*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

19 Mayıs 2016 Perşembe

bugün 19 mayıs...çocukluğumun ilk gençliğimin en güzel bayramlarını yaşadığım susurluk sokaklarında , ceketinin yakasında her daim gümüş "Atatürk" rozetini taşıyan ukala, hevesli, aşık, liseli genç adamı bulabilir miyim :(((

                                        1983 / 19 mayıs /  lise bando takımı / ilçe stadı



bugün 19 mayıs

susurluk lisesinin , inebey ilkokulunun  o güzelim  bando takımlarında sırama girip  o sokaklarda alkışlar tezahüratlar arasında yürüyebilir miyim milli bayramlarda…

                                                             1977 /susurluk emek evler



çocukluğumun ilk gençliğimin en güzel milli bayramlarını yaşadığım susurluk sokaklarında ,  ceketinin yakasında her daim gümüş bir  Atatürk rozetini onurla taşıyan ukala, bilgili, hevesli, aşık,   genç, liseli  adamı bulabilir miyim…


                                                1985 / ocak / susurluk parkı / 6 mat b



kız kardeşim ayşın’ı koluma takıp, gündüz de ayrı tavaf ettiğim  tarihi susurluk parkı yollarında   kardeşimle  doyumsuz sohbetler edebilir miyim…



susurluk lisesinin bahçesindeki  bayrak törenlerinde,   aradaki onlarca  kafanın arasından her sabah ama her sabah o sarı damarlı:))  kızla göz göze gelebilir miyim…



okul şampiyonu olan 6-mat/b sınıf voleybol takımımız  adına kantine gidip ilhami hoca’nın hesabına yazacakmışsın:))   diye bütün sınıfa  çay yerine  25 tane coca cola 25 tane çokoprens ısmarlayıp , batırdın ulan beni :))  diyen ilhami hoca’yla uzaktan uzaktan didişme jimnastiği yapıp , ayların rövanşını ince ince alabilir miyim…?

                                          1985 / susurluk lisesi/ 6 mat- b / final maçı öncesi





ey hayat söyle…
bunların hiçbirini artık yapamaz mıyım…

ben artık 50 yaşında mıyım...????

ey hayat…
o zaman ben de filmi geriye sararım…
anıları hatırlar onlara yaslanırım...
onları silmeye de  gücün yetmez ya….
                                                                           (murat örem )                                                                                                             
                              *******


                                                      1984 / 19 mayıs / ilçe stadı


lisedeydim…
susurluk lisesinde son sınıf öğrencisiydim…
1984-85 eğitim  öğretim dönemiydi…


-30 yıldan fazla  mı geçmiş…
pes…-


dört kişilik örem ailesi olarak sabahın alacasında kalkardık hafta içi…
çünkü evde   iki daimi öğretmen , iki de  kıdemli  öğrenci vardı…


kalkılınca radyonun kulağı hemen bükülürdü…
uzaklardan gelen sesler doldururdu sabah telaşındaki evin içine…
cuma günleri radyo-1’deki halk hikayelerini dinlerdim/k…
onlar ne güzel dramalardı…
sonra hayat bana bu alanda binlerce program kapısı açtı…


evdeki kıdemli öğrenciler bizlerdik...benden 4 yaş küçük kız kardeşim ayşın  ve ben... daimi  öğretmenler de anne babamız  müjgan hocanımla / taşkın hoca’ydı…


her ama her  manada döneminin ülkedeki en iyi liselerinden olan susurluk lisesi’nde tam gün eğitim görürdük…susurluk lisesi hakikaten bir okul ve ekoldü ama bu durum  yalnızca susurluk lisesinin başarısı değildi…


temelleri çok eskiden atılmış ve aralarında her daim biraz da sert ve yıkıcı bir rekabet olan inebey ilkokulu ve beşeylül ilkokulu sıralarından  zaten çok donanımlı gelen öğrencilerin çeliğine, susurluk ortaokulunun efsane öğretmen  kadrosunda  da iyice su verilirdi...


bu yıllarda eğitim ve öğretimin nitelikli hazzını alan öğrenciler,  bir de susurluk lisesinin o kendine özgü havasını solumaya başladıklarında da pozometresi, enstantanesi, diyaframı, kontrastı çok iyi ayarlanmış fotoğraflar  olarak bir  bir  ortaya çıkardı…


anlattığım dönemde susurluk lisesinde üniversiteye öğrenci yerleştirme oranlarının yüzde doksanlarda seyrettiğini  söylersem ne dediğim daha iyi anlaşılır…ve bu yüzde doksanlar,  bugünkü gibi,   üniversitelerin bin çeşidinin olduğu günlerde başarılıyordu...

ve kazanılan bölümlerin hemen hepsi,  ülkedeki üniversiteler içinde puan, statü ve eğitim kalitesi olarak en yüksek  bölümlerditıp fakültelerini,  mühendislikleri, hukuk fakültelerini, siyasal bilgileri kazanmak  vakayi  adiyedendi  biz  susurluk lisesi  öğrencileri için…


bütün bunları yaparken susurluk lisesinin öğrencileri,  çok zengin bir sosyal hayatın da içinde kardeştiler…gençliğin her döneminde olduğu gibi bizlerin de didişmeleri, klikleşmeleri, sevda halleri gerginlikleri vardı ama gerçekten büyük bir aileydi lisenin bütün öğrencileri, öğretmenleri ve yöneticileri…


yeri geldiğinde yazılarımda her vesileyle  şükranla  andığım ve anlattığım gibi çok güçlü  eğitim ve idari kadroları vardı susurluk lisesinin, susurluk ortaokulunun ve inebey ilkokuluyla , beşeylül ilkokullarının…


yazının tam burasında şu cümleyi kurmak farz oldu benim için…annem müjgan hocanım,   hayat ters bir şey göstermezse en az beş ay kalmaya gittikleri deniz evlerinde  yerleşme telaşını biraz biraz bitirdiyse,  benim bu yazılarıma da göz ucuyla bakmaya başlamıştır…bir gün telefonda bana çat diye , evladım sen iki ilkokulu sayarken ısrarla benim okulum olan atatürk ilkokulunu saymıyorsun, saymamışsın diye hesap sorar…bilirim…


ben annemi bilirim :)) 


müjgan hocanımla, tam yeni bir sulh mutabakatı imzalamışken  yeni bir gerginliği göze alamam !!!  bu yüzden hemen söyleyeyim; evet anacım…senin okulun da vardı…ama bilirsin ki inebey de beşeylül de daha yerleşmiş okullardı altyapı olarak…senin okulun biraz daha o güzelim dizide olduğu gibi “carver” misaliydi…ekonomik ve sosyal olarak çok daha alt grupların öğrencileri vardı…bu yüzden yarışta daha bir kenardaydı…haa, dersen ki ,  evladım senin inatçı ve idealist anan da yıllarca hem de çoktan hak ettiği halde o iki okula  asla tayin istemeyip atatürk ilkokulundan emekli oldu…bunu bir kez daha senden duymaktan mutluluk duyarım…


senin o tavrın hepimiz için bir onur nişanesidir…
hayat dersidir…



bizler de , anne babamız olarak  ikiniz de iyi biliyorsunuz ki,  sizlerden aldığımız emaneti , yapabildiğimiz kadarıyla aynı dürüstlük, samimiyet ve  “eyvallahsızlıkla” taşımışızdır…


müjgan hocanıma yazılı  savunmamızı verdikten sonra devam edelim :)))



susurluk lisesinin bu çok emek verilmiş eğitim öğretim rüzgarı benim görebildiğim kadarıyla 1970’lerin ikinci yarısıyla ivme kazanmaya başlamış, bizim dönemi de kapsayan biçimde özellikle 1980lerin tam ortalarında  adeta pik yapmış ve yine  1980’lerin sonlarına doğru arızi bir  sıçrama yaparak sonrasında  da adım adım sönümlenmişti…


evet biliyoruz..
başlayan her şey biter…
zirvede durabilmek zirveye çıkmaktan çok daha zordur..
bu cümleye de aşinayız…


ama bu gerileme hiç olmazsa geciktirilebilirdi…
bu da yapılamadı…
hadi daha açık söyleyelim; yapılmadı…



çünkü yine her vesileyle söylemeye çalıştığımız gibi susurluk halkı  esnafıyla, ahalisiyle ufkunu geliştirip bu eğitim rüzgarına binmeyi , başarıları kalıcı hale dönüştürüp , yetişmiş insanlarının sinerjisinden yeni susurluklar yaratmayı akıl etmedi...buna çaba da harcamadı…bir zamanlar ülkenin en güzel parklarından olan tarihi park  bile herhangi bir arazi parçasına çevrilirken gıkını çıkarmadı ve her dönemde çekirdek çıtlayarak günlerin geçmesini tercih   etti  susurluk ahalisi..



bunun da onlarca sebebi vardı, var…
bilenler bilir ki , anadolunun batısı coğrafya ve iklim olarak çok şanslıdır…


biz mesela kulakları çınlasın bin yıllık dostum hüseyinle  ortaokul yıllarındayken kırık ve ölü bir kavak ağacı dalını betonun kenarına voleybol direği olsun diye toprağa öylesine , laf olsun diye bastırmıştık…betonun içindeki toprağa öylesine sapladığımız dal parçası,  günler aylar geçince gördük ki  kendiliğinden ağaç oldu…


o dalı ağaç yapan biz değildik…
toprağı güneşi iklimiydi susurluk’un…



hem de öyle böyle bir ağaç değil…
adeta kalıbıyla boyu posuyla meşeyle çınarla yarışır hale geldi o kavak…


aradan otuz  küsur yıl geçti…ne zaman susurluk’a gitsem o ağaca bir selam veririm yakından veya uzaktan…bu hikayeyi  bu yazıya kadar  ne anne babam bilir/di  ne çocuklarım…böyle mümbit bir topraktır işte anadolunun batısı…


ve böyle bir coğrafyada insanların çok da çalışkan olmaları mümkün değildir…veya o çalışkan dönemleri sürekli kılmak mümkün değildir…insanlar o kıymetli akıllarını yormazlar…o narin bedenlerini yormazlar…nasıl olsa betonun içindeki toprak bile onlara yiyecek bir sap buğday vermiştir ve hep verecektir…


bu duygunun,  insanı ve toplumları nasıl rehavete iteceğini varın hesaplayın …


işte susurluk da bu yanlışa düştü…
eğitimin gücünü önemsemek  yerine allah kerim yanlışına düştü…


oysa Allah, çalışanlar için kerimdir…
oysa Allah, üretenler için kerimdir…
oysa Allah,  kendini bilenler için kerimdir…


şu hayatta iyi ki tanıdığım en nev-i şahsına münhasır insanlardan olan "ibrahim balkan’la"  çok konuşurduk biz bu konuları…1920’lerin başında doğmuş biri olarak o dönem için çok da yabana atılmayacak biçimde eğitimli /  ilkokul mezunuydu ibrahim balkan…ve şu hayatın inanılmaz tesadüflerinden biri olarak babam taşkın hocanın dedesinin, benim de baba tarafımdan büyük dedemin  öğrencisi olmuştu ilkokulda…


ibrahim balkan  hayatın her yönünü tanımış ve zamanında yokluğun da varlığın da dibini görmüş biri olarak güneşi üzerine hiç doğurmadığıyla övünür,  ahalinin tembelliğinden çok yakınırdı…iş verdiğimiz adam, ikinci gün  bize akıl öğretmeye kalkıyor, yanındaki işçiye kaytarmanın yolunu öğretiyor derdi…



haklı olduğu yerler çoktu…
görmediği , görmek istemediği yerler de çoktu…
örnek olduğu asla rol yapmadığı yerler  de çoktu…



onca varlığın  içinde kendini hiçbir zaman ayrı yere koymaz üzerine aynı anda  onlarca böceğin pike yaptığı karpuzu mutlaka işçileriyle birlikte aynı kırık dökük masada yer, üç günlük çorbayı melamin tabaklarla yine kesinlikle onlarla birlikte içerdi ibrahim balkan


fikirleriyle halkçı olan, toplumcu olan bendim  dışardan baktığınızda…
ama dışardan göründüğü kadarıyla iyiceee   halkçı olan oydu !!!


benden de böyle olmamı isterdi belki…ama ben,  her bir araya geldiğimizde  onun yıllar önce  gıyabımda  gülerek yaptığı tabiriyle  bu konularda mutlaka bir “sineklik”  yapardım…evet, ben de 14.luis’in takımlarıyla yemek yememiştim ama üzerine sineklerin pike yaptığı sofralara da hiç oturmamıştım o günlere dek…melamin tabaklarda zinhar çorba da içmemiştim…belki melamin bardaklarda su içtiğim zamanlar olmuştu…ve o bardaklar da zamanının çok estetik bardaklarıydı….



çok çok paranın hiçbir zaman olmadığı, düzenli bir gelirin ve hayatın her zaman aktığı ve  çok  ciddi bir estetiğin, emek ve özenin  her yere sindiği daha çok annem tarafından otokrat  bir evde büyümüştüm…dışarıdan daha otoriter görünen belki farklı biriydi ama…ilk ergenlik zamanlarımda annem müjgan hocanım,  bu evde demokrasi var dedikçe, tabi tabi kenan evren demokrasi var:)))  derdim hiç altta kalmayarak…!!!  kenan evren demokrasisini bilenler bilmeyenlere anlatsın …


yıllar sonra kendi kurduğum evde de düzen anlamında bu yarı otokrat düzeni her şey pahasına sürdürmek için çok da çırpınmıştım…çırpınmıştım tabiri biraz hafif kalabilir…kabul…


bilenler bilir iki kişilik savaşın kazananı olmaz…
hatta hiçbir savaşın  kazananı olmaz da
iki kişilik savaşın kazananı hiç olmaz…


insana dair konular başta olmak üzere diplomatik biçimle de olsa  didiştiğimiz yerler de çoktu ibrahim balkan’la…bir çok konuda çok haklıydı…her didişmede, konuşmada ondan da çok şey öğrendim…çağının ilerisinde olan bir tarafı hep vardı…bir çok konudaki hoşgörüsüyle, supleksiyle, uzlaşmacı tavrıyla, intikamcı olmayan büyüklüğüyle  yaşıtlarından zaten hep öndeydi de feraset olarak...ama yetiştirdiği evlatlarından akrabalarından da  fersah fersah ilerideydi…


fakat;  hayatı boyunca eğitime önem vermeyen halleriyle de çok yanlış yapmıştı aynı  ibrahim balkan…bir faninin hayatı boyunca yaşamasının zor olduğu büyük maddi tatminler ama öte yandan da  kaldırılması çok çok zor manevi yıkımlar da yaşadı  uzun ömründe…bunların arkasında bence  eğitim konusundaki  ihmali vardı…ben yeri geldiğinde ona da davulcu yellenmesi gibi gelse de etrafına da eğitime ve üretime kanalize edilmeyecek  büyük parasal   gücün günün birinde toz duman olurken mutlaka büyük bir gümbürtü çıkaracağını bu gümbürtünün etraftaki insanları da gümbürtüye getireceğini defalarca anlattım…


her seferinde beni büyük bir nezaketle dinledi…
ya da dinler göründü…
ve bence söylediklerimin çoğuna da hak verdi…


ama artık geri dönülmeyecek kadar ilerle/n/mişti  ihmallerde…
enerjisi bitmişti…
ok yaydan çıkmıştı..
eğitim alanında gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişti…
yaşı da  seksenlere dayanmış hatta geçmişti…


bir gün bir sohbet anında hayat herkese her yaptığının bedelini ödetiyormuş evlat er ya da geç demişti ibrahim balkan elindeki kahve fincanını bir sağa bir sola gıllıgışlarken…çok keyfi yerindeyse evlat derdi bana…bu cümlenin ardından murat örem murat örem gülmüştüm ben de…


işte susurluk da eğitim alanında bu yanlışı yaptı…
esnafıyla, memuruyla, işçisiyle bu yanlışı, ihmali  yaptı…


susurluk’un geçmiş yıllarda her kademedeki efsane eğitim kadrosunun kendiliğinden oluştuğunu düşündü susurluk halkı…bu kadronun arkasından gelen öğretmen gençlere yeni yollar açmadı…yeni emekler harcamadı… oysa o dönemin eğitim kadrosu hakikaten bir türkiye mucizesiydi ama bu mucizenin fiziki bir ömrü vardı…bu mucizede susurluk ahalisinin organize bir katkısı yoktu…ahali,   bu devran hep böyle gidecek sandı…


gitmedi işte…
dünya dönüştü değişti…
ülke de dönüştü değişti…
susurluk da payına düşeni aldı…
aklı başına gelmezse daha da alacak…!!!



mesela bir ilhami duman’ı vardı susurluk lisesinin
küt diye beyin kanamasından ölene kadar efsanelerindendi ilçenin…


onunla pek sevmedik hatta hiç sevmedik birbirimizi biz…
6 mat b’de , son sınıfta matematik ve sınıf öğretmenimizdi…


ilhami hoca;   beni,  kibirli , ukala ve başına buyruk  buldu her daim…
sınıfta kurmak istediği  köşeli otoriteye muhalefetimden nefret etti…
bunu çoğu zaman açık açık gösterip söyledi de…
ama hiççç geri adım atmadım…


ben de onu her zaman katı, despot, şabloncu ve işgüzar buldum…
tanımsız öfke nöbeti anlarında öğrenciyi ezip hırpalayan  yanı da vardı…


bilgiye , sevgiye dayalı  öğretim yerine itaate , korkuya dayalı modele yaslanıyordu…
ki hayatta işim olmazdı bu tavırla…vurur kapıyı çıkardım…



ben baba olarak anne  olarak bir çok yönden hakikaten lokum gibi olan taşkın hocaya müjgan hocanıma bile kök söktürmüş bir asi !!! adamdım…ilhami hoca’nın pozlarına hayatta teslim olmazdım…olmadım da…


derslerinde tetikte beklerdim bana da  ters  bir şey yapmaya kalkarsa  asla alttan almamak için…olay nereye kadar giderse oraya kadar gidecektim..neyse ki kazasız belasız atlattık o yılı ikimiz de birbirini uzaktan yoklayan boksörler gibi…zekasına , bilgi ve donanımına güvenen,  ailesinden aldığı demokratik özgüvene yaslanan herkes gibi hiç eyvallahım yoktu böyle hallere…ama okul bittiğinde üniversiteye  kadar olan öğrencilik hayatımdaki tek bütünlemeyi yaşadım ilhami hoca’nın  dersinden… okul bittiğinde deve dişi bölümü kazanmış olmanın mutluluğunu yaşamak yerine gökhan abimle lise son matematiği  çalıştık acıpayam’ın ata evinin bahçesindeki erik ağacının altında  hem güle oynaya hem söylene söylene…


bütünleme sınavında da aldım 5’i yürüdüm gittim :)))
bir de galiba lise 3 matematik kitabını yaktım evin içinde:)))

 
ama şunu da adalet duygumla ve içtenlikle  söylemeliyim ki ; aynı ilhami duman’dı yüzlerce öğrenciyi,  matematik dersindeki kendine itaat ettiren emekleriyle üniversite kapısının önüne kadar getirenevet, biz onunla hiç sevmemiştik birbirimizi karşılıklı…ben zaten ömrüm boyunca otoriteyle didişen hatta çarpışan bir adam olmuştum dolayısıyla ilhami duman hoca’ya da pabuç bırakacak değildim… bu tarz bir öğretim anlayışına boyun eğmek yerine alır sıfır notumu otururdum ama asla alttan almazdım…


tamam ben imalat hatasıydım fazlasıyla demokrat ve liberal bir evin özgüveni çok yüksek bireyiydim  ama yüzlerce yaşıtım için üniversiteye açılan bir kapı oldu  ilhami duman hoca’nın  o dönemin ruhuna da çok uygun düşen totaliter  ve itaat isteyen yaklaşımı…


dedim ya ilhami duman sevmezdi beni…şu anlatacağım bile yeterliydi sevmemesi için… çünkü bir yıl boyunca  öğle tatillerinde bile koca sınıfı bir odaya tıkar üniversite sınavı için nefes aldırmadan deli gibi matematik sorusu çözdürürdü…ben de her seferinde sınıftaki o 25 kişiye inat,  sınıfa hemen girip çıkar raketimi alır sınıftakilere acıyan  ve kışkırtan gözlerle bakar ve masa tenisi oynardım alt sınıflarla…hele bir de arada  o dönemlerde gözümü alan saçları kıvır kıvır mavi gözlü kız çıktıysa elinde raketiyle karşıma dünya yansa umurumda olmazdı:))

bugün artık susurluk’a çok daha seyrek gidiyorum…
gittiğimde de içimden gelmiyor sağını solunu gezmek…


30 yıl önceki tarihinden bile ne az şeymiş kalmış...
o güzelim park,  kimliğini kaybedip ruhsuz bir yeşil alan yapılmış…
gördükçe içim acıyor…eski binalar yok…eski okullar yok…



kalanlar da  değişmiş…


ağza büyük gelen rezil porselen dişler misali
her binaya her okula ekler yapılmış…



inebey ilkokulu son gördüğümde  çürük bir azı dişi gibi kalmıştı bir kenarda…
şimdi hala yıkılmadıysa , o kapıdan girsem , müdür islam hocanın gülleri hala duruyor mudur…küçücük bir çocukken beni sigaya çekmişti  o güller için…yok ben mi koparmışım…yok koparanları görmüş müyüm…insanın hiç dahlinin olmadığı bir kusurda kendini suçlu hissetmesinin ruhu ne kadar örseleyen bir yanı olduğunu ilk idrak etmem o olayladır...daha iyi anmak isterdim o müdürümüzü de...


ne güller kaldı…ne inebey….
islam hoca yaşıyor mudur ki…


hep o kibar haliyle hatırladığım nefise öğretmen bahçede midir…
hayatta mıdır…


onun evlatlarından biri olan ve liseliyken her seferinde evin önünde oynayan çocuk halimi tatlı tatlı kızdıran  samim kara’nın babası mustafa kara öğretmen’i hatırlayan kaç kişi kalmıştır… 


hayatımdaki en anlamlı 5 yılda kocaman mührü olan ,
çok sevip saydığım  nursever öğretmenim bu yazıyı eskaza okur mu acaba…


beşeylül’ün bahçesinde tahsin bey’i görebilir miyim…bir ev ziyaretinde kardeşim ayşın’ı terliklerini yerim diye eni konu korkutan tahsin öğretmen’i…


ömrü uzun olsun engin kula yine tiril tiril spor kıyafetleriyle ayağındaki esem sporlarla beden eğitimi dersinde kendinden geçiyor mudur…


beşeylülün müdürü fahrettin bey okulun camları kırılmasın diye yine yalandan çocukları kovalıyor mudur…


ne bahçesi ne kendisi kalan susurluk ortaokuluna giderken yağmurlu günlerde içi çocuk ruhu ve şemsiye ıslaklığı kokan  taka’ya binebilir miyim…


çocuklar kalorifere yaslanmayın yasak diyen nazander öğretmenime , ama bize derken siz niye peteklere yaslanıyorsunuz diye boyumu aşan:))  cümleler kurabilir miyim…


naci subaşı öğretmen’in yaşayarak, ağlayıp gülerek anlattığı türkçe derslerinde yine kendimden geçebilir miyim…


biliyorum
bunların hiçbirini artık yapamazmışım…
hayat öyle dedi bana…

                                        1983 / 19 mayıs / ilçe stadı / erkek bando takımı


sahi size ne diyor hayat…

sahi size ne diyor 
" bütün umudum gençliktedir" 
 diyen Atatürk 'ün türkiyesi…


 ( murat örem / 19 mayıs 2016 / ankara…)



3 yorum:

  1. Eskilere hem de çok eskilere götürdün beni Murat sağol varol; kimler canlanmadı ki gözümde biraz gülümsedim biraz da hüzünlendim.
    Susurluk Lisesi mezunu ve o mükemmel hocalarımın öğrencisi olmaktan ayrı bir gurur duydum.
    Kalemine sağlık... Funda Sezer

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    2. kıymetli funda;

      benim facebookum yok ama
      iliyorum ki her yazıya iki güzel sözün var...

      işte böyle geldik gidiyoruz...
      hepimiz 50'nin ya kapısı ya içindeyiz...
      ülkenin ortalama ömrü de belli...

      elbette ümitsiz değilim...
      karamsar ve yorgun da değilim...

      ama yaşanmışlıkların yükü hepimizin üzerinde...

      en son üç yıl önce annemlerde karşılaşmıştık seninle...
      siz kalabalık bir öğrenci grubuydunuz...
      her zamanki gibi samimiydin, içtendin..

      dilerim hep öyle kal...

      sana , kıymetli eşine, evlatlarına iyi dileklerimi, sevgilerimi selamlarımı gönderiyorum...

      yeni yorumlarda da görüşmek ümidiyle...

      murat örem...

      Sil