştir ki, bir süre sonra yargılayanla yargılanan yer değiştirmiş, ‘yargıç’ Sokrates, Atina halkını, soylularını, devlet düzenini yerden yere vurmuştur.

Ayşe Hür yazısının devamında, Sokrates’in mahkemeden özür dilerse bağışlanacağını bildiği halde bunu  kesinlikle reddettiğini, öğrencilerinin kendisini hapisten kaçırma tekliflerini de ısrarla geri çevirdiğini belirtir ve  baldıran zehiriyle ölüme gönderilmesinin yine de bir ayrıcalık olduğunu vurgular...

Yazının son cümlelerinde de şunları aktarır: Sokrates’in cezasının nasıl infaz edildiği, Platon’un ‘Fedon’ isimli eserinde ayrıntılarıyla anlatılır. Buna göre, Sokrates, cezanın infazını yakın dostlarıyla beklemiş, kendisine zehri getiren görevliye “Pekâlâ dostum, sen bu şeyleri bilirsin, ne yapmam gerekiyor?” diye sormuş, görevlinin “Sadece iç!” demesi üzerine, geleneğe uygun olarak kabın içindeki zehirden tanrıların payı olan bir damlayı yere döktükten sonra kalanını bir kerede içmiştir. Ardından da dersine devam etmiştir. Vücudunun soğumaya başlaması üzerine, öğrencilerinden Kriton’a, hasta olan bir başka öğrencisi ve dostu Apollon’un iyileşmesi için sağlık tanrısı Asklepios’a bir horoz adadığını, bu adağı yerine getirmeyi unutmamasını söylemiş ve son nefesini vermiştir.

Dünya medeniyet tarihi, en az iki taraflı oynayarak ahlaksızlığı yaşam biçimi haline getirenler kadar , inandığını söyleyip yapmak uğruna kendi geleceğini hiçe sayan isimlerle de dolu ne mutlu ki...

Elbette, insanların her birinden, her zaman ve her koşulda böylesine erdemli olmayı ve inandıkları doğrular için canlarından bile vazgeçmesini beklemek  aşırı bir iyimserlik...

Ancak ne mutlu ki insanlık tarihinde  bu isimler de yaşamış. 

Sokratesler, Brunolar, Dreyfuslar, Galileler, Gandhiler  de olmuş...

Arada hatırlamakta ve aynaya daha sık bakmakta büyük yarar var.

(murat örem / ocak 2012  )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder