*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Mart 2013 Çarşamba

hayatın kısa adı ; çınar ağaçlarının gölgesinden selvi ağaçlarının altına....


Birine,  memur kılıklı veya memur zihniyetli diyorsanız hafiften daha ağıra giden bir üslupla onun giyim kuşamından tutun da  dünyaya baktığı yere kadar bir çok şeyini eleştiriyorsunuz demektir...


Memur şehri tanımı da Ankara’nın üzerine yapışıp kalmıştır yıllar içinde...Memur şehri ikilemesinde de sıradan  hayatlara yönelik  eleştiri vardır daha çok...


Memur kelimesinin içinde yer aldığı tanımlar genellikle garantici, düşünmeden ve sorgulamadan sadece kurallarla  hareket eden, ufku dar, hayatını rutinin etrafında şekillendirenler  için kullanılır...

Memur kelimesi  Arapça “emr” kökünden gelir ve memur da  “emir almış olan kimse”yi tanımlar...Biraz ironik biçimde cümleyi devam ettirirsek,  memur tanımındaki kişiler bir süre sonra  emir almadan hiç bir şey yapamama haline gelen kişiler olduğu için bu tür tanımlamalar da   küçümsenen, dudak bükülen ifadelerle kullanılır.


Bu durum  tuhaf  komik ve çelişkilidir çünkü memur kavramına böyle olumsuz anlamlar yükleyen aynı toplum,  öte yandan da  memur olmak için büyük bir çaba harcar. “Devlet kapısı,  devlet kapısında çalışmak, devlet garantisi, devlet babanın evladı olmak ” gibi ifadeler de yine bu toplumun tanımlarıdır.


Aynı toplum memurluk kapısından içeri girmiş olanları  dudak bükerek etiketlemeye, küçümsemeye  çalışırken kendisi ve evlatları için de  memur olmanın hayallerini  kurar... Çünkü garantici olmak, büyük iniş çıkışlar yaşanmayacak hayat standartına bağlı yaşamak bir yanıyla çok da hoşa gider bizim gibi ‘icat çıkarmayı sevmeyen toplumlarda...”


Hoşa gider çünkü sabit bir maaşın her ay banka hesabına yatması, hafta sonlarının dinlenmeye  kalması, işten atılma korkusu olmadan izin kullanılması, sağlık güvencesi hatta hatta  ev kiralar veya  kredi alırken makbul  müşteri olunması  güzeldir sıradan insanlar için.


Madalyonun diğer yüzüne gelince...


Memur olmak bir süre sonra isteseniz de istemeseniz de hep aynı  havuzun  içinde yüzmeye çalışmak gibidir. Evet havuzda boğulma ihtimaliniz denizde yüzmeye göre çok azdır ama havuzun da boyutları sınırlıdır ve bellidir. Denizdeki gibi ustalığınız arttıkça daha açıklara gidemezsiniz bir havuzun içinde,  ne kadar büyük olursa olsun...


Ömrünüz bir havuzun eni boyu arasında gider gelir...


Mesainin bitmesi için akşamın beşi altısını dört gözle beklerken aslında geçen zamanın ömürden gittiğini düşünmek istemez memurlar....


Akşam yemeği saatiniz, arkadaşlarla ya da akrabalarla görüşme günleriniz,  uyku vaktiniz bile üç aşağı beş yukarı bellidir memur olunca. Herhangi bir gece  uykusuz kalmayı göze alarak işe gitmeniz bir an önce eve gidip uyumayı düşünerek geçireceğiniz uzunn bir gün anlamına gelebilir.


Memurluğun bir başka görünür görünmez tehlikesi de iş yerinizdeki duragan hatta kuşatılmış hayatınızdır...


Kimlere nasıl selam vereceğiniz bellidir yıllar içinde...

Araya dargınlıklar girdiğinde kimlere sitem edeceğiniz de bellidir...


Belli olan bir başka şey de;  vakti zamanında aranızın çok iyi olduğu bir dostunuzla  yaşayacağınız gerginlik sonrasında olacaklardır...Düne kadar dostunuz olan kişi bir anda geçmişinize de dönük biçimde büyük suçlamalar yöneltebilir size çünkü dün ne yapıp yapmadığınıza en yakından şahit olanlardandır o da...


Arkadaşlıkların , dostlukların böyle de bir kaderi vardır çünkü...


Aynı yüzler, aynı koridorlar, aynı işler, aynı ilişkiler yumağının içine girdiğiniz andan itibaren ‘otomatik pilotta giden’  bir uçaksınızdır artık...Zihniniz de bir süre sonra sever bu durumu...


Çünkü insan sever en az emekle en çok sonuç almayı....

Doğasında vardır bu durum insanın....


İyi memur,  risk almaması gerektiğini bilir ...!

İyi memur ‘kamu’ kelimesinin kendisine yarattığı zırhı da bilir...

İyi bir memur için kamu devlet demektir...

Devlet de bizim kültürümüzde  baba demektir...


Bugün etrafınızdaki on kişiye -üniversitelerin kamu yönetimi öğrencileri mezunları da dahil- ‘kamu kelimesi ne demektir’  diye sorarsanız en az sekizi kocaman harflerle ağzını doldura doldura kamu “DEVLET” demektir der size....


Oysa Kamu , kelime anlamı olarak halk demektir...

Bu yüzden bir çok memur vatandaşına halkına değil de devlete hizmet ettiğini düşünür...

Oysa devlet soyut bir örgütlenmedir ve hizmeti asıl bekleyen millettir....


Memurlukta planlarınız da hiç bitmez. Öyle ki,    plan yapmak, proje yapmak  işin kendisini yapmanın önüne geçer memurlukta, bürokraside çoğunlukla....


Tatil planı, dışarıda yemek yeme planı, komşulara oturmaya gitme planı, çocuğu kursa götürme planı,  dershaneden alma planı ama en çok da harcama planı evde sırasını beklemektedir memurlukta.


         Tabii hayatın içinde memur olmanın dışında  vatandaş olarak bulunma ihtimali de vardır. Sayıları eskiye göre azalsa da iş yapmamak için direnenler, evrakınızı bir türlü tam bulamayanlar, bir anda senli benli olanlar, dairedeki arkadaşlarıyla yaptığı sohbeti  böldüğünüzü düşündüğü  için size öfkeyle bakan memurlar da çıkabilir karşınıza.


Tüm bunların yanında nezaketi ve iş bilirliğiyle of demeden çalışanların sevgiyle boynuna atılmak istedikleriniz de çok olur. Bu gruptakiler daima  az laf çok iş dedikleri için  kaytarmacı gruptakiler boş teneke misali yine de daha çok ses çıkarır ama...


Yaptığı işte sürekli yakınanlar  genellikle yorgunu yokuşa süren bahanecilerdir. Böyleleriyle karşılaşan vatandaşın genellikle uyguladığı metod,  işinin bir an önce bitivermesi için karşısındaki memurun anlamsız yakınmalarını özenle dinleyip onaylıyor görünmektir...


Vatandaş olarak bunları yapmazsanız görevlinin  önündeki  bilgisayar sisteminin   gün boyunca (!)  çökme riski de belirebilir  çünkü...


Ahmet Hamdi Tanpınar , -ki Türk edebiyatı ve düşünce dünyasının yaşarken yok saydığı büyük bir ustasıdır-  Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli muhteşem romanında söylenecek her şeyi söylemiştir....Oğuz Atay da romanlarının bir çok yerinde devlet dairesine memurlara bürokratlara işi düşenlere hitaben çok ironik bir dille  ‘asla umut etmeyeceksin’ der tekrar tekrar....


Aslında beklemek, sabretmek önemlidir...

Doğarken de, büyürken de, yaşarken de beklersiniz...


Öğle tatilini beklersiniz, iş çıkışını beklersiniz...

Taksitlerinizin bitmesini beklersiniz...

Belgenizin imzadan çıkmasını beklersiniz.

Diplomayı beklersiniz.

Aybaşını beklersiniz...

Çocuğunuzun sağlıkla doğmasını beklersiniz....

Erkek evladınızın askerden gelişini beklersiniz...

Mürüvvetini görmek için beklersiniz.

Torunlarınızı kucağa almak için beklersiniz...


Beklemek bitmez.


Ancak tüm bunları yaparken -memur olun olmayın- yani deyimlerdeki anlamıyla bir memur gibi dümdüz yaşarken siz ;

sevgiler gelir geçer,

erikler dallardan düşer,

güneş ışığının şavkı söner,

hayat ellerinizden kayıp gider....


sonra günün birinde ;

o geniş yapraklı güzelim çınar ağaçlarının altında yaşarken

serin selvi ağaçlarının altına düşer yolunuz...


Paydos zamanıdır...


Memurlar amirler, sitemler, “ evet efendimler, tensip buyurdunuzlar bitmiştir...

Taksitler bitmiştir....

O tatlı yürek gümbürtüleri bitmiştir...

Buseler bitmiştir...

Bir elmayı ısırmak iki yanağından bitmiştir....


Ömür bitmiştir çünkü...


Geniş salonlu evlerinizde başkaları oturacaktır...

Güneş dirileri ısıtmaya devam ederken sizi ısıtmayacaktır artık...


Geriye -varsa-  yaşananlar kalmıştır...


O serin selvi ağaçları ki , sizden önce gidip de yıllardır  altında yatanları hatırlatır hepimize hepinize....

O serin selvi ağaçları ki altında yatanların “ keşkelerini”  fısıldarlar her rüzgar estiğinde....

O keşkeler ki, kimbilir  hangi pişmanlıkları saklar içinde...


Selvi ağaçları da güzeldir elbette ama çınar ağacı hayatın simgesidir...

         Hayat da önce umuttur, inandığın yolda yürümenin adıdır...

O yüzden demiştir eskiler “umut kalacağına emek kalsın “ diye...


Tuttuysanız bir ağacın dalından ,

bir insanın elinden

bir umudun  yakasından ; 

o şunu dedi bu bunu diyecek kaygısıyla bırakmayın...


Bir elin aynı anda iki eli tutamayacağını da unutmayın....



( murat örem / 2013...)

        

        

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder