*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

17 Nisan 2013 Çarşamba

turgut özal ; masırın deliğinden mısır'ı görmek isteyen adam....



Bu yıl biraz sert ve soğuk geçse de bilenler bilir; Ankara’nın bir nisan ayları  anlatılmaz güzeldir  bir de herkesin uzun tatillerden sonra özlemle evine Ankara’sına dönüp aylaklık ettiği  Eylüllü zamanları..

Gerçi eski Ankaralılara sorarsanız,  nisan ve mayısı dupduru  bir genç kıza benzeten   meşhur kırkikindi yağmurları da, eylülün gülen yüzü de çok şeyle birlikte Ankara’dan da gideli çok oldu  diyebilirler  size...

Eylül güzeldir çünkü telaşlı dünya gailesiyle dolu asık yüzlü Ekim’e vardır daha...

Günler de ileri geri saat oyunuyla küt diye kısaltılmamış gönüller kararmamıştır...

Şimdi size yine Nisanlı ama hüzünlü zamanından söz edelim Ankara’nın, Türkiye’nin...

Yıllardan 1993...
Günlerden 17 Nisan...
Cumartesi...

Aradan geçerek bizi bugüne , 2013’e getiren 20  koca yıl...
Bir başka hesapla,  neredeyse, göz açıp kapayıncaya kadar geçen 7 bin küsur gün..

Yıllardan 1993...
Günlerden 17 Nisan ...
Cumartesi...

Memur kenti diye habire istiskal edilen Ankara’da mahmur ve mahur bir bahar sabahı vakti...
Dallarda çoktan açan çiçekler, patlayan tomurcuklar.
Cam kenarlarındaki evcilleşmiş güvercinler...
Cumartesi günlerinin o kendine özgü telaşı ve aylaklığı.
Kızılay’da, Ulus’ta, Esat’ta, Bahçeli’de , Yüksel Caddesinde içilen bir bardak çayın ve tütünün tadı....

Yıllardan 1993...
Günlerden 17 Nisan....
Cumartesi...

Öğleye dönen gün...
Yerini küt diye bastıran kırkikindi yağmuruna bırakan bahar güneşi...
20 yıl geçse de hala Ankara’nın en güzellerinden olmaya devam eden Konur Sokak’ta öğle vakti oturan gepgenç adam ve daha genç olan kız...
Biten iş sohbeti, ödenen hesap...

Herkes kendi yolunda  yürürken, daha kimselerin haberi olmasa bile gökyüzünden boşalan ilk damlalar...
Çok ama çok seveni ve hiç ama hiç sevmeyeniyle tüm Türkiye’ye yeni bir kimlik veren liderin   bütün taşları yerinden oynatacak acı haberin  öznesi olması...
Onun ve Türkiye’nin  küt diye başına gelenler...
Getirilenler....(!)

Ve unutulmaz mottosu olan ; “Büyük bir hata yapmazsak 21. yüzyıl bizim asrımız olacak...Herkes hazırlığını ona göre yapsın” cümlesinin taaaaa 25   yıl öncesinden bugünleri  gören ufku....
anlamak , inanmak isteyenlere......

Yıllardan 1993...
Aylardan Nisan...
Günlerden 17...

Cumartesi öğlesinin  hemen sonrası....
Televizyonlardan geçen ve herkesi tam anlamıyla şoke eden altyazı sağanağı ;

Cumhurbaşkanı....
Turgut...
Çankaya...
Ambulans...
Gata...
Acil Servis..
Hacettepe....
Nabız...
Özal..
Tansiyon...              kelimeleri....

veeeee  yalnızca bir iki saat sonunda

KAYBETTİK...
BAŞIMIZ SAĞOLSUN .... 

 kelimelerinin buz gibi yüzü...

Kapkara kararan bir 17 Nisan..
Dona kesen tomurcuklar...
Şaşkın bir ülke...

Yaşarken, seveni ve kıyasıya eleştirenleri dahil,  neredeyse herkesten aynı anda çıkan  ‘tüh be tüh be, vah be vah be, Allah rahmet eylesin” sesleri...

Onlarca yıl içinde çok ayaz yese de, bütün olan bitene rağmen vakarını  kaybetmeden yaşamayı bilmiş  bir büyük milletin yeniden yas zamanları...

Kral öldü yaşasın yeni kral denilen günler....
Kulisler, pokerface’le dağıtılan kartlar...
Dünyanın bitmeyen işleri !!!

Yıllardan 1993...
Günlerden 17 Nisan, Cumartesi...

Erzurum’da,
Diyarbakır’da,
Edirne’de ,
Muğla‘da,
Balıkesir’de ,
Trabzon’da ,
Malatya’da,
İstanbul’da
Bolu’da......
ve daha onlarca şehirde hem de güzel bir bahar gününde birden bulutların arkasına saklanan güneş...

Hayatında hiç ona oy vermese de, yaşarken bir çok kararına muhalefet etse de  güzelim bir annenin müjganına değen yaşlar ve hıçkırıklı sesle yirmili  yaşların başındaki evladına telefonda söyledikleri;

  Çok üzüldüm...çok üzüldüm...çok üzüldüm...
Babam ölmüş gibi çok üzüldüm...
Babamı yeniden kaybetmiş gibi üzüldüm ”

Bugün.....
Aradan geçen tam 20 yıl...

Özal’ın ölümü de dahil özellikle 1993 yılında düğümlenen ve birer birer çözülmesini umduğumuz karanlık kapkaranlık  ilmekler...

Türkiyenin demokrasi yolculuğunda bir büyük kırılmanın  daha su üstünde görünen yüzünden derinlere inme çabaları....

         Bugün...
Artık orta yaşın kapısından içeri giren saçları epeyi aklaşmış ve seyrekleşmiş adama , 17 Nisan 1993’ü unutmayan  genç ve toy aynı adamın hatırlayıp yazdırdıkları...

Hayatı siyah beyaz olarak gören zihinlerin Andre Gide’in “ gerçeğin rengi gridir...” sözünü ne kadar anlamak istediklerini merak eden orta yaşlı adamın bu yazıya gelecek tepkilere dair derin merakı....


Bizim de size aktardıklarımız...
Paylaştıklarımız.....
Öyle işte...

         ( murat örem / 2012-2013 / ankara....)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder