*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

10 Mart 2013 Pazar

... dede bana hayatı anlat, ben matematiği nasıl olsa öğrenirim...


Kendini,  sosyal bilimci, hukukçu hatta iktisatçı vb…  olarak tanımlayan sözelciler içinde  fotoğrafın bütününü görmekten uzak olanlar ,  çok belli etmeseler de  mühendislerin  matematikçilerin  kısaca sayısal bilimcilerin varlığından, yaptıkları işlerden, para kazanma imkanlarından rahatsız  olurlar…



Bu  duygunun altında  eğitim yıllarında başarısız olunan sayısal derslerin ağırlığı vardır çoğunlukla … Aslında bu kişiler,  serinkanlı olarak düşündüklerinde göreceklerdir ki, matematik  ve diğer temel bilimlere hakim olamamaları  algısı düşük oluşlarından  değildir…Bu durum,  Türk Eğitim Sistemi’nin aşamadığı ya da her nedense aşmak istemediği yapısal bir sorundur…



Sorunu tanımlamaya  devam edersek ; sözelciler, sayısalcıları yok sayıp kıskanırlar  ama  sayısalcılarda da genellikle  içi boş bir kibir vardır ve sözelcileri hayalci,  tembel hatta algısı düşük bulurlar…



Bu ayrımın bizatihi kendisi yanlıştır ama toplumdaki genel kanaat  çoğunlukla bu yöndedir. Büyük binalar, yollar , şehirler , fabrikalar kurmak için hesaplar yapmak,   sözcüklerden, dizelerden, renklerden , notalardan eserler ortaya koymaktan çok daha değerli ve çok daha kazançlı görünmüştür daima sokaktaki insana…



Oysa, Pascal, Pisagor, Eukliedes, Einstein, Ali Kuşçu daha büyük değildir Dostoyevski’den, Çehov’dan, Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Cemil Meriç’ten…Hatta biraz ironi yaparak söylersek,

Newton yerçekimini bulmasaydı elbet birileri farkına varacaktı olan bitenin, 

peki Van Gogh olmasaydı sarının bin bir tonunu kim resmedecekti?

Itri olmasaydı Segah Tekbir’i kim besteleyecekti? 

Orhan Veli olmasaydı ‘ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda ?’ diye kim soracaktı ?       diyebiliriz … 

Lafı hiç dolandırmadan söylersek bu ayrışmanın vebali,  öğütülmek için değirmenine gelen her öğrenciyi  aynı algı , aynı zeka  ve imkanlara  sahip olarak sınıflandıran ve hepsini aynı tornadan çıkarmayı, neredeyse tek hedef bellemiş eğitim anlayışımızdadır…



Bakanlar gelir geçer, müsteşarlar birer birer emekli olur , il milli eğitim müdürleri, ilçe milli eğitim müdürleri gittikleri okullarda her ne hikmetse ve nedense !!!  müdür koltuğuna oturarak ellerinde kalemlerle pozlar verirler ama miadını dolduralı yıllar olmuş bu sorunlu yapı, yerinden milim kıpırdamamak için direndikçe direnir.



İyi niyetli ama az sayıdaki öğretmenlerle, yaşadıkları çağı daha donanımlı olarak karşılamak için o öğretmenlerin gözlerinin içine bakan  öğrenciler ve veliler  çırpındıkça çırpınır bu yapının altında…



Müfredat uygulanacak, zümreler toplanacak , sınavlar yapılacak, notlar verilecek, veli toplantılarında  çok şükür ki !  sayıları her yıl biraz daha azalan bazı öğretmenler,  notları düşük çocukların ailelerine herkesin içinde akıl verecektir; ‘Siz bu oğlanı / kızı en iyisi bir an önce meslek sahibi yapın’  minvalince…



Oysa otuz kişilik bir sınıfta herhangi bir dersten on öğrenci başarısızsa bu günahın hatırlı kısmı asla öğrencide değildir.



Öğretmendedir, okuldadır, idarededir, müfredattadır ,  farklı olanı mutlaka törpüleyen, hizaya sokmak isteyen yanlış eğitim  modelindedir .Herkes bir yabancı dili aynı hızda ve zevkle öğren(e)mez. Herkes fiziği, kimyayı, matematiği formüllerle hatmet(e)mez.



Herkes, dilinin kurallarını  ‘ötümlü, bütümlü, çatılı…’  gibi uydurma tanımlamalarla  kuru kuru  anlatıldığında sev(e)mez. Müfredat ezel ve ebed aynı kalacak bir manzume,  manifesto değildir…Öğretmenler hangi alanda ders veriyorlarsa onu anlaşılır ve sevimli kılmanın yollarını aramalı , eğitim sistemi bütün kurumlarıyla bu öğretmenleri el üstünde tutmalıdır…



Bir edebiyat dersine, divan edebiyatından ve bazı kuralları hala tartışmalı olan dilbilgisinden  başlamak, hataların en büyüğüdür, bile bile ladestir…



Örneklersek;

Divan edebiyatı, az sayıdaki  ihtişamlı  konak veya yalıysa, günlük edebiyat bir yanıyla toplu yaşam alanıdır. Dilbilgisi, yeni tanışılan ve taşınılan bir yerde yıllara dayanan, derinliği olan ilişkilerdir. Önce, toplu yaşam alanında oturup kalkmayı, komşuluğu hakkıyla  öğrenmesi gereken bir insandan,  güngörmüş bir konağın içindeki avizelerden, tablolardan , porselenlerden haz almasını, tarihe hürmetle,  ihtimamla , merakla yaklaşmasını ve  zengin geçmişi  hemen benimsemesini bekleyemezsiniz. Bu mümkün değildir.



Öğretmenlerin çoğu bu konulara zaman ayırıp yorum yapmaz, müfredat hazretleri gidilecek yolu çizmiştir herkesin yerine. Gerçi, bu donmuş ve tepkisiz zihniyette, geçmiş yıllarda  müfredatın yolundan halisane niyetlerle sapan!  öğretmenlere ödetilen bedellerin de payı vardır ama öğretmenlerin de boş vermişliği az değildir  çoğunlukla…



Kainatın ve insanlığın ilk gününden beri var olan temel bilimleri yalnızca  polinomlara, türevlere, integrallere, orbitallere vb… hapsederseniz, bu kez edebiyatta ve sözel bilimlerde yaptığınız  yanlışı katmerlendirerek sürdürmüş olursunuz. Oysa temel bilimler de  dünyanın ve kainatın  zenginliklerindendir…



Tıpkı edebiyat, müzik , şiir , resim gibi , düşünmek gibidir, hatta hatta aşk gibi , evlilik gibi, hayat gibidir matematik de…Hayatın ve bütün ilişkilerin aslında bir matematik ve ritm içinde akıp gittiğini söyleyerek ilk derse başlayan bir öğretmen, dünyanın en iyi öğretmenlerindendir.



Matematik ve hayat birbirini tamamlayan iki gerçekliktir. Biraz daha iddialı söylersek, matematik biliminin sancaktarı istatistik ve kıyaslamalı istatistiktir dallarıdır.  Bir matematik, fizik, biyoloji dersinde sınıfa giren öğretmen her şeyi ama her şeyi suhuletle zihinlere çakarak anlatabilir, tabi isterse….



Mesela, yapılan bir araştırmanın istatistiki sonuçlarına bakarak ve rakamları anlaşılır kılarak  şu acı gerçeği beyinlere nakşedebilir; Türkiye’de her yıl üniversite sınavına giren bir  milyon ve üzerinde öğrenci var. Eğitim düzeyi  -büyük çoğunluğu  sayısal içerikte  olmak üzere-  uluslar arası ölçeklere uygun bölümlerin öğrenci kapasitesi,  taş çatlasa on bin kişi…İstatistiki olarak,  sizin bu bölümlerden birine girme ihtimaliniz, en fazla yüzde bir… Ne kadar çalışmanız ve işi sıkı tutmanız gerektiğini buradan anlayın…diyebilir.



Bir başka öğretmen şunu anlatabilir coğrafya, psikoloji  ya da edebiyat dersinde;  Norveç’te her on kişiden altısı  günlük gazete okurken Türkiye’de bu oran her on kişide bir kişi bile değil  çocuklarım…



Tabi öğretmenlerimizin bunları anlatması için önce merak edip öğrenmeleri ve bu konuları kendilerine dert edinmeleri gerekir. Bilmiyorum 2010’ların müfredatında bu konulara yer var mı, zaman var mı ?



Bir de tabi hepimiz yıllar boyu öğrenci olduk, müfredata girmek bile yetmeyebilir bir konunun anlatılıp anlaşılması için…Beklenmedik şeyler olur, salgınlar yaşanır, kış çok zorlu geçer, yaz çok erken gelir ve okullar zorunlu olarak ışık hızıyla geçebilir bütün  konuları…!!!



Müfredat bu tür durumlarda anlayışlıdır, kapris yapmaz, hesap sormaz….Bilir neye ne zaman tepki göstereceğini, kimden neyin hesabını soracağını ve ne zaman kiminle uzlaşacağını ….!  



Şurası kesin ki, Türkiye ekonomi  ve  sanayileşme alanındaki  bütün gelişmelerine rağmen eğitim sistemini  oturtabilmiş , KURUMSALLAŞTIRABİLMİŞ değil. Bu durum sistemin farklı basamaklarının başında bulunan  isimlerden, bakanlardan, hükümetlerden, iktidarlardan  bile bağımsız bir gerçeklik olarak maalesef onlarca yıldır karşımızda duruyor. Siz ne kadar iyi niyetle ve şevkle  o makam(lar)ı doldurmaya çalışsanız da, geçmişle kıyaslanınca en yüksek ödeneği alsanız da, radikal ve kesin hamleler yapmadığınız sürece hakiki , yararlı ve öğrenciyi mutlu eden bir  sonuca asla ulaşamazsınız.. Çünkü karşınızda en iyimser yorumla söylersek ucu bucağı belli olmayan, bırakın ülkenin farklı şehirlerini, aynı ilçenin içinde bile altyapı standartlarını oturtamayan ve çağın gelişmelerini layıkıyla okumakta ve harekete geçmekte çok zorlanan , devasa ve hantal bir yapı var  …



Kireçlenmiş, tortulanmış bir ısıtma düzeneğinin içinde, dünyanın en akışkan sıvısını da dolaştırsanız , yine dünyanın en iyi yakıtını en yüksek derecede de yaksanız,  o binayı  ve o yapının içindeki insanları hakkıyla ısıtıp mutlu edemezsiniz. Her gün yeni haberler alırsınız, kazan patladı, borular çatladı, düzeneğin içindeki sıvı sudan farklı olduğu için deliklerden sızarak insanları zehirledi minvalince.



Kimse o binada yaşamak istemez, kapıdan içeri girerken ayaklar geri geri gider ya da orası yalnızca zaman öldürülen bir yer olarak görülür. Bir süre sonra o binada kalorifer peteklerini tamir edecek usta bulmak bile deveye hendek atlatmak kadar zorlaşır… Bu konuyu ve örnekleri uzatmak mümkün ancak o meşhur deyişte olduğu gibi, turbun büyüğü heybede misali hepimizi bekleyen daha büyük bir tehlike var ve  kapımızdan içeri girdi girer…



Değişen ve çok hızlı gelişen bilişim altyapısı sonucunda dünya klasik eğitim modelini  hızla terk ediyor, etmek zorunda. On yıla kalmayacak ki bir çok ülke başka bir yörüngeye  oturtacak eğitimini. İlk adımlar çoktan atıldı. Kitaplar yerini dijital tabletlere bırakacak . Öğretmeni, öğrencisi, velisi, okul binalarıyla , müfredatıyla önümüzde yeni ve kaçamayacağımız bir gelecek var…Türkiye eğitim alanında radikal kararlar almayı geciktirdikçe, sorunu klasik yöntemlerle çözme ihtimalini de sonsuza dek kaçırmak üzere…Maalesef  büyük çoğunluk hala bunun farkında değil. Farkında olanlar da, olmuyomuş gibi görünmeyi yeğliyorlar şimdilik ama bundan kaçış yok.



Bir ülke bütün eğitim sistemini  çağını doldurmuş bir müfredata, eskimiş bir eleme anlayışına  göre kurgulayamaz. Matematiği, edebiyatı, kimyayı şunu bunu öğrenemiyor diye milyonlarca çocuk ve gencini eleğin altına atamaz. Tepkileri azaltmak  için bina üstüne bina yapıp okullar, üniversiteler açarak sorunu çözemez. Yalnızca büyük sorunları bir süreliğine öteler. Elbette, Türkiye eğitim olanaklarını, kontenjanlarını  artırmak , yeni liseler, üniversiteler açmak zorundadır. Bunu , sırf birilerinin onlarca yıllık imtiyazlarını ortadan kaldırmak için bile yapsa bu çok doğru olandır  ancak bu yaklaşım tek başına sorunu çözmez, çözemez,  çözmeyecek. Türkiye, dar bir açıyla, sayısal zeka penceresinden baktığında,  her yıl en fazla  beş-on bini bulan çok zeki çocuk ve gencini iyi okuttuğunu  sanarak , bütün eğitim sistemini bu   çocuk ve gençlere göre kurgulayarak, geride kalan milyonları da ruhen ezerek ve  en kötüsü büyük çoğunluğu “ben hiçbir zaman akıllı , başarılı bir insan olamayacağım o zaman koy ucunu rahvan gitsin ” ezikliğine ve boşvermişliğine sokarak    yoluna asla  devam edemez.



Bu on bin çocuk, zaten dünyanın her yerinde klasik anlamdaki sayısal  başarıyı gösterecek yapıdadır.Ya geride kalan ve deyim yerindeyse daha  yolun başında ipin ucunu bırakan milyonlar ve aileleri ne olacak ? Dershane piyangolarının büyük ikramiye bekleyen iddaa’cıları olmaya devam mı edecekler ? 



Oysa günümüzde başarının , üretken ve mutlu olmanın yüzlerce tanımı var. Siz , bir ülke olarak bütün eğitim sisteminizi yalnızca sayısal zeka ve sayısal başarının getirdiği mutluluk   üzerine oturtuyorsanız , çocuk ve gençlerinize, dolayısıyla geleceğinize en büyük kötülüğü yapıyorsunuz demektir. Asıl kıyamet de buradan kopar…



Bir ülkede altyapıyı, fabrikaları, binaları , yolları yapacak mühendisler, mimarlar  kadar , o binaları güzelleştirecek, estetik kılacak, hayatın içine katacak sözel ve  duygusal zekalara da  ihtiyaç vardır.



Türkiye, unutulmayacak dönüşümleri yaşadığı 1980’lerde Turgut Özal’ın pragmatist mühendis kafasının yanına  sosyal bilimcileri , edebiyatçıları, sanatçıları ve tabi ki HUKUKÇULARI  da koyabilseydi, biz bugün çok daha farklı şeyleri konuşuyor olabilirdik… Çabamız bundan sonrası için olmalıdır…Turgut Özal’a bile sözel zekayı, edebiyatı, sanatı  hatta hukuku  hafife aldırıp küçümseyen bilinçaltı kodlarını veren de,  öte yandan da Turgut Özal ve ekibini ‘duygudan ve sanattan uzak mühendis kafalı’ diye yaftalayan karşı zihniyet de ağırlıklı olarak yine bu eğitim modelinin yarattığı ayrışmanın sonucuydu zaten …



Çocuklarına , gençlerine matematiği, kimyayı, fiziği hayatın içindeki taraflarıyla  aktaramayan ;   bir bozlaktan , gazelden, deyişten, emek verilmiş bir filmden, iyi sahnelenmiş bir tiyatro eserinden, hüzünlü bir türküden, güzel dekore edilmiş bir mekanın  huzurundan, ‘hamdık, piştik, elhamdülillah’ dizelerinin derinliğinden haz almayı öğretemeyen ve çok şeyi yalnızca günübirlik şekilde   bellettiğini sanan bir eğitim sistemi çok eksiktir, çağının ve  çocuklarının beklentilerini karşılamaktan  fersah fersah uzaktır…



Dünya sözelciler ve sayısalcılar diye bir ayrımı 1990’larla birlikte tümüyle terk etmişken bizim hala bu parametrelerle çocuklarımızı yönlendirmeye çalışmamız dahası anaokulundan üniversiteye bütün eğitim sistemini bu yapı üzerine kurgulamaya devam etmemiz , deyim yerindeyse iki grubu birbirine hasım etmemiz ,  başımıza telafisi imkansız dertler değil, belalar açacaktır…



İnsanı yaşatan ümittir, umuttur, başarma duygusudur.



Sekiz  yaşında , on yaşında, on iki yaşındaki  çocukları, elektrik devrelerinin düzeneğini, bitkilerin taç yapraklarını, dünya üzerindeki paralelleri , alınan yol / zaman = hız  formüllerini, İngiliz Brown Ailesi’nin !  hayatını bir çırpıda söyleyemiyorlar diye, daha yolun başında ağır kaygılar  içine sokmak  bir ülkenin eğitim modeli olabilir mi? Çok uzun bir yazı konusu olan ‘Yabancı Dille Eğitim’  gerçeği  bambaşka bir ikrar  ve teslimiyet değil midir…?

 

Yöneticiler, öğrenciler, öğretmenler, makamlar, gelir geçer…

Aslalon, insandır…



İyi bir eğitim sisteminin tek bir hedefi olmalıdır; Öğrenmekten ama her konuda öğrenmekten zevk alan insanlar yetiştirmek….Hepimiz bir yanımızla her daim öğrenci değil miyiz ? En büyük ve bitmeyecek imtihan yaşamak  ve hep öğrenmek değil mi?



Çeyrek asır önce lise eğitimini matematik bölümünde yüksek notlarla tamamlayan, üniversitede bilerek ve isteyerek sözel bir bölüme  dereceyle giren ve neredeyse yirmi yıldır  ekmeğini  sözel  alanda,  Türkçe’yle  kazanan,  iki öğrenci babası  ve amacı ‘ yalnıza üzüm yemek’  olan  veli ve hakkıyla eğitmen öğretmen olan anne babasının öğretme şevkiyle her zaman gurur duyan bir evlat  olarak son sözümüz şu olsun ;



Öğrenmek,  doğmakla  birlikte dünyadaki en mucizevi gerçeklikse , öğretmek   bambaşka bir bahtiyarlıktır, kendini yeniden yeniden bulmaktır …



Herkese ama herkese öğretilecek bir şey mutlaka vardır…



Bunun yolu da, gepgenç insanları dut tanesi gibi ha bire silkelemek asla değildir…..                                                    



( Murat Örem / Ankara / 30.12.2009 ….) 
( fotograf / ayşın örem alptekinoğlu...artur 2009..) 
(dede; taşkın örem / torun alp alptekinoğlu...)

4 yorum:

  1. Eski değişmeyen eğitim sisteminden, yılda en az iki kere değişen, nelerin, neden değiştiğini, nasıl olacağını öğretmenler ve yöneticilerin bile bilmediği bir eğitim sistemine geçtik.
    Geleceğimiz olan çocuklarımızın bu çalkantıda kendilerine yol bulma çabalarına bizler de yardımcı olamıyoruz çoğu zaman.
    Hep daha iyi olacak umutları taşısak da yüreğimizde, olmuyor, olmuyor, olmuyor.
    Yavaş yavaş karamsarlık bulutları sarıyor yürekleri. 😞

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. umalım ki biz yanılalım Namık biraderim...
      ama perşembenin gelişi de çarşambadan belli...

      murat...

      Sil
  2. Sevgili Murat yazındaki eleştirilere katılmakla birlikte diyorum ki sorulması gereken bu sistem gerçekten değiştirilmek isteniyor mu? öğrenciler telef ediliyor, öğretmenler ücretli vekil sözleşmeli gibi sıfatlarla aşağılanıyor, veliler her toplantıya çocuğum haklı diye giderken öğretmenler çocuğunuz çok zeki ama çalışmıyor dediğinde okuldan mutlu ayrılıyorsa sorun çok büyük demektir umalım ki bu düzen değişsin. Beni üzen bir başka şey de okumuş toplumda bir unvan ve yer edinmiş insanların bile çocuklarını anlatırken "yok yok bizim oğlanın kafası matematiğe hiç basmıyor maalesef zeki değil inşallah bir öğretmen filan olur da hayatını kurtarır" demeleri... sevgi ve selamlarımla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgili funda ,

      son cümlen her şeyi özetliyor...
      ne kadar hüzünlü...
      ne kadar karamsar...
      ve ne kadar gerçekçi....

      nereden nereye gelindi...
      ve bakalım nereye gidilecek....

      bizler aklımız erdiğince yazıp çizip düşünüyoruz...
      ama kararlara etkimiz ortada...

      fotoğraf bu...
      sevgiler selamlar...

      murat....

      Sil