*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

28 Mayıs 2016 Cumartesi

milletlerin medeniyetini gösteren havalarda uçuşan paralar, sekiz çekerli arabalar, 9 odalı kasırlar yalılar değil yazılı eserlerdir…gerisi davulcu yellenmesidir...o kadar !!!!




30 yıl önce tam da bugün ölmüştü edip  cansever…
takvim  28 mayıs 1986  gösteriyordu…


yani ; 
30  yıl önce…
360 ay önce…
1560 hafta önce…
10 bin küsur gün önce…
28 mayıs 1986’da öldüğünde 
daha 60 yaşında bile değildi edip cansever


edip cansever öldüğünde ben ıstanbul’da  üniversitenin ilk yılındaydım…ama ıstanbul’un dağdağasından ve family pansiyon’un keşmekeşinden kaçıp kaçıp  o zamanlara dek en iyi bildiğim limana,  kasabaya sığınıyordum…


18 yaşındaydım…
yalnızca 18 yaşındaydım…


cebimde kelimeler vardı…
cebimde ülkeme dair de umutlarım vardı…
-cebimde hala kelimeler var, artık her ne halta yaradığını pek de bilemediğim…
devir kelimelerin zamanı  değil artık… -


ve ben o zamanlar cebime doldurduğum bütün kelimelerle, bütün umutlarla, ilk otobüse, ilk feribota atladığım gibi her fırsatta  kasabama kaçıyordum…


gittiğim yerde ,
o kasabada
görmek istediklerim,
hep  görmek istediklerim vardı…


her fırsatta kaçtığım kasabanın unutulmaz bir parkı vardı…

o parkın içinde güzeller güzeli ağaçlar vardı…

her fırsatta o ağaçların altında olmaya meftun iki çocuk vardı…
daha o yaşta bile kendilerini kocaman sanan…

orada , o ağacın altında söylemiştim karşımdaki     çocuğa

“edip cansever  ölmüş”      diye…

ve hüzünle  o ağacın altında yakmıştım bir dal maltepe sigarası daha…

karşımdaki çocuk, yıllarca hep  yaptığı gibi gözünün birini belli belirsiz kısıp yüzünü hafifçe havaya çevirerek dinlemişti beni minik minik yutkunarak…ona bu cümleyi kurarken benim aklım aynı anda hem ondaydı hem edip canseverdeydi hem kasabadaydı hem dallardaki çiçeklerdeydi hem ülkemdeydi hem and dağlarındaydı, hem ordaydı hem burdaydı …


aklım benim her yerdeydi….
onun aklı yalnızca bendeydi…


edip cansever de ölebilirdi…
dallardaki çiçekler de düşebilirdi…

aklım beni çok yordu…
aklım çevremdekileri de çok yordu…

ama akıl bu…
atsan atılmıyor…
satsan satılmıyor….



30 yıl önce, edip cansever tam da bugün öldüğünde ben gepgenç bir çocuk adamdım..


iki oğlum da benim o zamanki yaşımdan daha büyük şimdi…

düşünün işte ne kadar zaman geçmiş…

ama şunu da düşünün; bir ülkenin edip cansever misali en büyük şairlerinden birinin 30. ölüm yıldönümünde gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda ve internette  kibrit kutusu kadar  yazı görmek için bile kırk takla atmak gerekiyorsa  o ülke derin kara bir tüneldedir demektir…


ve milletlerin medeniyetini gösteren
paralar, sekiz çekerli arabalar,
9 odalı kasırlar yalılar değil
yazılı eserlerdir…



bizimki de laf işte…
bizimki de fırtınada sesini duyurmak için yırtınmak işte…
bizim ki de rüzgara karşı işemek işte…



ne yapalım…
bizim de fıtratımız buymuş…

laf aramızda,
iyi ki de buymuş….

           ( murat örem / 28 mayıs 2016 / ankara…) 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder