*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

14 Ocak 2013 Pazartesi

Kontrplak İnsanların Depozitolu Ömürleri....



        
İçinde yaşadığımız çağ ne kadar direnirsek direnelim “ hemen al hemen kullan hemen tüket,  yeniden yeniden al ve hemen tüket, daha çok ve sınırsızca, acımasızca tüket...o zaman daha kıymetli olursun...en kıymetli olursun ”   yalanlarının çok ustaca ve pervasızca  atıldığı zamanlar...



Gazeteler , televizyonlar , internet siteleri hatta  sinemalar önce ve öncelikle,  kıyıya köşeye arsızca yerleştirilen, saklanan ve pazarlanan  reklamlarla dolu...



Bir günde ölümden bile defalarca kaçabilirsiniz ama reklamlardan kaçma şansınız yok eğer bir dağ başında çadırda yaşamıyorsanız yaz kış...



Hoş, zaten siz çadırda yaşamak istesiniz sevdikleriniz izin vermez buna...



Yıllardır bir kumaş mendili yıkamak, kurutmak yok...Bir kurşun kalemin arkasına kapak takarak sonuna kadar kullanmak da yok... Artık evlerde hiç kimse lazım olur diye paket kağıtlarını, rafyaları, alınan öteberinin mukavva kutularını bir kenara koymayı da düşünmüyor çok şükür ki !!!



Eskimiş, delinmiş, kaçmış kadın çoraplarından paspaslar, bulaşık bezleri  yapılan günler de neredeyse binlerce yıl  uzakta kaldı. Oysa yaşı kırklarda olanlar bile hafızalarını biraz zorlasa o günleri  çok net hatırlayabilir. Başka bir gezegene ait olmadığı için ülkemiz de  kullan at, hemen tüket, daha çok ve şuursuzca tüket  furyasından nasibini almış durumda.



Tıkır tıkır çalışan elektrikli eşyalar , arabalar , site içinde evler bile  ihtiyacı dolu dolu karşılarken “ele güne ayıp olur”  diye diye değiştirilmenin kaderini yaşıyor orta ve orta üst sınıflarda...



Kurulmuş ve kurulacak ailelerin en temel tartışma meseleleri artık bu konular oluyor, daha da olacak gelen günlerde...



Kimseler bir  evin içinde insanlarla yaşlanan eşyaları hatırlamak , onları tutmak istemiyor...



Kola takılan bir saatin zamanı göstermek dışında  yıllar içinde kişinin en yakın dostu olduğuna inanmak da istemiyor...Hatta bunu düşünüp dile getirenlere “Allah şifa versin..” diyenler bile çıkıyordur büyük ihtimal...



Galiba artık insana insan lazım değil...
İnsana öncelikle imaj lazım...


Galiba artık herkes günün herhangi bir vaktinde “ ben senin yanındayım”  diyen bir ses ve sımsıkı saran iki kol yerine  cilalanmış ama en kötü suntadan imal edilmiş gülücükler ve sevgi kelimelerini tercih ediyor...


Galiba artık  her şeyin ve herkesin depozitosuz  şişelere benzediği kocaman bir çığ geliyor....



Eski yılların alışkanlıklarıyla torbaları, yıpranmış eşyaları bir gün lazım olur diye kenara ayıranlar var hala yaşı elli ve daha yukarı olanlarda ama  onların da her yaptığına burun kıvıran evlatları torunları var yanı başlarında zebaniler misali...



 Öyle ya bunca bolluk içindeyken, her şeyin parasının verilip hemen tüketildiği bir çağda kartonları, torbaları, yoğurt kutularını, yağ şişelerini , ipleri biriktirmenin ne anlamı var ki ....



Oysa biraz eskiler bugünün  bütün bolluğuna  rağmen, zamanında tek bir çivinin , raptiyenin, bir tutam ipin, uzun , sağlam ve düzgün bir tel parçasının ne anlama geldiğini , en olmadık zamanlarda nasıl işe yaradığını yakinen yaşamış ve çok iyi bilen kuşaklardan  oldukları için bugünün bolluğu ve savurganlığına hem anlam veremiyor hem de ayak uydurmak istemiyor.



Yaşı özellikle elli ve üzerinde olanların  çocukluklarında  en çok duydukları kelimelerin başında da israf etme ve katık et cümleleri geliyordu çünkü. O dönemlerde hiç ama hiçbir şey israf edilmediği ve ayrıca israf edilecek kadar bolluk olmadığı gibi, katık et cümlesi de peynirin ve zeytinin yanında ekmeği bolca yiyerek karın doyurmayı anlatıyordu.



Sözünü ettiğimiz kuşak ve kuşaklar diğer yandan da,  çocukluk günlerinde oyuncaklarını çerden çöpten kendisi yapmak zorunda kalmış insanlar topluluğuydu....Yaşı kırklar ve üzerinde olanların öğrencilik günlerini bile dinleseniz,  bugün dahi size ortası delinerek kaybolmasın diye boyna asılan silgilerden, ortaklaşa kullanılan kalem traşlardan, silinip yeniden kullanılan saman sarısı defterlerden söz edebilir...Okul kantinlerinde yalnızca simit ve ayranın  bir de ucuz pralini çok fazla olduğu için ağzın içini sıvayan kötü çikolataların bulunduğunu da tabi ki....



Yaşı biraz daha büyük daha eskilere soracak olursanız, onlar da babalarının dedelerinin kocaman ayakkabılarıyla okula gitmek zorunda kaldıklarından, tek bir okul gömleğinin üzerine herhangi bir şey damlattıklarında annelerinin çaresiz gözlerle kendilerine bakmış olmalarından, babalarının da gömleklerinin yaka ve manşetlerini defalarca değiştirerek kullandıklarından bahsedebilir...



 Tüm bunlar yeni kuşaklara masal gibi gelse de,  dünyayla birlikte  Türkiye’de böyle zor günlerden geçerek geldi şimdiki zamana.



Hayatın bu kadar kolay ve ucuz  yaşanmadığı , tüketilmediği günlerdi o vakitler...



Haberleşmenin bugünle kıyaslanamayacak kadar zayıf olduğu günlerde evinde telefon olan ailenin üyesi olmak bile bambaşka bir ayrıcalıktı. Eve yemek siparişi vermenin akıldan bile geçmediği, bütün bir aile olarak ayda bir pide yemeye gidilirse ciddi bir zenginlik olarak algılandığı günlerden geldik çoğunlukla...



Yokluğa karşı bir anlamda hep birlikte ayakta kalmak için , zorlukları paylaşmak için evlerinin , mutfaklarının kapılarını her daim birbirine açan, aç olan çocukların mahallede hangi evin kapısı açıksa yağlı ekmeğini yemek için sıraya girdiği günler de kaf dağının ardında kaldı....



          Türkiye özellikle 1980’lerle birlikte , tüm dünyayı etkisi altına alan neo liberal politikalarla birlikte ‘ üretmeden şuursuzca tüketmenin tadını alıp , büyüsüne kapıldı..” Bırakın akrabaları kardeşler  arasındaki dayanışmalar bile yerini  “altta kalanın canı çıksın “ gerçeğine bıraktı...



         Oysa,  altta kalanın canı çıkmayabilirdi...

         Oysa, eşyalarla birlikte ilişkiler de , duygular da şuursuzca talan edilmeyebilirdi..

       Oysa dostlukların arkadaşlıkların bitme süresi yeni alınan bir gömleğin yıpranma süresinden bile  kısa olmayabilirdi.. 
         Oysa,  herkes birbirinin hayatının içinde sonuna kadar girmese  bile kardeşler akrabalar komşular arasındaki bağlar bu kadar kopmayabilirdi... 
         Oysa , “desinler diye almak yaşamak tüketmek” furyası yerine,  daha estetik gerçeklikler , duygular olabilirdi bu toplumun hayatında...
        

Sait Faikler, Sabahattin Aliler, Ara Gülerler , Kemal Tahirler, Aziz Nesinlerin... hayali herkesin herkese , birbirine, ilişkilerine bu kadar yabancılaştığı bir Türkiye ve dünya değildi...



         Ama geldik buralara dayandık...

         Cümleye hayırlı olsun...

         Ama ben almayayım....
         Siz de alırken iyi düşünün...
         Bir daha düşünün...
 

         ( murat örem / 2011-2013 )


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder