*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

6 Mart 2013 Çarşamba

" ...ankara ankara ey iyi kalpli üvey ana...."



Hayatının bir  dönemini Ankara’da geçirip de,   şehrin “kırık da olsa” hala kalbi olan Kızılay’dan  Sıhhiye ve  Ulus tarafına  yürümemişlerin  sayısı  yok denecek  kadar azdır.

Sağlı sollu dükkanları geniş kaldırımlarıyla günün bir çok saatinde  hareketli ve  eğlencelidir bu güzergah. Kızılay merkezde bulunan ve gün gün dikkat çekecek kadar yorulmaya başlayan Soysal İşhanı önünden Sıhhiye ve Ulus’a yürürken önce Sakarya Caddesine açılan ağız karşılar sizi. Bu ağız ve  içine girecek olursanız Sakarya Caddesinin tümü  günün her saatinde kendine özgü bir telaşın resmini verir.

Biraz daha aşağıya  ilerlediğinizde artık yerinde yeller esen Yeni Sahne’nin de bulunduğu Tuna sokağın önünden yolunuza devam edersiniz. Bulvarın tam burasında haftanın ve  günün her saatinde kalabalıkları ağırlayan,  1980’lerin yoksunluk zamanlarında paldır küldür  kondurulduğunda büyük sükse yapmış ama bugün  hakikaten çok sakil , çok yorgun , gayri estetik duran  üstgeçidin  merdivenleri çıkar karşınıza....

Tarihi Piknik ve Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti“ romanıyla ölümsüzleşen yerlerdir  buraları ....

Aşağıya doğru yürümeye devam ederseniz çoktan mazi olmuş Büyük Sinema’nın muazzep ruhu hatırlatabilir kendini. Biraz daha ilerlediğinizde zamanında olmayan büyük alışveriş merkezlerinin gönüllü sürgünlüğüne teşne ol(a)mamış Ankaralıların,   şaşaalı devirlerde  baş tacı ettiği ve şimdilerde oksijen çadırında yaşamaya çalışan Zafer Çarşı’sına varır yolunuz. Zafer Çarşısı yerindedir ama boynu epeyi bükülmüştür...

Kırgındır, kızgındır, başına gelecekleri  tahmin etmenin merakındadır. 

Daha aşağıda  hızla akan trafiğin arasından Sağlık Bakanlığı binasına geçtiğinizde artık bir ayağınız Abdi İpekçi parkındadır. Bilenler bilir Abdi İpekçi 1979 yılının şubat ayının başında öldürülmüş gazetecisidir memleketimizin...Abdi İpekçi Parkı Sıhhiye’nin o kendine özgü keşmekeşinde kimileri için bir huzur adacığıyken, bir park çok daha bakımlı ve estetik olmalı diyenleri de haklı çıkaracak durumdadır. Yine de parkın tam ortasındaki Metin Yurdanur’un emekleriyle yapılan Eller isimli anıt görmek isteyenlere çok şey anlatır otuz yıldan fazla süredir...

 Abdi İpekçi Parkı’nın tümüyle  içine girmeden yoluna devam edenler için sırada bütün hareketliliği keşmekeşi ve neredeyse yirmi dört saat yaşayan haliyle, üzerinden trenlerin, otobüslerin, dolmuşların, koşuşturan insanların da geçtiği Sıhhiye Altgeçidi vardır. Emek verilmiş sosyoloji yazılarında insanlarıyla ve genel görünümüyle başkent Ankara’nın en katastrofik yerlerinin başında gelir  diye tanımlanan Sıhhiye Altgeçidi bu ifadelerden ne kadar memnundur bilinmez ama hakkında keskin biçimde yapılan sert tanımların içini doldurmaya da çok yakındır.

Barakadan hallice dükkanları, seyyar satıcıları, durakları işgal eden gamsız ve külhani edalı taksi şoförleri, otobüs bekleyenleri, aylaklık edenleri, işine evine yürüyenleri, duraklarda ve okul önünde dolanan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin öğrencileriyle adeta kaosun  zaferini ilan etmiştir Sıhhiye Altgeçidi.

Teşbihte hata olmazsa, Sıhhiye Altgeçidi bir yanıyla da  İstanbul Üniversitesinin de bulunduğu tarihi Bayazıt Meydanının Ankara şubesidir...

Sıhhiye altgeçidinden sonra,  gün gün hızla flulaşan ilk dönem cumhuriyet tarihi binalarının içinden  yürürsünüz adım adım. Alman Mimar ve Şehir Plancısı Bruno Taut imzalı  Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi binası,  alnındaki ‘Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir... Kemal Atatürk” yazısıyla bütün azameti, haşmeti ve kalenderliğiyle tam üç çeyrek asırdır ben burdayım ey Ankaralılar der hala.

Özellikle baharda öğrenci eylemlerinin artmasıyla  fakülte girişinin önü apayrı bir yer olur. Dönem dönem her şey öyle bir hale gelir ki öğrencilerle polislerin dinlenme anlarında birbirlerine çay, simit ve sigara ikram ettiklerine bile şahit olabilirsiniz...

Kızılaydan Sıhhiyeye yürüdükten sonra ben daha hiç yorulmadım  diyenlerin karşısına fakültenin neredeyse hemen yanında diyebileceğimiz  Olgunlaşma Enstitüsü çıkar...Bir dönemin simge kurumlarından olan Olgunlaşma Enstitüsünün  yanı başında duran diğer  bina da elbette tarihi Ankara Radyosudur...

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi binası gibi Ankara Radyosu da üç çeyrek asırdır ayaktadır. Rivayet odur ki, fakülte binası ve eskilerin tabiriyle Radyoevinin arasında kadim bir dostluk ve hukuk vardır....

Cumhuriyetin ilk döneminin kardeşleridirler onlar çünkü aralarında yalnızca bir yıl vardır.

Dil ve Tarih Coğrafya Fakülte binası 1937 yılında açılmışken tarihi Ankara Radyoevinden yükselen ilk ses de 1938 yılının Ekim ayının sonlarıdır. Yetmiş küsur yıldan bu yana Ankara’nın sembol yapılarından olan TRT Ankara Radyosu da  mutlaka alır selamınızı siz önünden yürüyüp giderken , çok şeyler görmüş geçirmişliğiyle.

TRT Ankara Radyosu tarihin tanığı olmaktan öte unutulmaz aktörüdür de...Hem de taşı  toprağı, kapısından içeri girip çıkan insanlarıyla üç çeyrek asırdır. Bu büyük ve tarihi kapıdan türkü ustaları Aşık Veysel de, Özay Gönlüm de Atilla İçli de, yazar Sevgi Soysal da  efsane spiker Jülide Gülizar da  tiyatronun ustası Muhsin Ertuğrul da girmiştir. Dönemin başbakanları cumhurbaşkanları da...

Darbe bildirileri de okunmuştur radyoevinin stüdyolarında, bayram programları da yapılmıştır gülüş cümbüş...

Bir de türkülerin babası diye tabir edilen  Muzaffer Sarısözen girmiştir Ankara Radyosu’nun kapısından içeri defalarca şef olarak, hoca olarak, türkü dostu olarak, yurttan sesler korosunun kurucusu olarak. Biraz dikkatli olanlar,  Ankara Radyosu’nun tam karşısında yıllar önce yapılmış Muzaffer Sarısözen heykelini de görmüştür veya hatırlar...

İşte türkülerin derleyicisi o Muzaffer Sarısözen’dir ki,  1963 yılının 4 ocak tarihinde ayrıldığında dünyadan,  geriye çok şey bırakmıştır... Neredeyse yarım asırdır bir çok türküde yad edile edile yaşamaya devam etmektedir Muzaffer Sarısözen,  tıpkı İstanbul gibi denizi olmasa da,  hepimiz için manidar bir tarihi olan Ankara misali...

Ve tabi ki tıpkı tarihi  Ankara Radyosu misali...
 (murat örem/ekim/2011/ankara)

( fotoğraf / sami güner / ergir.com....) 
başlıktaki alıntı / cemal süreya / oteller hanlar hamamlar için sürekli şiir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder