*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

9 Nisan 2013 Salı

Ümit Kaftancıoğlu / Garip Tatar ; "...ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz..."


İnsanoğlu  yaşadığı günün içini doldurmak zorunda...

Anlamlandırmak için de namütenahi çaba harcama mecburiyetinde...

Bugün dediğimiz zaman dilimi,  aslında dün ve yarın arasında bir köprü...

Mesela anne babalar ve daha daha büyükler geçmiş günlerinde yalnızca kendi zevklerini düşünmüş olsalardı arkadan gelenler  hep sıfırdan ve yeniden başlamak zorunda kalmazlar mıydı hayata ve her şeye ?

Tıpkı o Sisifos efsanesindeki gibi bir kayayı her gün yeniden yeniden tepeye çıkarmak nafile bir çaba olmaz mıydı? hepimiz için.....

Böyle bir durumda hangi medeniyetten, hangi ilerlemeden söz edebilirdik? 

Para kazandıkça kazandıkça eni konu tücccar oldular ayrı bir yazının konusu ama Steve Jobslar Bill Gatesler  teknolojik ürünlerini yalnızca kendileri  ve milletleri için mi buldu?

Cahit Arf matematik bilimindeki emeklerini kendine mi mal etti..?

Ezineli Yahya Çavuşlar, Seyit Onbaşılar kendi hayatlarını yok sayarak arkadan gelenler için gözünü kırpmadan ödemedi  mi bu toprağı  vatan yapmanın bedelini canlarıyla ?.

İnsan bir yanıyla bugün için yaşarken dünü  unutmamak yarını da düşünmek ve hesaplamak zorunda...Elbette bunu yaparken yaşadığı anı da anlamlandırmakla mükellef insanoğlu...

Anadolu’nun , Türkiyenin  her yerinde , hem bir bütünün parçaları olan hem de her biri kendi kendine anlamlar  taşıyan figürleri , gelenekleri, kültürü, halkoyunları  ve ezgileri düşünün....

Egenin zeybeğini, Karadenizin horonunu, güneydoğunun  halayını , İç Anadolunun seymenlerini , doğu anadolunun barlarını düşünün....

Hepsinde bir tarihten süzülmüşlük, damıtılmışlık, hayata olan inanç,  yaşanılan coğrafyadan şartlardan birebir  yansıyan ifadeler yok mu  ?

Bütün bu örneklerde bile bir kültürün  sürekliliğinin izleri dimdik durmuyor mu ?...

Bütün bu zenginliğin şaşırtan bir başka tarafı da şu insanlık haritasında ;  İskoçların gaydasıyla karadenizin tulumunu birbirinden tümüyle ayrı tutmak mümkün mü?

İşte bu ortak değerler oluşturuyor önce toplumların sonra milletlerin ve en üstte de  insanlığın ortak kimliğini.

Sanatın , kültürün , harsın en önemli özelliği nesilden nesile taşınırken insanlığın içindeki doğruya, güzele hitap ederek çoğalması....

Tıpkı suyun içine atılan taşın büyüyen halkalar çizmesi gibi güzel ve estetik olan çok şey de insanın ve insanlığın ilgisini çekerek çoğalıyor... Medeniyet merdiveninin basamakları da bu çabalarla emeklerle çıkılıyor işte...

Sanat yaygın olan çok yanlış kanaatin aksine,  aylak adamların, hazırdan geçinenlerin , topluma yük olarak yaşayanların, gece yatmasını gündüz kalkmasını bilmeyenlerin  uğradığı bir liman değil, olmamalı...

Türküler de mesela,  bu toprakların en büyük zenginliklerinden değil mi  bilip görmek isteyenlere....

Öldürülüşünün 33. yılında bu yazıyla andığımız isim de , halk kültürümüzü yarınlara taşıma çabasını harcayan ustalardandı... TRT   İstanbul Radyosu’nun 1970’lerdeki usta yapımcılarındandı...

Ta ki 11 Nisan 1980’deki kör terör ortamında öldürülünceye kadar....

Veee kendine ad olarak seçtiği Ümit Kaftancıoğlu adı gerçek ismi Garip Tatar’ın çoktan önüne geçmişti öldürüldüğünde..Ümit Kaftancıoğlunun sanki çok erken veda edeceğini bilircesine kurduğu cümleler  ölümünden bir gün sonra İstanbul Radyosu’ndan  kendi sesiyle yayınlanmıştı.

Şunları demişti Ümit Kaftancıoğlu ya da asıl adıyla Garip Tatar o cümlelerde;  Şunca yaşamın içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. Bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. Yaşamın içinde olup da  ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim.

Susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. Ve üzüntümün ağır yanı burasıdır.

Ölümümde eşim, çocuklarım en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum.

Benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler.

Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz...
O insana şaşarım ;  bin bir meyve yüklü bir ağacın altında yere düşmüş sararmış bir yaprağa üzülsün."

Eğitiminin ardından  Türkçe Öğretmenliği de yapan Ümit Kaftancıoğlu bir dönem TRT ‘nin  Köy Odası programlarını hazırlayan ekibin de sorumlusu oldu. Hakullah adlı röportajıyla 1972 Ali Naci Karacan Birincilik Armağanını da alan  Ümit Kaftancıoğlu’nun Tek Atlı Tekin Olmaz isimli kitabı Türk halk masallarında bugün bile önemli bir kaynak çalışmadır tıpkı Köroğlu Kolları isimli emek verilmiş kitabı gibi...

Evet,  dünyanın her yerinde popüler kültür depozitosuz maden suları  misali içilip unutulur ve şişesi bir kenara atılır...

Evet , dünyanın her yerinde tüketilmesi kolay olan her şey emek verilmişin daha da önüne geçen arsızca, fütursuzca...

Evet , dünyanın her yerinde nitelikli müziğin resmin edebiyatın tüketilmesi popüler olana göre çok daha zordur...

Ama kültürler milletler içinden çıkan güzel insanlarını, kültür tarihlerine emek vermiş insanlarını unuturlarsa veya  şucu bucu diye diye kamplara ayırırsa için için çürüyen çınar ağaçları gibi yaşarlar ömürlerinin demlerini....

Ümit Kaftancıoğlu’nu Garip Tatar’ı  45 yaşındayken öldürülüşünün 33. yıldönümünde saygıyla anarken  bunları da düşünüyor insan....

veeee,    evlerde sokaklarda yollarda , dudaklarını büze büze garip bir türkilizceyle konuşan , dünden bugünden hiç haberi olmayan, ufukları kendi hayatlarının içindeki tüketim güçleri kadar olan  çocuklarına gençlerine bakarken “biz nerede yaptık bu kadar büyük bir yanlışı...” demekten kendini alamıyor...

( murat örem / 2012 -2013/ ankara ....) 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder