*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

22 Haziran 2013 Cumartesi

yalçın ergir ; bir cumartesi yazısı...bir insanoğluinsan portresi ...



Bir cumartesi günü…
Bu cumartesi günü…

Yılın en uzun günü geride kalalı 24 saat olmamış daha…
22 Haziran’daki gündüzün kararmasına birkaç saat  var hala…

Elimde yeni aldığım kitabın torbası,  yürüyorum dalgın dalgın …

Zihnimde Ahmet Haşim’in unutulmaz ve en sevdiğim dizeleri,  
yürüyorum dalgın dalgın ;

“Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu numayan,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nalan;
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilan.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam”

Bir marketin kapısının önünde karşılaşıyoruz onunla…
Kocaman kaskı ve içinde dünyanın olduğu çantası ellerinde…

Gülen ve gülümseyen yüzüyle selamlıyor her zaman olduğu gibi…
“Aklımdan da geçmiştin ha…” diyor…
Ben de “daha  az önce  son yazını okumuştum diyorum….

‘Hangisi’  diye sorarsa hazırlıklıyım…
“Hangisi”  diyor ve ben de sözlüden geçmeyi başardığını anlayan öğrenci huzuruyla cevaplıyorum hemen ;
“ hani şu tenis maçını anlattığın…yine şampiyon olduğun…tişörtünün Afrika kıtası gibi terlemiş haliyle fotoğrafın olan…”

Altmışlı yaşlarına doğru gidiyor ama yıllardır katıldığı tenis turnuvalarında kendinden onlarca yaş genç olanlara karşı bile ya 1. ya 2.
Ama en çok 1.

İkimiz de biliyoruz yaptığı hiçbir işte önce 1. olmak gibi  kaygısının bulunmadığını…
Yaptığı çok basit….
“Basit Yaşamak” kadar basit….
Neye odaklanırsa çok severek gönülden ve akıldan tutuyor ipin ucunu…
Yalnızca o kadar…
Böyle olunca da karşılığı bu oluyor işte….

Bu yüzden dünyanın öbür ucundaki dağa tırmanırken de , “yalnız ağacın” yanına giderken de , muayenehanesinde kahvaltı yaparken kelebek hanımla söyleşirken de , devrik dişleri birer birer sırım gibi ayağa kaldırırken de hep aynı insan adam o….

“Hadi bir çay içelim”  diyorum vaktinin ne kadar kıymetli olduğunu bile bile…
“Hadi içelim … “   diyor….
Az ilerdeki motorunu gösteriyor “bir daha çalınmasın , görelim oturduğumuz yerden” diyerek…

Yılların arkadaşı Tarpan’ı  çalınalı birkaç ay olmuş…
Tarpan artık yok ama yeni bir motoru var…

Aklımdan saniyeler içinde korkular geçiyor….
Bir çay içimlik zamanda yine çalınırsa yeni motoru, ben bu vebali alamam diyorum kendi kendime…
“Hadi o zaman atlayalım motora şu ilerdeki kahvehaneye gidelim diyorum….
“Gidelim…” diyor…

Her zamanki insanlığıyla “kaskı sen tak” diyor…
“Hayır…” diyorum…”Kask senin , yolcu benim , usta sensin…”

Motora binerken ben,  büyük bir belanın eşiğinden dönüyoruz…

Arka tarafa yerleşirken ben omzuna bastırınca motorla birlikte sola eğiliyoruz,
“ omzumu bırak bırak bırak..” seslenmelerini duyuyorum ama boğulmak üzere olan insanın kendini kurtarmaya gelene yaptığı şuursuzluk gibi omzuna bastırmaya devam ediyorum motora binmeye çalışırken…

Her şey bir iki saniye içinde oluyor…

Motora biniyorum….Kazasız belasız….

“ Şu anda ikimiz de sol bacaklarımızı tümüyle kaybetmiş olabilirdik “ diyor….
“Öldürmeyen Allah öldürmez diyorum onun duymayacağı şekilde…

Aslında motora cahilce ve usul erkan bilmeden binmeye çalışırken gayri ihtiyarı yaptığım ve  aklımdan geçenler şu  ;

“O benim abim ve ikimizi de bir şekilde korur…
Beladan uzak tutar…”

Ömrü boyunca abi olmanın tatlı ama çok da yorucu yükünü taşımış kazık kadar bir adam için bile  -bu kazık kadar adam ben oluyorum-  kardeş olmanın şımarık rahatlığını yaşamış oluyorum işte onun yanındayken…

Yaklaşık beş yüz metre gidiyoruz motorla…
Rüzgar arkada olmama rağmen yüzüme yüzüme vuruyor…
Gençlik yıllarımda dayılarımın motorlarına çok binmişliğim var yolcu olarak…
Javalar , MZler, Yamahalar….
Aradan en az çeyrek asır geçmiş ama…

Biliyorum yine de  rüzgarın çıplak yüze her vurduğunda nasıl bir huzurun, merakın ve korkunun  insanı yaladığını motorun üstündeyken…

O beş yüz metrede sanki beş yüz milyon yıl uzakta kalmış gençliğime gidiyorum yine….

Üzeri her daim benzin , tütün, uzamış sakal, karşılıksız sevgi ve insanlık kokan dedem geçiyor aklımdan “Bessat Usta” düşüyor gönlüme….
Biz torunlarını her öptüğünde dünyanın en büyük nefes alışını hatırlıyorum Bessat Dedem’in…

Bugün elli yaşıma giderken bile çocuklarımı , çok sevdiklerimi öptüğümde onun biz torunlarını öperken yaptığı gibi olmaya çalıştığımı anlıyorum bir kez daha…

Çay içtiğimiz yere geliyoruz iki üç dakika içinde…
Bu kez kimseyi riske atmadan atlıyorum motordan…

Çaylar geliyor….
İçiyoruz…

Çaylar geliyor…
Konuşuyoruz…

Çaylar geliyor…
Bakışıyoruz…

Zihni her zamanki gibi çalışıyor…
Milyonlarca işlemcili kompitür misali veriler hazır…

Bir soru soruyor , anlatıyorum…

Bir soru soruyor…
Anlatıyorum…

Bir soru soruyor…
Dertlerimi dinliyor…

Dereden tepeden konuşuyoruz…
Suçluların telaşı içindeyim çok belli etmesem de…
Zamanını çalıyorum duygusu içindeyim….

Hepimizin zamanı kıymetli ama onunki hakikaten kıymetli…
Üçüncü çayları içtiğimizde “ben gitmek zorundayım”  diyor…
“Elbette”  diyorum…

Sohbet arasında  telefon ederek biraz gecikeceğini söylediği “deniz gözlüsü” bekliyor çünkü…
Yılların dostu , yılların can yoldaşı ve yol arkadaşı bekliyor çünkü…

Kalkıp giderken “hesap” diyor  her zamanki inceliğiyle, abiliğiyle…
“Bunu bana yapma , buraları benden sorulur” diyorum kardeş olmanın şımarıklığıyla…
Üsteliyor ama sesimdeki kararlılığa gülerek teslim oluyor…

Masadan kalkıyoruz…
Motorunun başına geçerken ben de onu uğurlamaya hazırlanıyorum…
En yakınımdaki sevdiklerinin adını sıralıyor, “onlara  selam söyle” diyor…
“Ben onları çok seviyorum” diyor…

“Senin sevmediğin var mı ki” diyorum kendi kendime mırıldanarak…

Kaskını takıyor motoruna biniyor ve gidiyor…
Geri dönüyorum …
Çayları getiren çocuk bana bakarken, “iyi baktın mı gidene”  diyorum…
“Baktım abi…”diyor
”Bir yerlerden tanır gibiyim…”diye ekliyor…

“Daha çok tanırsan iyi edersin” diyorum, “ergir.com’a bir bak istersen….”
“Bana bir çay daha getirir misin delikanlı”  cümlesi çıkıyor ağzımdan...

Aklımdan saniyeler içinde yine onlarca şey geçiyor…
“ Ben onu tanıdığımda , benim şimdiki yaşımdan bile en az beş yaş gençti” diyorum…
“Aradan neredeyse yirmi yıl geçecek oldu biz tanışalı..” diyorum…
“Çok şükür hala genç “ diyorum…
“Çok şükür hala Yalçın Abim..”   diyorum…

Onunla sohbette geçen yalnızca yirmi dakika içinde bile günlerdir gönlüme çeken ufunetin dağıldığını hissediyorum…

“Abi olmak, evlat olmak, baba olmak da güzel ama böyle adamların kardeşi olduğunu hissetmek de tarifsiz bir duygu”    diyorum…

“Allahım bu güzel insanlarını esirge,
Yalçın Ergirlerini esirgemeye devam et  ”….diyorum…

Hesabı ödüyorum…
Çayları getiren çocuk, “abi yine bekleriz” diyor…
“Kısmet “ diyorum…

Hafiften kamburunu çıkaran , saçları hem aklaşmış hem de dökülmüş bir adamın adımlarıyla ve yine  Ahmet Haşim’in dizeleriyle yola koyuluyorum ;

“Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu numayan,
Güller gibi... sonsuz, iri güller…”

( murat örem / 22 haziran 2013 / ankara…)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder