*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

2 Ekim 2016 Pazar

sahnedeki oyunun saatini beklerken şu bankta çok oturdum ben...yıllar önce çok soğuk bir gecede yine o banktayken gökte yıldızlar yerde kasım ayazı vardı…sonra birden "ışıklarla yanmıştı kalbimin içi..." oyun başlamıştı....



takvim  ekim ayını gösterdi mi son düzlüğe de girilmiş olur bir yılı daha uğurlamak için…okullar, üniversiteler de dahil açılmış olur…gerçi bizim zamanımızda  ıstanbul üniversitesinin  yıllara dayanan güçlü akademik geleneği vardı ve her yıl ekim ayının ilk pazartesi gününü beklerdi fakülteler ilk ders için… -ki en az 30 yıl  önce!!!  anlamına geliyor bizim zamanımız!!!-  belki çok şey gibi bu da değişmiştir…değişmeyen ne kaldı ki…


üniversite yıllarında bir yanım en yakınımdakileri arkamda bırakmanın hüznünü yaşarken öte  yanım da iple çekerdi ıstanbulun ekim aylarını, ekim ayıyla başlayacak kültür  sanat etkinliklerini…bin yıl önce, yine böyle bir ekimde o kara eşek gözlü kız çocuğuyla  günlerce ama günlerce ne çok dolaşmıştık sokaklarını ıstanbulun elele gözgöze dizdize, daha fakültede dersler enikonu başlamamıştır, biraz aylaklık edip sevdalı bulutlara binelim diye diye…hoş benim için dersler genelde hiç  başlamamış olurda da onun için öyle değildi….o, başarılı bir öğrenciydi…bir ara o hukuk fakültesi öğrencisi olmasına rağmen iktisat teorisi dersinde trend kelimesini öğrenmişti de yerli yersiz ne çok kullanır olmuştu trend kelimesini…ben de ne çok sarakaya alırdım onun bu inek öğrenci tarafını…akıllı meraklı ve çok ama çok güzel bir kızdı…aylar önce  son halini gördüm bir videoda/fotoğrafta…hala çok güzeldi hem gözleri hem kendisi…mütenasip ağzı yine kocaman kocaman gülüyordu…yaşlanmıştı o da hepimiz gibi…ve birçokları gibi o da boş cümleler kuruyordu arkadaşlar şimdi biz yıllar sonra çok mutluyuz  …falan diye…iyi direnmiş yine de  demiştim kendi kendime,  iyi direnmiş bunca sığlığa bunca trende…!!!


ekim ayı deyince…
ekim ayı, ankarada yıllardır bir başka gelenek kapısıdır da benim için…biletler alınacak mutlaka ama mutlaka devlet tiyatrosunun yaz boyunca sessizleşmiş sahnelerine konacak repliklere de eşlik edilecektir çok kıdemli bir seyirci olarak da…ne olursa olsun, ne olacaksa olsun devlet tiyatroları da geleneği olan kurumlardandır hala…türkiye cumhuriyetinin  varlık amacı olan kültür kurumlarındandır…devlet tiyatrolarında da  takvim ekim ayının 1’ini gösterince perde açılır ve hep açık kalır mayıs sonuna kadar…


çocuklar büyürken anneleri de dahil olmak üzere hepsini neredeyse her hafta en az bir oyuna götürmek gibi  derdim vardı…bunu enikonu  başardık da…iki evladım da yıllar içinde bu çabamı hem sahiplendiler hem de iyi bir tiyatro seyircisi oldular  kusurları da başarıları da  hemen gören gözleriyle akıllarıyla…ekim ayı işte bu geleneği de çağrıştırır bende her daim…


gelenekler ritüeller yaşatılmalıdır sevgili okurlar…
gelenekler ritüeller içi boş hurafeler değildir…
ve insanlar   /  aileler  / kurumlar kendi geleneğini biraz da kendi yaratır…
devlet tiyatroları da, geleneğini oluşturan kurumlardandır…
ayrıca kendi geleneğini oluşturan ailelerde çocuklar da daha dirençli büyür…
bu, tecrübeyle sabittir…


şartlar değişse de ardayla baba oğul  bir  örem ailesi geleneğini  daha her koşulda yaşatmak üzere yine ankara macunköy irfan şahinbaş sahnesindeydik takvim 1 ekimi gösterdiğinde…bir zamanlar macunköy tiyatro kampüsüne  oyun izlemek için vaktinden önce gider,  çocuklar kampusun içindeki lokantada oranın lezzetli yemeklerini yerken bizler de anne baba olarak daha çok çayımızı kahvemizi sigaramızı içerdik…umur da arda da özellikle köfte menüsüne bayılırlardı o otantik ve salaş lokantanın…


yine yakın zamanlara kadar,   ne çok ama ne çok gittim macunköydeki devlet tiyatroları kampüsündeki lokantaya…ne çok ama ne çok , hem de neredeyse hepsi unutulmaz güzellikte olan anılarım oldu orada o bahçede o lokantada…kampüsteki lokantaya sahnede oyun varken de gittim oyun yokken de…çünkü lokanta her daim açık olurdu ve yaz günlerindeki soğuk biraları da apayrı güzeldi…


kış mevsiminde de çok gittim macunköy devlet tiyatrosu kampüsündeki lokantaya en çok da yanımdaki bahar dalıyla…  bahar dalı  her zamanki  edalı  haliyle  siparişi almaya gelen garsonu önce bir gözüyle imtihan eder sonra da “ben rejimdeyim de,  etin yağsız tarafından olsun, yeşillik de bol bol konsun  lütfen” derdi…bahar dalı böyle dedikçe ben de içimden hınzırca ne çok güldüm…çünkü bahar dalı yıllar boyunca  hep ama hep  rejimdeydi …ama  birazdan  biramın yanında gelecek fıstıkları fındıkları da ben daha iki tane yemeden üçer beşer ağzına atacaktı…ortadaki patatesleri de eni konu ketçapa bulayacak ve bana da böyle ye murat , patates kızartması başka türlü yenmez diye ısrarcı olacaktı çatalın ucundaki patatesle…sonra bir anda önündeki yemeği bırakıp benim  zeytinyağlılarıma göz koyacaktı…severdim onun bu halini…kilo ve güzellik konularında kendisiyle hem çok barışık hem de çok kavgalı halini…anne gibi sahiplenen tarafını…kendi doğrularını dayatan ısrarcı yanını bile…sık sık takılırdım da onun özellikle bu daimi rejim hallerine…her seferinde gözlerini kocaman yapar sen benim iştahımı açıyorsun murat ne yapayım…yalnızken inan kuş kadar yiyorum derdi…ben de bunun üzerine bu kuş susam sokağındaki minik kuş olmalı diye geçirirdim içimden…belki bir kez söylemişimdir ona da…bazı geceler koskocaman nutella kavanozlarının dibini görmüşlüğümüz de çoktur onunla…ben biraz da bahar dalının  içindeki prospero caliban tahtırevallisindeki sakıncalı basamakları hayata geçiren sisifostum…bahar dalı onca kuralın içinde yaşarken, bembeyaz perdelere dumanı üfüre üfüre sigara içmek bendeydi, ayakkabılarla halılara basmak bendeydi, kalıplar dışına çıkıp her şeyi sorgulamak küçümsemek ve itiraz etmek bendeydi, televizyon ekranından ağzımıza ağzımıza konuşan cahil ve robotik spikerlere ağız dolusu söylenmek bendeydi, gece yarıları ikili sohbeti bırakıp yattığım yerden fırlayıp nutella kavanozlarına kaşıklarla pike yapmak ve sütleri kutusundan döke saça ağza dikmek bendeydi…canın istiyorsa elbette supanglenin üzerine dondurmayı koyup yiyeceksin canan karataylığın lüzumu yok bin yıl mı yaşayacaksın ölsün diye gözünün içine bakılmasını mı istiyorsun diye densiz ve kışkırtıcı cümleler kurmak  bendeydi…


bin kez gönül almak da bendeydi...
bin kez gönül kırmak da bendeydi...


aradan zaman geçti…
macunköy kampüsündeki lokantaya gitmez oldum/k…
zaman da yoktu şevkim de yoktu...
hem artık bira yoktu yemeklerin yanında…
orada da kurallar değişmiş ve yasaklanmıştı…
oysa onlarca kere gittiğim o yerde alkolün etkisiyle yaşanan en küçük bir taşkınlığa şahit olmamıştım…en küçük hem de…bilenler bilir…içkiyle aram çok mesafeli bir arkadaşlıktır…aylarca içmesem aramam…bağımlısı hiç olmadım alkolün…savunucusu ve taraftarı da…aklı devreden çıkaran her işte olduğu gibi alkolün de bir noktadan sonra asla  matah olmadığını hatta çok zararlı olduğunu biliyorum ve etrafımdakileri de uyarıyorum…hoş son vergilerle şununla bununla marketten bir şişe bira almak bile ciddi bir zenginlik göstergesi olmaya giderken :)  belki bu uyarılara bile gerek kalmayacak…!!! ama  abartıyla  yasaklanan her şeyin yeni bir cazibe merkezi olduğunu bilecek kadar da sosyoloji ve psikolojiyi de biliyorum…bu yüzden çocuklarıma ömrüm boyunca alkol de dahil  bir tek kez bile yasak dediğimi hatırlamıyorum…anneleri, özellikle çocuklar ergenlik zamanlarındayken ve onları kendince uyarmaya çalışırken ben babanızın bir kere bile dilinin dolandığını görmedim onlarca yıldır derdi…ben o zaman hanımefendi hiç olmazsa bu konuda gerçeğin kıymetini görmüş ve biliyor diye içimden geçirirdim…ama sonra bir gerginlik anında yahu sen bir kere bu adamı sarhoş halde sorumluluklarını ihmal etmiş halde gördün mü de kazana kömür atıyorsun ortalığı yakmak için…dediğimde şöyle cevaplar aldım; keşke bu kadar akıllı cevaplar vermek yerine bir kenarda sızıp kalsaydın da , başkalarını daha az sevseydin de ben kendimi bu kadar dışlanmış sevilmemiş hissetmeseydim… anladık ki , artık demir almak günü gelmiş limandan…


neyse efendim…sözün özü dün gece yine devlet tiyatroları ankara irfan sahinbaş sahnesindeydik…takvim 1 ekimdi ya….örem ailesi geleneği yaşamalıydı…kampüsten içeri girdik…oyuna  epeyi zaman vardı daha…bira falan çoktan yasaktı ama hiç olmazsa iki lokma yiyelim diye lokantaya doğru yürüdük…baktık lokantanın olduğu yerde bir kalabalık…kapının ağzında bir kadın bir erkek…anladık kiii !!!   yaz günlerinde masalarında oturup bira , çay kahve , sigara içtiğimiz devlet tiyatroları ankara macunköy kampüsünün içindeki lokantanın bahçesinde düğün!!!  var…evet düğün var…bahçeye girmediğimiz için lokanta var mı yok mu , kalmış mı bilmiyorum…arda bana ben ardaya baktık…artık neydi kimin düğünüydü bilmiyoruz…sünnet miydi nikah mıydı bilmiyorum ama içerden  ankara havaları sesleri geliyordu…açıkçası bu durumun hoş olduğunu ve yakıştığını asla söyleyemem…hele hele içeride oyun varken bu düğün seslerinin ve havai fişek patlamalarının oyunun göbeğine kadar gelmesinin kulaklarımıza konuk olmasının açıklanacak bir tarafı da yok…bu iş doğru olmamış…hiç doğru olmamış…kampüsün hemen yanında başlayan devasa inşaatı ve o inşaatın temelinin yıllar önce yarattığı süreci de bilenler biliyor zaten…


oyuna gelince…
oyun,  türk edebiyat ve düşünce dünyasının gördüğü en büyük isimlerden birine ait…melih cevdet anday…o melih cevdet anday ki toyluk zamanlarımda beni karşısına alıp bir çay ısmarlamışlığı bile vardır cağaloğlundaki gazeteciler cemiyeti binasında…büyük çok büyük bir kalemdir akıldır melih cevdet anday...garip şiirindeki yerine falan girmiyorum bile…kendi başına bir anıttır…gönül,  işin içinde melih cevdet olunca çok daha nitelikli bir tiyatro ziyafeti  bekliyor…yine bilenler bilir zaman ve mekandan bağımsızdır melih cevdetin oyunlarının çoğu…bu yüzden zamana yenilmeleri söz konusu değildir…ama bu oyunda zamansızlığa bile oturamayan şeyler var…oyuncu  seçiminden tutun da detaylara kadar…oyuncu dediğiniz aktör dediğiniz de  teşbihte hata olmaz diyerek ve asla kinaye yüklemeden, küçümsemeden   söyleyelim ki sahibine göre kişneyen attır…yönetmen de sahnenin ve sahneye konulan oyunun teknik direktörü ve sahibidir bir anlamda...


ağzımızda sası bir tatla çıktık ardayla,  irfan şahinbaş sahnesindeki melih cevdet anday imzalı müfettişler oyunundan…


ne yapalım…
sezonun ilk oyununda bahtımıza hayal kırıklığı düştü…hayal kırıklığına uğradık diye gitmeyecek miyiz yeni oyunlara…elbette gideceğiz…ardanın oyun sonunda dediği gibi baba sırf bu iklimi solumak bile anlamlı dediği gibi yine gideceğiz tabii ki…


ha, arda bu cümleyi kurarken  oyun bitmiş biz kampüsün bahçesine çıkmıştık ve hiç abartmadan söylüyorum kampüsün içinde düğün yapılan bahçeden nağmeler geliyordu, “ankaranın bağları da / büklüm büklüm yolları …” diye…


ardanın kastettiği iklim bu olmasa gerekti !!!


yazının başındaki fotoğrafa gelince…
arda çekti onu da ben biraz poz verir gibi yaparken…


fotoğraftaki o bankta çok oturdum ben…

gündüz de gece de çok oturdum…

kah yalnız oturdum kah sevdiklerimle…

yıllar önce çok soğuk bir gecede yine o banktayken…

gökte yıldızlar vardı…

yerde kasım ayazı vardı…

sonra birden ışıklarla yanmıştı kalbimin içi…
kasımda bahar neymiş  gördümdü...


keyfim olursa, bir gün size o anımı da anlatırım…

( murat örem / 02 ekim 2016 / ankara…)

-şu aşağıdaki görüntüleri siyah beyaz, kayıt eski demeyip can kulağıyla izleyin isteriz…çünkü en az 40 yıllık…birincisi tarihi bir değeri var…ikincisi; şarkının başında bir hikaye var…anlatan da o zaman  gepgenç olan bir adam ; mazhar alanson…

anlattıkları ve hikaye çok çarpıcı …
çünkü sanat, aylak adamların işi gibi küçümsense de gerçek başkadır…
sanatsız bir toplum çürür…
çürür…
çürür…
çürür…

ve bu şarkının hikayesi tam da bunu anlatır…
sait faiki de anlatır… / muratörem…-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder