*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

15 Ekim 2016 Cumartesi

15 ekim 2016.. gün o kadar güzel başlamış ki.. bin yıl aradan sonra, fakülteden arkadaşım dostum "ibrahim türkiş" aramış kallavi ve karizmatik sesiyle "kardeşim ben ankaradayım görüşsek mi..." diye... ikiletir miyim hiç....


ankara ulus küçük sahnenin önündeyiz ardayla...

takvim 15 ekim 2016'yı gösterir saat 15.00'a ilerlerken...
bir gün önce 18 yaşı  bitirmiş  19 olmuş arda...
iki yazı önce anlattığım tipsiz bebek:) halinin üzerinden 
18 koca yıl geçmiş...


18'i bitirdiğine göre büyükbabasının yıllar önce çok latif  biçimde defalarca söylediği hukuki tabirle "fahri muhtar" olmuş artık arda...isterse evlenebilir, bir şirkete kurucu üye olabilir, kendi adına bütün yasal haklarını kullanabilir, alıp satabilir...


artık ben arda'nın velisi değilim...
artık ben arda'nın yalnızca babasıyım...


artık ben arda erhan'nın hepp ve daima babasıyım...
ölsem de kalsam da hep babasıyım...
arda da can eriğim umur örsanla birlikte heeeep evladım...


15 ekim 2016...
gün o kadar güzel başlamış ki...bin yıl aradan sonra fakülteden arkadaşım kardeşim ibrahim türkiş aramış okkalı, kallavi ve karizmatik sesiyle "kardeşim ben ankaradayım görüşsek mi..." diye...


hiç  ikiletir miyim..
elbette demişim ibrahime elbette...


vakti saati gelince yola revan olmuşuz arda'yla...ankara kuğulu kavşağındaki sheraton'da hatırlı bir kalabalık...meslek odasının büyük bir telaşı var...nasıl güneşli bir ekim günü....hani sokakların evlerden daha sıcak olduğu  pastırma yazı hazırlığındaki  ekim günleri olur ya...tam da onlardan...


bence bütün merkezi sistemli konutlardaki yöneticilere hayat bilgisi dersi verilmeli...doğalgazdan üç kuruş kar edeceğiz diye 10 bloklu 100 küsur daireli 5 yıldızlı sitelerin yöneticileri ille de kasım ayını beklemesinler evlerin içini de ısıtıp güneşlendirmek için...yapmasınlar bunu...yapmasınlar...bazı şeylerin iktisadı olmaz....olmamalı....


neyse yöneticilere de ince ince kılçık attıktan:)  huysuz ihtiyarlığın hakkını verdikten sonra devam edelim...ışıl ışıl güneşli ekim gününde ibrahim türkiş kardeşimle  buluşmak için girdiğimde sheraton'un bahçesine taaa 90'ların ortasına , ikinci yarısına gittim bir anda ibrahim yanımıza gelene kadar....


bir dönem ne çok etkinliğin içinde hem yönetici olarak hem çalışan olarak bulunmuştum buralarda, bu 5 yıldızlılarda  elimde mikrofon gözüm habire saatte olurken...ne çok konuşmuştum kalabalıklara kah yaza çize,  kah irticalen saatlerce...


90'lı yılların tam ortasında ülke sanayiinin bütün devleri sheraton'daki akşam yemeğinde buluştuğunda ve en büyük konuk geciktiğinde organizasyon komitesinin eli ayağına dolandığında  sakince almıştım elime mikrofonu...biraz da üstten ama esprili bir tonda şiirler okumuştum kalabalığa...öncesinde de yine kılcığımı atmıştım "değerli konuklar, en kıymetli konuklar; para güzeldir de şiir daha güzeldir...para biter ama sanat bitmez..." diye...


bu cümleden sonra başta yükselen mırıltılar homurtular dakikalar geçtikçe  yavaş yavaş ince alkışa kalın alkışa sonra da alkış tufanına dönüşmüştü....siyahların arasında tek bir beyaz saçım yoktu o zamanlar..ilk evladım umur örsan yaşına bile girmemişti...yirmi küsur yıl geçmiş...biraz da şartlardan dolayı vaziyeti idare etmek için spontane ve metazori şiir dinletim bittiğinde en büyük konuk da çoktan gelmiş o da büyük bir nezaketle dinlemiş sonrasında da defalarca bis yapmıştım kazık kadar adam olarak alkışlar içinde...bir plaket de bana vermişlerdi...evladım umur'un da neredeyse yıllarca yetecek kadar süt ve bez parası da tabii ki...


ibrahim dostumu  beklerken bunlar geçti zihnimden dakikalar içinde...sonra ibrahimle telefonlaştık bahçede bir yerde buluşmak için  kavilleştik ve ben ibrahim yakamda kırmızı gülle geldim beni tanı diye dedim...fundanın kulakları çınlasın:) yaşlıyım ya ben espriler de demode işte...


buluştuğumuzda "hani gardaşım,  yakanda kırmızı gül" deyip golü attı ibrahim...sarıldık onca yılın tozunu silkeleyerek...iki eski okul arkadaşı....ibrahim türkiş dostumla kırk dakikanın içine ne sığarsa konuştuk...konuştuk...konuştuk...çay kahve içtik...arda izin alarak ikimizden,  fotoğrafımızı çekti...



bir ara baba ben çok sevdim ibrahim amcayı...dedi arda...ibrahim amcan sevilecek adam gibi adamdır oğlum...dedim ben de...bakma tespih taneleri gibi dağıldığımıza biz güzel günlerin çocuklarıydık oğlum..nerede bıraktıysak oradan devam etmeyi biliriz hem de o şucu bu bucu demeden..diye de ekledim...


iyi gördüm çok iyi gördüm ibrahim kardeşimi, dostumu...ne der hazreti mevlana "herkesin aynı şeyi düşündüğü yerde kimse bir şey düşünmüyor demektir..."  ben şunu söylüyorum dostlarım artık...biliyorum  namık da bunu söylüyor, ibrahim de bunu söylüyor, tunç da bunu söylüyor, nazan da bunu söylüyor, funda da bunu söylüyor, abdullah da nejla da birsen de hülya da güneş de ahmet de ve daha bir çok arkadaşım da bunu söylüyor... türkiye büyük ve kocaman bir ülke...ama yalnızca ülke değil....aile de...hep aynı şeyi düşünmek zorunda değiliz...düşünmeyeceğiz de...ama yeri ve zamanı geldiğinde aynı masanın etrafında hep birlikte sevgiyle saygıyla ağız tadıyla "BİZ"  olmaya devam edeceğiz...çünkü kimsenin kimseden vazgeçme lüksü yok bunca yaşanmışlık bunca güzellik varken...anadolu varken...bambaşka ülkemiz varken...


baktık saat koşturuyor...izin aldık ibrahimden...ibrahimin etrafında  öyle bir sevgi çemberi var ki selam alıp vermekten yorgun düşüyor bedeni...ama öyle mutlu ki...öyyyyyle gururlandım ki....ayrılırken sarıldık yine pat pat ibrahimle...bizim hemen arkamızdan birilerine meram anlatıyordu yine tane tane ibrahim dostum...



hemen yelken yepelek ardayla uçarak gittik küçük tiyatroya...
gong çalıp salon  karardığında sahnede devleşen isimler vardı  
neşet ertaş'ın anlatıldığı mükemmel bir oyunda...

neşet ertaşın kendisi başlı başına bir devdi zaten...

neşe dert aşk ....oyunun adı...
bir çırpıda  hızlıca okuyun göreceksiniz; 
neşet/ertaş/aşk... çıkacak dilinizden...



90 dakikanın sonunda oyun bittiğinde gözümden ipil ipil yaşlar akıyordu...tamam ben yaşlı bir adamım...ağlarım artık  yerli yersiz...norrmal...


peki arda niye ağlıyordu...
o kırmızı etekli kız çocuğu niye ağlıyordu...
peki o liseli genç niye ağlıyordu..

üç yüz kişilik salon sevinçle acıyla özlemle niye ağlıyordu....

ağlatan anadoluydu hepimizi...
o ruhtu...
o tarihti...
o bağdı...

öyle bir oyundu ki...
son 10 yılda belki 500 yüz oyuna gitmiş ben, 
yumruk yemiş gibi çıktım oyundan...


ve bir kez daha inandım...

biz kadim bir milletiz...
ve daha elele  yapılacak çok şey var...

bu oyunu da ilk fırsatta ilmik ilmik yazmak boynumun borcu olsun...


ve ne derdi şairlerin şairi   fazıl hüsnü dağlarca

" söyle sevda içinde türkümüzü 
aç bembeyaz bir yelken
insan nasıl ölebilir 
yaşamak bu kadar güzelken...." 

bir de son dakika notu; 
elektrosu akustiği klasiği ayrı olan gitarlarının yanına en güzelinden bir de saz alındı ardaya...ayrıca hemen bir de el yapımı bağlama siparişi verildi....parayı ne için kazanmıştı bunca yıl murat örem...


"yalan dünyada"  öyle güzel bir gündü ki...
daha ne olsundu... 

( murat örem / 15 ekim 2016 / ankara....)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder