*"107" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

11 Mart 2013 Pazartesi

Salah Birsel ; " sevdim seni ey insan.." diyebilen güzel adam....




         



           “ Kimse inanmaz
            Benim hafif-makineliyle öldüğüme
            Veya ayrıldığıma dünyadan
            Benim de başkentte bir odam
            Şiir kitaplarım
            Üniversitede adım
            Ve arkadaşım vardı
            Ünüm de olurdu
            Yaşasaydım....”        

         1990’lı yılların hemen başı olmalı...Aylardan Kasım’dır muhtemelen... Öyle Mazhar Fuat Özkan şarkısında olduğu gibi “ gözleri dolu dolu yapan değil de”  hakkıyla Sidikli bir İstanbul günü işte... Hava,  yağayım mı yağmayayım mı diye diye atıyor damlalarını herkesin üzerine minik minik...

            Bilenler bilmeyenlere anlatsın o havayı....
            O İstanbul’u ....
            O yağmuru....

       Dışarısı böyle ama  İstanbul Tepebaşı’ndaki fuar yerinin içi de hakkıyla kalabalık.... Hem çok kalabalık hem çok sıcak..O kalabalık ve sıcağın içinde yirmili yaşlarının ortasına giden gepgenç kadın, yanında ona sevdalı kocası ve o kocanın üniversiteden bin yıllık arkadaşı, dostu  Kemal...

            Hani şu 2012 yılının sonlarında yani üç beş ay önce ani bir beyin kanamasıyla bir başka yakanın kıyısına gidip hayatın mucizesiyle geri dönen Kemal...
            Bizim Kemal...  
            Dostumuz Kemal...
            “Abi, giderayak , saniyeler içinde aklımda yalnızca iki çocuğum vardı...” diyen Kemal...
           
            Adamın bin yıllık dostu Kemal , adam ve kadın.... Üçü birlikte geziyorlar fuar alanını....Üniversite ya bitmiş ya da bitmek üzere...Öğrencilik fiilen sürmüyor olsa da parasızlık sürüyor...Fuarda dolaşırken habire bir  ceplerindeki parayı hesaplıyorlar,  bir fuar alanının içini dolduran onlarca yayınevinin binlerce kitabına bakıyorlar çoğunu alamayacaklarını bilerek ve iç geçirerek....

         Tüyap Kitap Fuarı , 1980’li yılların ortasındaki ufunetin içinde  büyük bir cesaretle bugünkü adıyla Taksim’deki The Marmara otelinin en alt katından başlayan yolculuğuna Tepebaşındaki yerinde sürdürmekte o zamanlar...Beylikdüzüne taşınmasına yıllar var daha Tüyap Kitap Fuarının...

           Biri kadın üç genç birlikte gezerken kitap fuarını bir köşede Ümit Kıvanç çıkıyor karşılarına... “Bekle Dedim Gölgeye” isimli romanını yazmış mıydı acaba Ümit Kıvanç o zaman diye düşünüyor şimdi şu yazıyı yazarken adam...Ama çoğu zaman yaptığı ve  aklına saygı duyduğu insanları gördüğündeki gibi Ümit Kıvanç’a da “merhaba” diyor genç adam...Hatta “bateristlik nasıl gidiyor ?” diye soruyor...Emekli Albay Hulki Ertunç isimli unutulmaz şarkının da yaratıcısı Grup Mozaik’in bateristi çünkü Ümit Kıvanç o yıllarda...Ümit Kıvanç’la ilgili belki bugün en son akla gelecek şey Halit Kıvanç’ın oğlu olması...Ahmet Kaya’yı andığı ‘Uçurtmam Tellere Takıldı” belgeselinin yaratıcısı bir güzel adam çünkü o.... Kalın siyah sakallarının arkasından bakarak “iyi gidiyor” diyor Ümit Kıvanç...Belli ki acelesi var ama saygısızlığı yok, üstten bakan bir tavrı yok...

            Başka bir yerde çok uzun bir kuyruk var...
            Aziz Nesin olmalı...
            O küçük dev adam olmalı...
          Türk edebiyatının, düşünce hayatının, hatta ahlakının ve  vicdanının yüz akı  Aziz Nesin olmalı...
         Önceki yıllardan biliyor genç adam Aziz Nesin’in ne kadar tatlı bir “nemrut adam”  olduğunu ve uzaktan gülümsüyor ona geçmiş yıllarda imzalattığı kitaplarını da hatırlayarak...

            Fuar alanının içinde sürekli anonslar yapılıyor “şu salonda bu var, şurada şu var” diye...Bir başka köşede ayaküstü ya da oturarak iki lokma atıştırıyor gelenler, çalışanlar ve yazarların bir kısmı... “Erbil Tuşalp varsa eğer bu fuarda da yine kocaman bir kupada bıyıklarını içine batırarak neskafesini yudumluyor olmalı” diye düşünüyor genç adam yüzüne gülümseme yayılarak....

            Bir başka köşede yaşlı denecek bir karı koca duruyor masanın arkasında kitaplarını imzalamak için...O kalabalıktan dağdağadan eser yok onların bulunduğu yerde...Fuar alanının en sakin köşesi sanki...Kuyruk yok önlerinde...Genç kızlar erkekler yok...Çok eskiden beri onları tanıyan birileri ya selam verip geçiyor yanlarından ya da iki cümle kurup gözleriyle kollarındaki saatleri arıyorlar...

            Kemal, genç adam ve genç kadın yaklaşıyorlar o masaya.. “Boğaziçi Şıngır Mıngır” diyen adam işte o karşılarındaki...Kikirikname diyen adam...Sevdim Seni Ey İnsan ...diyen adam....Türk edebiyatı ve şiirine bir işçi arı gibi emek veren , onlarca yaratılmış kelimeyi bulan ama yaşarken yalnızlığa terkedilmiş Salah Birsel işte o adam...

            İki kulaç ötede hayat ve fuar  coşkuyla akarken bir masanın arkasında karısıyla birlikte boşluğa bakan adam işte o...Salah Birsel...Uzun uzun sohbet ediyor üç genç Birsel çiftiyle....Mutsuz mutsuzdan öte üzgün, bu kadar yok sayılmayı hak etmedim diyen bir Salah Birsel var karşılarında...
           
                Aradan yıllar yıllar yıllar geçiyor...
            Genç adam yaşlanıyor...            Boyu boyunu aklı aklını geçen iki erkek çocuğuyla tarifsiz ömürler, günler, güzellikler  yaşıyor orta yaşlı adam en bol sıfırlı çeklerin, sekiz odalı evlerin, 12 çekerli araçların  yaşatamayacağı mutluluk denizinde....
                       
             Aradan yıllar geçiyor...
            Genç Kemal bir anda ölümün kıyısından dönüyor ve ikinci hayatında yine briç oynuyor muhtemelen gözlerindeki görme kaybını çok da umursamak istemeden...
           
                    Aradan yıllar geçiyor...
            Genç kadın yaşlanmadığını iddia ediyor adama ve adam her seferinde “mübarek olsun sonsuz gençliğin, ben iyi ki yaşlandım yaş aldım da büyüdüm , hamdım pişmeye çalışıyorum” diyor her zamanki tavrıyla...
            Ve kendini genç hala çok genç sanan ve aslında herkes gibi hakkıyla yaş alan yaşlanan kadın  muhtemelen   “ne çilem vardı da bu kadar ukala, her yeri her şeyi herkesi her zaman sevecek ve aynı anda da bir o kadar eleştirecek adamla geçti ömrüm ve ben neden yine de silip atamıyorum  bu adamı “ diye düşünüyor...

            Aradan yıllar geçiyor....
            Salah Birsel 1999 yılının 10 martında seksen yaşında ölüyor...
           
                Aradan yıllar geçiyor ....
            Adam, bu yazıyı yazıyor takır takır hiç durup dinlenmeden  dokuz sigara üç bardak çay içerken iki saat içinde....
           
            Adam, “sevdim seni ey insan...” diyebilen Salah Birsel’i , günlük yüzlerce trafiği olan blogda bakalım kaç kişi okuyacak, on mu yirmi mi otuz mu  diyor can oğlu Umur’un tabiriyle , dudağının kenarına iliştirdiği it murat örem gülüşüyle....
           
            Adam, “ senin de boş işlerle geçti oğlum ömrün”  diyor kendi kendine, yaşıtların meslektaşların değil kışlık evlerini yazlıklarını hatta dükkanlarını  bile düzmüşken ve sen yeni bir ayrılma halinde yine ve iyi ki  ceketin ve binlerce  kitabınla dımdızlak kalacaksın diye de ekliyor....

            Adam,  “ Sevmekten borçlu çıkmadın ya,  hayattan o kadar alacağın olsun hatta helali hoş olsun” diyor....
           
            Adam, bu yazıyı bloga koyduktan sonra hemen istatistiklere bakacağım, Salah Birsel’i bir mucize olur da elli kişi okur mu ? diyor....

             Adamın hayatla kurduğu oyun sürüyor...
            Hayatın adam gibi adamlara sunduğu oyunları  öğrenmek için maalesef çok da akıl gerekmiyor....
            (  murat örem / 11 mart 2013 / ankara...)





2 yorum:

  1. Kelimelerle arası hep çok iyiydi Salah Birsel'in, o mu kelimeleri daha çok seviyordu kelimeler mi onu bilinmez.
    Teşekkürler bu güzel yazı için. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. değerli alkım,
    kelimelerle arası çok iyi olan bir başka isimden / senden bu teşekkürü almak hakikaten mutluluk verici...eksik olma..daima ol...kelimelerin yanında ol...sevgi selam ve merhabayla...murat örem...

    YanıtlaSil