*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

26 Mart 2013 Salı

bir 27 mart yazısı ; bilenler bilmeyenlere hatırlatsın , huysuz bir doru attır sahne...


 Yirmisine bile gelmemiş gepgenç biri olarak, 80’li yılların ikinci yarısıdır İstanbul’la tanışmam...



Vee yine 80’lerin ikinci yarısıdır, tarihi kapılı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin koridorlarıyla, anfileriyle, Beyazıt Meydanıyla, Sahaflarla, Çınaraltısıyla, Hüseyin Avni Dede’siyle göz göze gelmelerim.



Yine aynı zamanlara denk düşer Gencay Gürünlü Şehir Tiyatrolarının her yılın Mayıs ayıyla birlikte düzenlediği Gençlik Günlerindeki onlarca etkinliğini çölde suya hasret meczup misali kana kana içmem...



İşte bu dönemlerde  başlamış ve doksanların başında evlilik durumundan(!)  Ankara’ya göç edene kadar sürmüştür İstanbul Şehir Tiyatroları ve İstanbul Devlet Tiyatrosuyla kurduğum kadim dostluk...



Onlarca defa kapısından içeri büyük bir huzurla girip oyunlar izlediğim Muhsin Ertuğrul Sahnesinin kulisinde, aktör dayım Erhan Dilligil vasıtasıyla Zihni Göktayları, Burçin Oraloğluları, Suna Pekuysalları, Özdemir Hanları, Murathan Munganları, Yalçın Boratapları, ikinci kuşak Hazım Körmükçüleri, Erhan Abirleri, Savaş Dinçelleri , Erhan Yazıcıoğullarını ... tanımanın hazzına varmam da aynı dönemdedir..



Bugün bile 1985-1990 arasında sahnelediği onlarca oyunu bir çırpıda sayabilirim İstanbul Şehir Tiyatrolarının ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun...Aradan çeyrek asırdan fazla geçmiş olsa da o zaman sayıları çok daha az olan şehir tiyatroları ve devlet tiyatrosu sahnelerinin geçmiş dönemlerdeki kendine özgü kokusunu hala hatırlayıp  anlatabilirim..



Mesela Atatürk Kültür Merkezindeki  Oda Tiyatrosu’nun o samimi ufacıklığı...Bir keresinde Avni Dilligil Ödülleri töreni yapılırken töreni sunan Müjdat Gezen’in gözlerinin içine içine bakarak bir fındık faresi kat etmişti oda tiyatrosunun sahnesini boydan boya...



Mesela Zuhal Olcay’ı orada izlemiştim,  Arbutzov’un Söz Veriyorum isimli oyununda harikalar yaratırken Engin Şenkan ve Alev Sezer’le birlikte...İnsan Maier oyununu da orada izlemiştim...Oğuz Atay imzalı Oyunlarla Yaşayanlar ‘ı da galiba aynı sahnede seyretmiştim Sadrettin Kılıç’ın emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş rolünde olduğu....



Kırmızı rengin bütün kışkırtıcılığıyla dekorunda başrolü oynadığı Taksim Venüs Sahnesi vardı Devlet Tiyatrolarının...Ne güzeldi salonu biz seyirciler için....Ertuğrul İlgin’i Oyunun Oyunu isimli eserde bin yaşındayken bile devleşirken orada izlemiştim...Şimdi kaç kişi hatırlar acaba Ertuğrul İlgin’i? Yine kimbilir yalnızca kaç kişinin aklına düşer o çok karakteristik ve gevrek sesin sahibi aktör Sadrettin Kılıç ?



Mesela Şehir Tiyatrolarına ait olan ve yıkılıp yeniden yapılmadan önce kahverengi ve krem - beyaz renklerin uyumu, alicenaplığı, görmüş geçirmişliğiyle seyircileri karşılayan Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi....Mesela Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu’nun devleştiği Günden Geceye oyununu izlediğim Cep Tiyatrosunun huzuru,  Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin üst katındaki...



Biz Aşağıda İmzası Olanlar oyununu Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izlemiştim...Keşanlı Ali Destanı oyunundaki Erhan Yazıcıoğlu ve Savaş Dinçel’i de...Oyunda İzmarit Nuri’yi canlandıran Savaş Dinçel’in başındaki bere Nezahat Ablasının ördüğüydü...Savaş Dinçel’in Nezahat Ablası,  benim de büyük halam aktris Nezahat Tanyeri’ydi...



 Lüküs Hayat’taki Suna Pekuysal’ı , Kuşlar oyunundaki Erhan Dayımı da tıpkı Katherine Blumm’un Çiğnenen Onuru oyununda olduğu gibi aynı sahnede izlemiştim..



Hele Şehir Tiyatrolarının Gençlik Günlerindeki Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinin bayram yerine benzeyen dokusu Mayıs aylarındaki...



Tiyatronun önündeki renkli minderler, flamalar, afişler...Paneller, toplantılar, söyleşiler...Uğur Mumcu da gelirdi oralara, Murathan Mungan da, Emre Kongar da, Selim İleri de , Gökhan Dabak ve Gencay Gürün’ün kendisi de...



Bazen üstümüzden helikopterler uçardı panel sırasında çünkü seksen darbesinin rüzgarı kesilmemişti daha...Afife Jale filmini orada izlemiştim...Murathan Mungan imzalı Taziye oyununu da...Oyundaki ak sakallı ermiş Erhan Dayım kuliste tanıştırmıştı turuncu kravatlı zamanın genç oyun yazarı Murathan Mungan’ı...



Keşanlı Ali Destanı oyununu sahneye koyan Ferhan Şensoy konuk yönetmen olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesine gidip gelmişti aylarca ve ustası Haldun Taner’i anlatmıştı oyunun broşüründe en bi güzel...



1986 yılının mayısında öldüğünde Haldun Taner Hoca,  kocaman bir şiir asılmıştı duvara şair Can Yücel’in Haldun Taner’i anlatan ve ‘yepyeni bir istan-buldun’ diye seslenen....



Şehir Tiyatroları Reşat Nuri Güntekin Sahnesi daha renksiz bir binaydı ama orada da Vedat Türkali imzalı Dallar Yeşil Olmalı oyununu izlemiştim ki, Yalçın Boratap tek başına alıp götürmüştü ....Nora, Bir Bebek Evi oyunu Henrik İbsen’in yine orada çıkmıştı karşıma bir genç adamken ...



Öylesine çok gidip gelmiştim ki Şehir Tiyatroları Devlet Tiyatroları sahnelerine...Her günün seyircisinin farklı tepkilerine dair notlar verecek kadar hem de... Mesela hafta içi bir gün öğle sonrasında da oynardı Şehir Tiyatroları ve en renksiz seyirci bu oyunlarda olurdu sanki... Zeki ve algısı yüksek olurdu Perşembe gecelerinin seyircisi ne hikmetse...



Şehir Tiyatrolarında da , Devlet Tiyatrolarında da Cuma akşamı ve hafta sonları seyircisinin en önemli kusuru tiyatroya sinema muamelesi yapmaya daha teşne olmasıydı özellikle kara kış zamanlarında...Olur olmaz çok şeye gereksiz biçimde gülmek isterdi bu seyirciler....O yüzden son tercihimdi hafta sonları oyun izlemek....



Mesela Medea’nın kanlı ellerini de Harbiye Muhsin Ertuğrul’da izledim ben, İsmet Ay’ın dönüp dönüp devleştiği Vişne Bahçesi’ni de...



Daha onlarca oyunu da....



Aradan geçen yıllarda ustaların ustalarını da, gölge gibi gidip gelenlerin de çoğunu tanıdım ben hem sahnede seyirci olarak hem de günlük hayatta...



Ferhan Şensoy’un çok büyük bir kadirbilirlikle ustası Haldun Taner için yazdıklarını yıllar sonra uyarlayarak söylersem ; ‘ Siz bilmesiniz de ‘sınavlara ve sevdalara her an hazır orta halli memur/öğretmen çocuğu’ olan Murat Örem’in hem annesi hem babası olduğu güzelim zamanları çoktur, İstanbul Şehir Tiyatrolarının    Devlet tiyatrolarının ...”



Yirmi beş yıldır elim sırasıyla  kalem, daktilo tuşları  ve klavye tutuyor , sesim mikrofondan yayılıyorsa, ekmeğimi önce Türkçemle kazanıyorsam, öyle böyle değil,  hakkınız pek ama pek çoktur üzerimde,  tiyatroların yaşayan yaşamayan insanları...



Bu yüzden , yaşasın isterim daima tiyatro...

İnsanlar ölür ama kurumlar kalır, kalmalıdır çünkü...



Yaşasın isterim ve bir yandan da her fırsatta her yerde her zaman söylemekten büyük onur duyarım tekrar tekrar, İstanbul Şehir Tiyatrolarının Devlet Tiyatrosunun üzerimdeki büyük emeklerini...



O yüzden daha önce kurduğum şu cümleleri bir kez daha söylemek isterim bir 27 mart öncesinde daha ;



Hayat, Ankara gibi , İstanbul gibi, İzmir gibi koskocaman şehirlerde bile insansız sokak ve kış akşamlarının boynu büküklüğüne, televizyonlu ama paylaşımsız evlerin hükümranlığına inat , tiyatro salonlarında göz aşinalığıyla bile olsa yeni insanlar, yeni hayatlar biriktirmektir...



Tiyatro bunun için vardır...

Tiyatrocu bunun için vardır...

Seyirci bunun için vardır...



İnsan, insanı yine insanda görsün de kendine bir daha baksın diyedir , tiyatro...



Hangi yaşta ve işte olursa olsun , ‘Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar’ duyduğu her şeyi herkes bir daha bir daha bir daha sorgulasın diyedir tiyatro...



“Çürümüş bir şeyler Danimarka Krallığında” cümlesinin çağrıştırdıkları üzerinden dünya tarihine bakabilmenin yoludur tiyatro...



Medea’nın elindeki kanın herkesin ellerine bulaşmış olabileceğini de sordurur insana tiyatro, Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeki uşak Firs’ün yüzüne baktığınızda nasıl bir hayatın üzerinize üzerinize geldiğini de...



37 yıllık ömrüne tiyatroyu , sahneyi de sığdıran Mayakovski , Atatol Behramoğlu’nun çevirisiyle “Şair İşçidir” isimli uzun şiirinin bir yerinde şunu der Türkçemizle...Çok seçkinci bir yaklaşım bu demeye teşne olanlar yine de bulup okusunlar şiirin tamamını..



“ ...Bilirim

hoşlanmazsınız boş lâftan

kütük yontarsınız kan ter içinde,

Fakat

bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:

Kütükten kafaları yontarız biz de....”



Tiyatroyu müsamere sananlar da , slogan mezesi yapmaya teşne olanlar da, televizyona giden yolun basamağı görenler de unutmasınlar ki huysuz bir attır sahne...



Selamla kelamla bir yerlere geldiğini sananları kaldırıp atar günü geldiğinde üzerinden...



Ve bir oyunda , hakiki bir aktörün/aktrisin alnından damlayan tek bir “ter katresi” bile çölde vahadır...



( murat örem / ankara...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder