*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

21 Şubat 2013 Perşembe

Behzat Ç.-Erdal Beşikçioğlu ; Gogol ve Dostoyevski'nin uzaktan akrabası...

Son üç yılda Ankara’da Devlet Tiyatrolarında sahnelenen oyunların sayısı diğer bölgelerden  gelenleri de  sayarsak üçlü hanelere yakındır, hatta geçmiş bile olabilir...

Benim izlediğim oyunlar da , Ankara’da sahnelenenler üzerinden söylersem son üç sezonun  bütün oyunlarının toplamından en fazla üç beş eksiktir...

Bütün eksiklerine hatta kusurlarına rağmen,  Devlet Tiyatrolarının ve Ankara Devlet Tiyatrosunun,  kendi halinde ama ısrarlı bir izleyicisi olmaktan onur duyduğumu söylemek isterim...

            Türkiye’yi dünyanın en büyük üç beş ekonomisinden biri yapabilirsiniz günün birinde ama bu kurumlar olmazsa , yaşamazsa, yaşatılmazsa bindiğiniz dalı kesersiniz...

            Elbette her şeyi olduğu gibi Devlet Tiyatrolarını da yenilemek sorgulamak eleştirmek hakkınızdır, hakkımızdır...

            Bir milletin bir ülkesi varsa, bir milletin ve ülkenin bir devleti varsa o devletin kökleşmiş kültür kurumları da olmak , yaşamak ve yaşatılmak zorundadır...

            Koskoca bir imparatorluktan geriye kalanlardan  sonra  deyim yerindeyse kırk kere alt üst oluş yaşayan Rusya’da aradan onlarca yıl geçse de  Gorki kalmıştır...

Tolstoy kalmıştır...
Turgenyev kalmıştır...
Dostoyevski kalmıştır..
Gogol kalmıştır...

O Gogol ki , dünya edebiyatının çok büyüğü Dostoyevski’ye bile “hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” dedirtmiştir onurla, saygıyla...

Türkiye de  tarihteki karşılığı çok büyük bir  imparatorluk olan devletin vardığı son noktadır...Bugünün Türkiyesinde , tarihine kurumlarına isimlerine edebiyat ve düşünce insanlarına  oradan buradan demeden her zaman  sahip çıkılmasını beklemek hepimizin hakkıdır...

Çünkü bu toprakların tarihinden de  bir Hacı Bektaşi Veli , bir Yunus Emre, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi ...çıkmıştır dün...

Hasan Ali Yücel , kültür hayatımıza tarifsiz katkılar yapan klasik eserleri belirlerken yalnızca batıya ya da yalnızca doğuya dönmemiştir yüzünü...Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si olmuştur , Montaigne’in Denemeler’i de...

Devlet Tiyatroları da Nazım Hikmet de oynayacaktır , Tarık Buğra da, bu isimlerin hepsinin hepimizin zenginliği olduğunu hatırlayarak hatırlatarak...

2010 yılının Ekim ayında yazdığım aşağıdaki yazıyı ,  ana hatlarını koruyarak,  diğer tiyatro yazılarımı da yayınlayan tiyatrodunyasi.com sitesinin kurucu ve sahibi Can Törtop’un bilgisi dahilinde bloga aldığımı da paylaşmak isterim....

( murat örem / 21 şubat 2013 / ankara...)
                  


“HEPİMİZ GOGOL’UN PALTOSUNDAN ÇIKTIK.... “
                                                                                    Dostoyevski
 ERDAL BEŞİKÇİOĞLU SEN DE ÖYLE !!!


Türk edebiyatının bir çok dalında yazdıkları ve yaptıklarıyla yarınlara kalacak on büyük isminden biridir Aziz Nesin...Bakmayın siz son zamanlarda depozitosuz meşrubat şişeleri misali bir okunmalık isimlerin ortalığı toza dumana kattığına.... Onların rüzgarı bir gün diner, mutlaka diner...Sonra yine döner döner okuruz Orhan Kemal’i, Kemal Tahir’i, Orhan Veli’yi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı....

Evet  kabul , Aziz Nesin uzun bir dönem, yazdıklarında tekrara düşmek zorunda kalmıştır...Durum ve hadise komikliğine dayalı hikayeleri bugünün hızlı dünyasında fazla detaycı, tekrarcı ve sıkıcı bulunabilir....

Oysa bunun nedenini de mealen şöyle açıklamıştır Aziz Nesin: “Ben, uzun seferlere çıkan bir geminin baş kemancısı olmayı, çok nitelikli eserler icra etmeyi çok isterdim, çok iyi başarırdım da....Ancak, içinde bulunduğum geminin her yerinden su aldığını gördükçe her seferinde kemanı bir yerlere atıp delinen yerleri tıkamaya çalışanların arasına katılmak zorunda kaldım...Baş kemancılık da arada kaynadı gitti”

Yine aynı Aziz Usta’dır ‘Türkiye’de her on kişiden on biri şairdir’ diye ironik bir saptama yapan da.... Şimdilerde bu gruba futbol yorumcularını katmak elzem oldu...Malum, maç doksan, bilemedin uzatmasıyla , devre arasıyla en fazla yüz on dakika ama yorumların süresi üç beş saat...Dakika hesabına da siz vuruverin artık...

Bu yorum işi önemli...Daha farklı konularda da olsa yorum yapılan alanlar listesini uzatmak mümkün...Kitap yorumları, sinema yorumları , tiyatro oyunu yorumları diye...Eh yorum var, yorum var...Kitabi yorumlar, teorik yorumlar, anlaşılmaz olsun diye çaba harcanan yorumlar var, örtülü mesajlar, hesaplaşmalar içeren yorumlar var...Klişe tabirle, ‘sokaktaki adamın ağzından’ yapılan yorumlar var....

Nobelli yazarımızın bir romanındaki giriş cümlesine atıf yaparak söylersek: ‘tiyatrodunyasi.com sitesinde bir yorum yazısı yayınladık , hayatımız hiç de değişmedi çok şükür ki...’ Başlangıç yazısı için iki okur görüşü aldık...İlk yazımızda sözü , ‘Bir Savaş Hikayesi ‘ isimli oyunu da anlatırız diye bitirmiştik ama galiba araya bir başka oyun girdi...


Efendim, günlerden 5 Ekim 2010 Salı....Ankara’da, geçen sezonun ses getiren oyununu seyretmek üzere yine maaile tiyatro yolundayız...Oyunun ismi , Bir Delinin Hatıra Defteri...Yazan bir büyük usta olan Nikolayiç Gogol ki, dünya edebiyatının deve dişlerinden Dostoyevski’ye bile ‘Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık ‘ dedirttiği rivayet olunmakta....

Bilenler bilir, Bir Delinin Hatıra Defteri kısa ve vurucu hikayelerin iç içe geçmiş halidir....Dünya üzerinde Hindistan’ın adı çıkmış bu ülkedeki kast duvarını aşamazsın diye ama Gogol’un bu eserini okuyanlar Rusya’nın kast dramına öyle bir çarpar ki....Adım adım delirmenin nasıl bir acı olduğunu ruhunuzda duyarken, görünen ve görünmeyen duvarların yüksekliği ve ‘öğrenilmiş çaresizlik’ bir oya gibi dokunur zihninizde, benliğinizde....

Ankara Devlet Tiyatrosu’nun nispeten yeni diye tanımlanan Stüdyo Sahne ve İrfan Şahinbaş Atölye Sahneleri şehrin alışılmış sanat mekanlarından uzakta durur....Bu yüzden Ankara Devlet Tiyatrosu yıllardır güzel bir geleneği sürdürür....Oyun başlamadan bir saat önce Opera’nın önünden servis kaldırır seyirciler için ve oyun bitiminde de yine aldığı yere bırakır...Arada küçük aksaklıklar olur tabi...Siz mesela epik, trajik vs. bir oyuna gitmek için servise bindiğinizde radyodaki hakkıyla damar arabesk şarkılar yüksek tonda eşlik edebilir yirmi dakika boyunca....Kimbilir belki bu da düşünüp tasarlanılmış bir şeydir ‘yabancılaştırma efekti’ misali....!!!!

Ekim ayının beşinde, neredeyse yerini Aralık soğuğuna bırakan bir Ankara akşamında saat 19.30’u gösterdiğinde Ankara Devlet Tiyatrosu Kampusunun içinde ve Stüdyo Sahne’nin önündeydik bilet bulan şanslı izleyiciler olarak...Bu kampus ayrı bir yazı konusu olabilir, peyzajıyla, yeşiliyle, insanlarıyla, çölün ortasında vaha misali.... Stüdyo Sahne’nin kapasitesi taş çatlasa yüz elli kişi ve oyun, tiyatrocuların çok sevdiği deyimle ‘kapalı gişe’ oynuyor...İnternetten aldığımız biletleri edinmek iki dakika sürünce, baktık karşıda ışıkları yanan bir yer var, kahveyle lokal arası....Oturalım derken, küçük oğlan kaşla göz arası bir karışık tostu götürünce, büyük de kusur kalır mı, ona da güzel bir köfte ızgara ikram etmek farz oldu....

Annemiz her zamanki coolluğuyla yalnızca çay içti, benden sigara da istedi ama benim bazen öyle huysuzluklarım olur ve sigara olduğu halde yanımda yok dedim...Bu arada “analar taş yesin , yarımşardan beş yesin” atasözünü de babalara uyarlayarak, oğlanların yiyeceklerinden çöplenmeyi de ihmal etmedim...

Yemek içmek faslı kısa sürede bitince Stüdyo Sahne’nin önüne geldik ki, bağımlılar sanki tütünle bir daha görüşmek hiç kısmet olmayacakmış gibi sigaralarını filtrelerine kadar içlerine çekmekle meşgul...Dış kapıdan içeri girenler de kalabalık bir öbek oluşturarak salonda oturmak için saatin 19.50 olmasını bekliyor....Talimat böyle...Kapıda iki görevli var ki zinhar kuş uçurtmuyorlar ve kimseyi almıyorlar...

Bir hanım izleyici, bütün naifliğiyle ‘kırk yıldır tiyatroya giderim , başıma hiç böyle bir şey gelmedi, içeri almak için saat sınırlaması koymak da ne oluyor’ diye sızlanırken açıkçası benim aklımdan da bin türlü şey geçti dakikalar içinde...

1980’lerin ortasında İstanbul’da kimlik kontrolü yapan tiyatrocular geldi aklıma...”Zahir bu da böyle bir kurgu..”  dedim kendi kendime...Yaşı yetmeyenler için hatırlatalım...Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular 1980’lerin ortalarında bir oyun sahnelerken, kapıda seyirciye Nazi askeri kostümüyle kimlik sormuş ve büyük çoğunluk 12 Eylül darbesinden idmanlı ! olduğu için gıkını çıkarmadan kimliğini arzetmişti....

Eh, gazeteci taifesine de haber lazım, mevzuu lazım.....!

Neyse efendim uzatmayalım, saat tam 19.50 oldu ve bizler bilet alabilen en fazla yüz elli kişilik mutlu azınlık olarak kendimize birer sandalye bulmaya koyulduk...Ankara’lı izleyiciler bilir, Stüdyo Sahne’de biletlerin numarası yoktur ve seyirci büyük bir dairenin etrafındaki sandalyelere kendine yer bularak iki üç halka olarak oturur...

İçeri girdik ki, hadi burada biraz üst bir yorum dili kullanalım da, bu adam tiyatro yerine pehlivan tefrikası anlatıyor diyenlere de ne çok şey bildiğimizi ispat edelim: Pitoresk ve grotesk bir ortam...Dumanlar çıkıyor, her insanı meşrebince ayrı bir yere götüren efektli bir müzik hangi oyuna geldiğini iyi hatırla mesajları veriyor ve sahnenin tam ortasında bildiğimiz bir vinç duruyor...

Vincin ucundaki hazneden ayakları sarkan adam gerçek mi , maket mi? diye merakla sorarken birbirine seyirciler, saat 20.00 ‘ı gösterdiğinde oyun başladı....Yok, cümleyi sıradanlaştırmayalım; Şölen Başladı.....O ayakları sarkan maket! ete kemiğe, söze büründü ve yavaş yavaş ayaklarını çekerek doğruldu.... Bu arada 19.50’den önce içeriye neden seyirci alınmadığı sorusunun yanıtı da verilmiş oldu....Karşımızda, Çarlık Rusyası bürokrasisinde sıradan bir memurken adım adım kendini İspanya Krallığına götüren günlerini anlatan bir kaybeden, bir looser, bir tutunamayan devleştikçe devleşti....

Sahnedeki vinci hareket ettiren kumanda panosu boynuna asılı olmasına rağmen adım adım kurgulanmış bir senaryonun, tekstin, oyunu sahneye akıl ve zekayla koyan yönetmenin de sınırlarını zorlaya zorlaya, kendine yeni bir alan yaratarak, hakkıyla aktörlük, hatta canbazlık yapan isim vardı artık karşımızda: Erdal Beşikçioğlu...

Edebiyatın devlerini tiyatroya uyarlamak, uyarlanmış eserleri yönetmek, yönetilen oyunları oynamak zordur ve çok risklidir....Bazen genel akışı bozmadığınıza inandığınız bölümleri atlamak, es geçmek gerekebilir...Bazen tam tersine küçük eklemeler yapmak....

Bir Delinin Hatıra Defteri oyunu , üstüne basa basa , tekrar tekrar söylemekten mutluluk duymalıyız ki Devlet Tiyatrolarının ve Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yüz akı oyunlarından biri olarak anılacak kadir kıymet bilenlerce uzun yıllar boyunca....Bir aktörün neredeyse bir futbol maçı süresi boyunca tek başına bir oyunu ve oyunculuğu hep yukarıda tutarken nasıl bir oyunculuk gücüyle sahnede devleştiğini izleyenler , aynı aktörün oyun süresince alnında biriken terleri tek bir kez bile koluyla silmeyip o hakkıyla akıtılmış alın terinin şıp şıp sahneye damladığına şahit olanlar, son yıllarında hep popüler olmakla birlikte çıtanın daima üzerinde bir aktörlük sergilediği için peşinen seven kitlesinin dalga dalga büyümesine rağmen bunu asla aktör laubalililiğine ve televizyondan tanınırlığa tahvil etmeyen Erdal Beşikçioğlu’nu yalnızca bir metre , evet bir metre uzaktan seyretmenin hazzını yaşayanlar, bu tecrübeyi hayatlarına girmiş değerli bir an olarak hatırlayacaklar....

Bizler işte mutlu grubun üyeleri olduk o akşam....Hoş bir tesadüf olarak hemen arkamızda yönetmen Cem Emüler de vardı ve belki Erdal Beşikçioğlu oyunun içindeki çok kısa bir bölümde yönetmene iltimas yaparak tam önümüzde oynadı....Hatta oyun içinde, dışkısını yaptığı kovayı üstümüze boşalttığında içindeki konfetiler küçük oğlanı bir anlığına kardan adam bile yaptı.....Sonra ne yaptı , dünya edebiyat tarihinde şizofreni hakkında yazılmış ilk eserlerden biri olarak da tanımlanan Gogol’un o unutulmaz kahramanı, oyunun sonunda göğe yükselirken :Annnnneeeee, oğlunu yalnız bırakmaaaa.... diye haykırarak.....

İlk yazıyı bu sitede okuyan ve lise üçe giden büyük oğlum şöyle demişti bana: Baba senin uzun uzun anlatacak lafın var da bakalım okuyucunun zamanı var mı  ? Malum, bu jenerasyon, siber çağı çocukları...! Onların zamanı kıymetli.... Bizim gibi şiirle, romanla, tiyatroyla aylaklık edecek, güzel ve çok emek verilmiş bir çalışmayla karşılaştıklarında ‘övgülerini abartarak , kıymet bilerek dile getirecek’ vakitleri bile yok.....Hoş niyetleri de yok ya....

Bu arada bir kıymetli gazetecimiz iki üç gün önceki nüshada da yayınlandığı üzere , Erdal Beşikçioğlu’yla uzun uzun röportaj yapmış....Röportajda Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Nevin Bilgin’in de adı geçmiş...Biz de öğrenmiş olduk , Lem’i Bilgin’den sonra bir başka Bilgin’in bu makama oturduğunu bu hanım gazetecimizden....Lem’i ve Nevin Bilgin’in aralarında bir akrabalık olduğunu sanmıyorum !!!  muhtemelen isim benzerliğidir ama yine de kesin konuşmamak lazım...Ben de samimiyetle Erhan Salbantoğlu !!! nezdinde şu ana kadar yedi oyununu izlediğim Ankara Devlet Tiyatrosu’na içtenlikle teşekkür ediyorum.....Perşembe’nin gelişi Çarşambadan bellidir derler....Ekim ayı oyunları böyleyse varın siz Kasım’ı, Aralık’ı, Ocak’ı düşünün...

Bu arada eve geldik , tam yatacağız , oyun öncesinde 2 liraya satın aldığım oyun kitapçığını elinde sallaya sallaya yanıma gelen büyük oğlan kitapçığın arka kapağında yer alan Erdal Beşikçioğlu adının karşısında özenle atılmış bir imzanın varlığından ve belli belirsiz Erdal yazısından haberdar etti beni....Kimbilir belki bütün kitapçıklara atılmıştır bu imza...Yok eğer öyle değilse bu durumun büyük oğlan için paha biçilmez bir sürpriz olduğunu söylemek isterim...Allah’tan “ baba internette satsam bu imzayı bin dolar eder mi?”  diye sormadı !

Son bir sürpriz de Ankaralı tiyatro severlere gelsin....Bir Delinin Hatıra Defteri oyununu , Cem Emüler’in yaratıcılık ve emek kokan yönetiminde ve Erdal Beşikçioğlu’nun unutulmaz oyunculuğunda Ekim’in ikinci yarısından itibaren Akün Sahnesi’nde izlemeniz mümkün olacak...

Evet,  belki siz bizim gibi yalnızca bir iki metre uzaktan seyredemeyeceksiniz bu oyunu daire biçiminde yerleşerek.....Stüdyo Sahne’nin o unutulmaz dekoru , vinci ve müziği Akün Sahnesi’nde nasıl bir durumla çıkacak karşınıza bilemiyorum....Cem Emüler’in buna da bir alternatifi mutlaka vardır.....Yalnız, şunu çok iyi biliyorum ki , bir usta aktörün, yerim dar , yenim dar bahaneleriyle işi olmaz....Olmayacaktır da.....

Bir de oyunun sonunda çatıda gezen Erdal Beşikçioğlu’na dikkat edin...Akün Sahnesi’nin çatısında başlayan yolculuğu yan binadaki Şinasi Sahnesi’nin ortasına kadar sürebilir....Sonra üzülürsünüz böyle büyük bir aktörü , doya doya alkışlayamadık, biss !!!  yaptıramadık diye....İhtimaldir ki bu durum onun hiç umurunda olmaz, bir sonraki oyunda seyirciye yeni şölen yaratana kadar....

Çok uzun yazdığımı söyleyenlere, beğendiğiniz oyun var mı ki sizin diye sorarak tatlı bir dokundurma yapanlara da hassaten selam ederim......Herkes Ahmet Rasim gibi, kısa yazı yazarsam on altın, uzun yazı yazarsam beş altın isterim diye rest çekemez....

O yüzden de herkes, Ahmet Rasim, Aziz Nesin olamaz....
Bizimkisi yalnızca murat öremlik işte...

( Murat Örem / 12 Ekim 2010 / Ankara....
İlk kez tiyatrodunyasi.com’da yayınlanmıştır...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder