*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

20 Ekim 2016 Perşembe

beşiktaşın güzel insanı şenol hocam, ne der victor hugo; "iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.."



                                         "baba hakkı" yeten ve süleyman seba....

takvim 19 ekim...
günlerden çarşamba...

yıl olmuş 2016...
biz hala tv seyrediyoruz...
maç var çünkü  birazdan ...
beşiktaşımızın maçı var az sonra....


bilenler bilir, hiç sevmem televizyonu da izlemeyi de..habire tv izleyenleri de ayrı bir acıma duygusuyla selamlarım...radyoyla bağım da ilişkim de hukukum da apayrıdır...övünmek gibi olacaksa da olsun ama radyo hala başkadır hep başkadır benim için....


televizyonu eleştiren böyle   cümleler kurunca çok itici olunduğunu biliyorum...son yıllarda tüm dünyayla birlikte ülkemizde de bir entel:)  karşıtlığının alıp yürüdüğünü de bilakis yaşıyorum...ama fikrim bu...


televizyon inanın  asbestten,  tütünden bile daha  zararlıdır...!!!



çünkü televizyon doğası gereği popüler olanı kendince belirlemek ve köpürtmek üzerine kurgular kendini...yıllar yıllar önce turgut özakman hocanın evinde, hocanın  değerli eşinin demlediği  çayı höpür höpür yudumlarken  ve turgut hocanın yarım kiloluk paketlerdeki uzun samsunlarını, maltepelerini  karşılıklı kütür kütür içerken bir cümle kurmuştu bana turgut hoca ; 


                             "evlat, bir drama yazacaksan 
                              bir senaryo oluşturacaksan 
                             11  yaşı     geçmeyeceksin..." 
 


elbette mübalağa yapıyordu turgut hoca...
ama bir başka gerçeği de tersten çakarak anlatıyordu....


işte televizyon, doğası gereği bunu yapmak zorundadır...çıtayı hep ortalamada ve ortalamanın altında tutmak zorundadır...çünkü görüntü,  doğası gereği daima  tüketmeye programlıdır...feministleri ve kadın okurları kızdırma pahasına söyleyelim ki ; kadınlar  en çok başka kadınlar için özen gösterirler görüntülerine, giyimlerine, makyajlarına...çünkü ortaya çıkan yeni  görüntünün alıcısı da daha çok kadınlardır..!!! rekabet daha çok kadınlarladır çünkü... 


televizyon da  böyledir işte; kendi görüntüsünü bir başka görüntü üzerinden rekabete ve dolaşıma sokmayı hedefler...oysa bu kısır döngünün ve ortalamada kalmanın garantisidir!!!
 


televizyon dünyasında bütün bu olan bitenin istisnaları var mıdır ....
elbette vardır...ama çok çok azdır...


mesela bir iz tv belgesel kanalı gerçeği var karşımızda...
yıllardır televizyonun başka bir mucizesidir  iz tv...
arkasında da yılların ismi coşkun aral var iz tv'nin...
ama binlerin içinden kaç tane iz tv var ülkemizde hatta  dünyada...

2, 3, 5  ? ? ?



neil postman hala aşılamamış bir iletişim bilimci olarak onlarca yıl önce bir kitap yazmıştır televizyon hakkında...ki neil postman öleli neredeyse 20 yıla gitmektedir... "televizyon, öldüren eğlence" adıyla dilimize de çevrilen kitabında inanılmaz saptamalar yapar  neil postman...şunu da unutmayın neil postman bu kitabı yazdığında dünya daha 1980'lerdedir...ve o günlerden bugünleri görüp anlatmıştır postman, daha  internetin şunun bunun hayali bile yokken...



postman'a göre televizyon yeni bir şey söylemez...asla risk almaz...kitlelerle ters düşmez...yalnızca imajı parlatır...bilmek söylemek akıl yürütmek değildir aslolan... yeni çağda  görüntüyü iyi biçimde verebilmektir tek amaç...güzel dilimiz, türkçemiz  esas gerçeği  şöyle özetlemiştir oysa yüzlerce yıl önceden çok doğru biçimde; "zarfa değil mazrufa bak..." tembeller için günümüz türkçesine de çevirelim hemen  biraz da can yücel tarzıyla; " ambalaja süse püse  pakate kutuya değil,  paketin içine bak..içindekilerin kıymetine bak "  



yıllarca iletişim alanında yüksek lisansı tezi şusu busu da dahil çok ciddi emekler verip kitaplar da yazmış ve son yıllarda  kendini daha çok çakıl taşlarının boyanıp ıslah edilmesine:)  vererek yeni ufuklara yelken açmış  kızkardeşim ayşın örem'in de döne döne bana da anlattığı ve makalelerinde de yazdığı gibi, televizyon kendini izleyenlere  hep şunu söyler, kah fısıldayarak, kah kahkaha atarak ve kah biraz da sindirip korkutarak...mealen söyleyelim ; "sen beni izlerken hep güvendesin...hareket etmeyip karar almayıp benim sana söylediklerimi de dinleyip yaptığın sürece güvende(!) olacaksın...ne olursa olsun beni dinle...hep beni dinle...ben sana savaşları da, barışları da aşkları da ayrılıkları da  oturduğun yerden zaten yaşatacağım...bunalıp umutsuzluğa kapıldığında da hemen reklamları izleteceğim sana...o reklamda neler yok ki...pastalar, dondurmalar, güzel kadınlar, arabalar, diş macunları, evler...." 



işte neil postman,  "televizyon, öldüren eğlence"  kitabında tam da bunları anlatır...hem de öyle bir dille anlatır ki...okuduğunuzda çakılır kalırsınız...bir daha da televizyona aynı muhabbetle bakamaz olursunuz bu kitabı okuduktan sonra...biraz esprili benzetmeyle söylersek; yıllarca aşık olduğunuz hayatının tümünü bildiğinizi sandığınız kadın yada adamın aslında  hiç de bilinmeyen tahmin etmediğiniz taraflarını öğrendiğinizde neler hissederseniz ve bir daha o bağı oluşturmak çok zorlaşırsa, benzer duygular gelişir işte postmanın kitabını okuduktan sonra televizyona karşı...!!!



bunları bilmek neyi değiştirir, seninkisi laf salatası murat !!!   diyenler için söyleyelim ki,  bilmek bazen yalnızca kendini korumaya çabalamak için bile gereklidir... 


bazen yeryüzüne öyle bir çağ gelir ki, ortalık toz dumandan görünmez olur...dünya,  tarihi boyunca  çok geçmiştir bu acılı tünellerden binlerce yıldır...dünya şerbetlidir de, her gelen yeni kuşak deneyimsizdir...!!!  o yüzden olur bu savaşlar şunlar bunlar...yoksa her savaş mutlaka başlar ve biter...


kulakları çınlasın yalçın ergir abim -girin  ergir.com'a muhteşem yazılar okuyup bu önerimi çok yad edeceksiniz-  dünyanın ve insanlığın en güzel masumiyet yıllarının  1960'larla pik yaptığını ve 70'lerle birlikte adım adım sönümlendiğini ve artık kaf dağının ardında kaldığını  yazıp söyler onlarca yaşanmışlığa ve gözleme de yaslanarak...



yalçın ergir gibi bir hayat erbabının lafının üzerine laf söylemek epeyi densizliktir...ben mesela kardeş kontenjanından:)  bir iki kez bu densizliği yapmışlardanımdır...ama dünyamızın 60lar ve 70lerdeki masumiyet yılları tezine itiraz etmek için insanın çok televizyon izlemiş olması gerekir ki,  çok şükür  gruptan hiç olmadım...


evet, bence de dünya masumiyet yıllarını geride bırakmıştır...
nazımın dediği gibi "yıldızlar ve gençlik kadar" uzaktır artık...



böyle bir dünyada; dün gece bir anlığına da olsa başka bir gece yaşadım ben hem de televizyon:) karşısında...


bu duyguyu yaşatan  güzel takımımız beşiktaşktı...



iyi niyetli olmadığı o kadar belli olan bir hakeme karşı yaptı bunu beşiktaş...yapamayabilirdi de...ama yaptı...ne yaptı...çıktı mücadele etti...ben buraya bunun için geldim dedi...olmayabilirdi de...ama ne der türkçemizin o güzel deyimi ; "umut kalacağına emek kalsın..."  beşiktaş işte tam da bunu yaşattı bize televizyon karşısında....



son sözümüz de büyük usta şenol güneş hocaya olsun; 

"inat ve kararlılık arasında tül kadar ince bir çizgi vardır hocam...sen ki sıradan bir spor insanı değilsin...arkanda onlarca yıl var sahanın her yerine bastığın...hayatın ve felsefenin her yerine dokunduğun...itiraf et ki, kalede bir kaleciyle maçlara çıkan beşiktaş sana da ayrı bir güven duygusu veriyordur birkaç maçtır...bizi tereciye tere satan komik faniler durumuna düşürme...sen ki o üç direğin arasına ömrünü vermiş adamsın...yıllarca evlat gibi tanıdığın tolgaya kıyamıyor olabilirsin...efendi çocuk...biz de kıyamıyoruz...ama beşiktaşa hiiiç kıyamıyoruz... şenol hocam, sen seviyorsun ya alıntılarla konuşmayı basın toplantılarında, o zaman bir alıntı da bizden olsun...


ne der victor hugo ;  

" iyi olmak kolaydır...
zor olan adil olmaktır..." 


istirham ederiz ki,  adil olmaya devam et şenol hocamız...

istirham ederiz ki;  " yenmeyi yenilmeyi hiç düşünmeyip her şartta sonuna kadar mücadele etmeye  devam et güzel beşiktaşımız...."

             ( murat örem / 20 ekim 2016 / ankara....)














4 yorum:

  1. Murat hocam, yine harika yazmissiniz. Yalniz Victor Hugo ne der sözünün devaminda "..En büyük adalet vicdandir." En guzel dileklerimle.

    YanıtlaSil
  2. değerli kamil ;

    sanıyorum o paylaştığın ek cümleyi internet kalemşörleri işgüzarca ana söze eklemişler....

    çünkü atıf yaptığın cümleyi, paylaştığım cümleden tamamen bağımsız biçimde sefiller romanındaki temel karaktere jan valjan'a söyletir hugo...

    son zamanların büyük hokus pokusu da bu oldu...her şeyi birbirine karıştırmak...

    o yüzden değerli kamil yazılı kaynakları esas almak ve daima ama daima nitelikli yazılı kaynakları okumak çok önemlidir...

    aksi durumda insan internet balçığında bir anda boğulabilir...

    yeni yorumlarında görüşmek üzere....
    selamlarımla...

    murat....

    YanıtlaSil
  3. Victor Hugo soylemese de en büyük adaletin vicdan olduğunu düşünüyorum. "O baska benim dedigim baska" dediginizi duyar gibiyim. Sizi de anladim hocam. Sevgi ve saygilarimla.

    YanıtlaSil
  4. değerli kamil;

    bu blogda felsefe ve insanla ilgili onlarca yazı hem okuman hem fikirlerini paylaşman için seni bekliyor o zaman :)

    madem böyle düşünüyorsun sen de :))

    iyilik ve başarı dileklerimle....

    murat....

    YanıtlaSil