*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

7 Ocak 2016 Perşembe

400. yazı / gelelim hülasaya sevgili okur…



yıl 1985…

istanbul   siyasal’da öğrenciydim…
yaşım 18 bile değildi…

o dönemde, yalnızca kamu yönetimi bölümü vardı istanbul üniversitesi siyasal bilgiler fakültesi ’ nin…

bizlerin tekler /  çiftler diye tanımladığı ve  okul numarası tek sayı olanlarla  çift sayı olanların ayrı ayrı sınıflarda/anfilerde  okuduğu bölümü, çok yüksek puanlarla  kazanmış sınırlı imkanlara sahip  öğrencilerdik neredeyse hepimiz…

daha çok  anadoludan gelmiş halk çocuklarıydık…

tek sınıflar da  çiftler de ;  ayrı ayrı  150 şer öğrenciden oluşuyordu …
4 ayrı sınıf vardı ve bu hesapla en az 1200 öğrencisi vardı fakültemizin…

elbette okulu normal sürede bitiremeyenlerle bu sayı daha da şişiyordu…aradan 4 yıl geçtiğinde hayatın her rengine aşık bir adam olarak ben de bu toplam sayıyı  artıran tembel / gamsız  öğrenciler arasına  katılacaktım…

daha o günlere zaman vardı ama…!!!!

babam taşkın hoca’yla güneşli bir eylül gününde kayıt için istanbul üniversitesi merkez bahçesine girdiğimizde ve  beyazıttaki  hukuk iktisat siyasal binalarında bütünleme sınavlarına girenlerin ,  dünyayı takmayan sakallı bıyıklı gamsız hallerine rast geldiğimizde , ikimiz de çok şaşırmıştık…

taşkın hoca hayatında çok az yaptığı haliyle sunturlu (!) bir cümle kurmuş şu adamların hallerine bak , bütünlemeye kalmışlar ama bilmemnerelerinde bile değil bu yaşadıkları …yazık bunların ana babalarına , onların umutlarına… demişti…

taşkın hoca kayıttaki o ilk gün bu cümleyi ederken, yıllar sonra benim de o gamsız insanlara benzeyen hallerim olacağını,  hatta araya bir de paldır küldür evlilik sıkıştıracağımı hayal etmiş miydi bilmiyorum…

çünkü babamların dönemi  öğrenciliğin de hakkını harfiyle yerine getiren kuşağın gençleri,  öğretmenleri, vatandaşları olmuşlardı…

1940’ların çocuklarıydı onlar…
savaşın , yokluğun çocuklarıydı onlar…
ve genç cumhuriyetin ne olursa olsun çok çalışmak gerektiğini unutturmadığı   günlerinin çocuklarıydı onlar…

zorluklar , yokluklar içindeki cumhuriyetin parasız yatılı öğretmen adayı gençleriydiler ve ömürlerinin sonuna dek cumhuriyete, devlete, millete minnet borçlarını ödeyemeyeceklerini bile bile,  bahane üretmeden çalışmak gerektiğinin ve “balık bilmezse Halik nasıl olsa bilir…”  denilen zamanların çocuklarıydılar…

bizler başka bir kuşağın çocukları olduk…

o yoklukların içinden mucizeler yaratan  kuşakların, biraz daha rahat günler gören  evlatları olduk. elbette biz de yetiştik yoklukta  yapılan tel arabalara, yamuk tahta küplerden ortaya çıkarılan evlere, oyuncaksız günlere  ama hiçbir zaman taşkın hocaların kuşakları gibi şekersiz günlerde çaya üzüm kurusu atmadık, defter yapraklarını kötü silgilerle silip aynı sayfaları yeniden kullanmak zorunda kalmadık  çok şükür…

belki çoğumuzun uzun yıllar boyunca yalnızca tek bir ayakkabısı oldu ama babam taşkın hocamın gençliğinde başından geçtiği için kah gözleri dola dola kah acı acı gülümseye gülümseye hepimize defalarca anlattığı gibi dedemizin ayağımıza büyük gelen ayakkabılarıyla takdirname almadık okul önlerinde...

taşkın hoca yine de şanslısıydı kuşağının…annesi babaannem bedia örem ev hanımıydı ama babası yani selahi dedem devlet memuruydu, ptt müdürüydü çünkü…ama az ama çok,  düzenli bir gelir vardı yine de eve giren yıllar boyunca….

hasılı kelam sevgili okur ; babalarımızın annelerimizin dönemlerinin aksine mutlak yoksulluk günlerinden daha iyi şartlarda büyüyüp yetiştik hepimiz…

ben de öyle oldum…
benim kuşağım da öyle oldu…
sizin kuşağınız da öyle oldu…

belki de bu yüzden babamların kuşağına göre bizler biraz daha gamsız / larj / bohem / rind / rahat / avareliğe meyyal gençler olduk….

-hatta , ne kadar olabildik bilmiyorum ama entelektüel olmanın kapısına da bu imkanlarla vardık. çünkü bizim yetiştiğimiz dönemde kitap , kalem, dergi, gazete daha erişilir oldu…radyonun yanına televizyon geldi…evlerde en azından hayat ansiklopedisini gördü çocuklar…laf aramızda benim yetiştiğim ev bu konularda her zaman fersah fersah ileride oldu yaşıtlarımın evlerine göre…en parasız zamanlarımızda bile ekmeğin yanına bir gazete , haftalık dergi  mutlaka kondu…

o oldu bu oldu ve türkiye özellikle 1980’lerin ikinci yarısıyla birlikte nüfusun büyük çoğunluğu için mutlak yoksulluk çemberini kırdı…tam bu noktada içinizden bazıları “ ama ne pahasına bunlar oldu…”  diye itiraz edecek olursa onları da dinleriz, hak da veririz kısmen ama bunlar uzun sosyolojik , ekonomik tartışmalar ve ekonomi politiğin tam da konuları…-

bu satırların yazarı o konularda da , bu sosyo politik  / sosyo ekonomik analizlerde de  övünmek gibi olmasın hatta hadi övünmek olsun, iyidir…pek iyidir…

çok  çok iyidir çünkü harcı sağlamdır…

harcı çok ama çok sağlamdır…

bu satırların yazarının harcı neden sağlamdır bilir misin ey sevgili okur…
tane tane anlatayım sevgili okur…

ben yazmaya üşenmeyeceğim ama sen de yazının yarısında okumayı bırakıp su koyuverme (!!!)  ey sevgili okur…

çünkü anlatacağım biraz da senin hikayendir ey sevgili okur…

bu satırların yazarı bir kere iyi bir aile eğitimi almıştır…

öğretmen annesi müjgan hocanımın otuz küsur yıllık meslek hayatında tek bir öğrenciyi hatta onların anne babasını bile kırmamak için nasıl çırpındığını ve öğrencilerinin hilafsız hiçbirine  ayrım yapmadan  nasıl önce annelik  de yaptığını göre göre büyümüştür…

babası taşkın hoca’nın 35 yılın ardından,  emekliliğine üç beş ay kaldığı günlerde bile artık sayfa numaralarına hatta  yazım hatalarına varıncaya kadar anlatılan her şeyi yalayıp yuttuğu kimya kitaplarına akşamları özenle göz atarken bir taraftan da  öğrencilerime mahcup olmamalıyım, soruları hep yaptığım gibi tane tane ve zihinlere nakşede nakşede cevaplarken en ufak bir şeyi atlamamalıyım dediğine çok şahit olmuştur , kendisi de evli barklı bir taze baba olarak…

bu satırların yazarının harcı neden sağlamdır bilir misin ey sevgili okur…

çünkü bu satırların yazarı , nursever tuna’nın 5 koca yıl öğrencisi olmuştur ilkokulda… evet, nursever tuna yeni tanıyanlar için bugün de  başlangıçta biraz mesafeli, donuk, mat  gelebilir  70 yaşın kapısındayken bile….ama nursever tuna mükemmel bir öğretmendir…o  da bir anne öğretmendir…çok kısa bir süre ortaokulda matematik öğretmenim de  olan değerli eşi hakkı taner tuna’yla birlikte geçirdiği 50 güzel yılın ardından artık gözlerinin kısıklığıyla bile birbirlerine tıpatıp benzerlerken ben ikisini de 40 koca yıldır taa çocukluğumdan anne babamın arkadaşları olarak  tanımanın da mutluluğunu yaşamışımdır…ve nursever tuna’nın ilmek ilmek dokuduğu haliyle hepimizin öğretmeni olmasının onurunu yaşamışımdır…

hala, nursever tuna denince gözümün önüne  şefkatli ve bakımlı  bir el ve öğrencisini şımartmadan sevdiğini belli eden aydınlık bir yüz gelir…

ortaokulda, ismail çapar’ın öğrencisi olmuşumdur…türkçenin o güzel yüzünün öğrencisi olmuşumdur…1979 yılında behçet necatigil öldüğünde ve biz dersteyken o benim fakülteden hocamdı derken sesinin titremesi hala gözümün önündedir ismail çapar’ın…kemerli burnunun mütemmim cüzü kalın bıyıklarının nasıl hüzünle aşağı sarktığını unutmamışımdır hala…o ismail çapar ki sonra değerli eşi filiz çapar öğretmenimle acıların en büyüğünü evlat acısını yaşamış  közü  hala tüten  yürektir…

torosların en güzel çocuğu eniştem ismail özkök’ün öğrencisi olmuşumdur…nazander  aydemir’in, orhan taşçı’nın, ali ihsan ulaş’ın, teyzem meral özkök’ün, cahit sıtkı tarancı’nın memleket isterim şiirini okurken gözünden yaş gelen   naci subaşı’nın öğrencisi olmuşumdur…halil dönmez’in, muhittin çakar’ın ve ortaokulun son sınıfının son gününde beden eğitimi dersinde bana zorla takla attırıp sana not vereceğim diye tutturan mehmet güven’in öğrencisi olmuşumdur...resim öğretmenliğinin yanında susurluk ortaokulunun her bir fayansında her bir duvarında  ellerinin ve emeklerinin  izi olan sabri topkaya’nın öğrencisi olmuşumdur…

dimdik yürüyüp dimdik bakan ve en son eniştem ismail özkök’ün cenazesi sonrasındaki ev ziyaretinde beni, sesimi, adamlığımı ağız dolusu överken bana tatlı bir mahcubiyet yaşatan   necati deniz’in öğrencisi olmuşumdur…

öğrencisi olmasam da üç yıllık ortaokul hayatımda bende her zaman derin bir saygı uyandıran ayşe gürbüz’ün / haydar gürbüz’ün, mehmet çetin'in  ve daha onlarca doğru ismin rahle-i tedrisinden geçmişimdir…

babam taşkın hoca’nın da bin yıllık evi olan susurluk lisesi’nde,  artık aramızda olmayan boncuk mavisi gözleriyle ve daha teneffüs zili çalarken cebinden çıkardığı sigarasını yakarkenki haliyle  zihnime kazınan  aykut gümüç’ün fizik dersindeki tembel ama zekasına güvenen öğrencisi olmuşumdur…

bin yıllık öğrencilik hayatımda, gördüğüm en nazik halde öğrenciyle arasındaki mesafeyi kusursuz ayarlayan ,  dingin güzelliği ve sakinliğiyle tüm sınıfı her zaman avucunun içine alan semra ünal hocamın sınıfında keyifle ne failatünler çözmüş ne hüseyin rahmi gürpınar eserleri okumuşumdur…

meslek hayatının ilk yıllarındaki samimiyetiyle gönlümde ayrı yeri olan kadir kargın’ın lisede öğrencisi olmuşumdur…öğrencinin hınzırlığını hatta gençliğin hainliğini her zamanki sakinliğiyle karşılayan ahmet aydoğdu’dan müzik dersleri almışımdır…

mualla kural’ın , yüzünü türk edebiyatının en dehlizli kalemi sevim burak’a benzettiğim mualla kural’ın öğrencisi olmuşumdur…

ve yine övünmek gibi olmazsa söyleyeyim ki ; susurluk lisesinin o asrı saadet günlerinde , efsane zamanlarında,  okulumuzun üniversitelerin en deve dişi bölümlerine leblebi  yer gibi çok yüksek puanlarla öğrenci gönderdiği muhteşem günlerinde babam taşkın hoca’yla birlikte,  öğrencilerin  en çok ve en tarifsiz biçimde gönülden sevdiği bir başka hoca olan bedenci allita nıçlaypek’in / atila pekyalçın’ın sevimli serserilikler yapan öğrencisi, okul voleybol takımının daimi oyuncusu  olmuşumdur…yukarıdaki fotoğrafın en sağında bakan işte bu hocamızdır...

daha onlarca isim vardır lise hayatımda da saygıyla andığım…

mesela bir fikret ünal…
hocaların da , adamların da hasıdır….

bugün mesela artık 50 yaşın kapısındayken ben yine karşıma çıksa yine öğretmenim olsa fikret ünal , yine saygılı bir korkuyla bakarım yüzüne…ama bu korkum zerre benzemez bildik korkulara…karşısında bilmeden saygısızlık yapmaktan korkarım yalnızca…incitmekten korkarım, bir hata yaparım diye  korkarım…

o fikret ünal ki  lisede onlarca öğretmeni ve yüzlerce öğrenciyi  bir arada büyük bir ustalıkla birbirine dost etmiş, orkestranın hakkıyla  bilge şefi olmuştur… 

hepimizin hakkıyla müdürü olmuştur… 

benim de, ne mutlu ki edebiyat öğretmenim olan okul müdürümüz o fikret ünal ki;  yaşıtlarıma göre çok şey bildiğimi biliyor olmamın tarifsiz kibrini (!!!) ben liseyi bitirdikten sonra da bana lisanı münasiple hatırlatmış,  aklımın ve gönlümün ayrı ayrı sevip kızdığı   ibrahim balkan’ın  dalyan günlerinde bile, ince ince nazik nazik ama sonsuz saygı duyduğum öğretmen halleriyle kırıp dökmeden bu yanımı bir daha törpülemiştir…

aynı fikret ünal’dır,  okul gazetesinde lise son sınıfta panoya astığım ve okul müdürü olarak kendisini ergenliğin tatlı hadsizliğiyle  eleştirdiğim yazım için bana önce sakince ve hiç kızmadan teşekkür eden ama sonrasında da bu yazını panodan hemen kaldıracaksın ama beni sınırları aşarak eleştirdiğin için değil ,  de / da eklerini yanlış yazdığın için  diyerek  yıllar önce  bir kez daha üslubunca beni kendime getiren…

şu yaşımdayım, 50’nin kapısındayım…

binlerce , belki onbinlerce sayfa yazı yazdım, yazıyorum…
ekmeğimi bu harflerle kazandım…
çocuklarımın sütünü yalnızca bu harflerle aldım…
gözümün aklarının her bir harften alacağı var…
saçımın tek tük kalan siyahlarının da…

ama hala dahi anlamındaki de / da’ları asla yanlış yazmadığımı çok iyi bildiğim halde hemen her yazıda   fikret ünal’ın  o  pos bıyıklı,  güngörmüş, babacan ve gençliğin halinden anlayan insan yüzü gelir gözümün önüne ve bir daha bakarım o de / da’lara,  asla ve kat'a hata çıkmayacağını bile bile…

ben bu güzel öğretmenlerimi nasıl unuturum ey okur…???

ben bu harcın içine emeklerini esirgemeden koyan başta anne babam olan öğretmenlerimin ve hocalarımın ellerini nasıl öpmem ey okur…

bu isimlerin hepsi güzel insanlardı…
çok kıymetli insanlardı…
ne mutlu ki hala pek çoğu sağlık ve esenlik içinde yaşıyor, okuyor, düşünüyor…
gölgeleriyle bile bizlere huzur  veriyor…

bu isimlerin hepsi türkiyenin çokbigüzel öğretmenleriydi…
öğretmenleridir….

veeee  gelelim hikayenin başındaki ilk cümleye…
siyasal bilgiler fakültesi günlerime…

övünmek olacaksa olsun ; bu satırlarının yazarının bilgi harcı da,  insanlık harcı da , yapımcılık harcı da, yöneticilik harcı da iyidir …

çünkü fakülte yıllarında nazif kuyucuklu’nun öğrencisi olmuştur bu satırların yazarı…o nazif kuyucuklu ki koltuğunun altındaki kalın kitaplarıyla, kocaman bağa gözlükleriyle, yazdığı tuğla gibi kitaplarla,  ispanyol paça pantalonlarıyla, haftanın üç günü kendisini yarı yolda bırakan emektar anadoluyla nesli tükenmiş bir profesördü taa 1980’lerde bile…

sulhi dönmezer’i hocaların hocasını nasıl unuturum...o ince sesiyle anlattığı kriminoloji derslerini…yarın anadoluya yönetici olarak dağılıp gittiğinizde bu cümlelerim ete kemiğe bürünecek derken yüzünün aldığı şekli…

idare hukuku’nda anlattığı derse ayrı bir derinlik katan ve sonra sınav zamanlarında ters köşe sorularıyla hepimizi idari hakim yetkinliğiyle donatan tayfun akgüner’i…

anayasa hukuku tarihinde türkiye’nin gelmiş geçmiş en unutulmaz  hocası olan bakır çağlar’ı…bakır çağlar’ın kararmış bir yüzle tane tane anlattığı kelsen piramidini, talidomid çocuklarını…sınavlarda sorduğu unutulmaz soruları ve öğrenciden istediği mugalatasız net cevapları…

bembeyaz saçlarıyla fakülte dekanımız cumhur ferman’ı….
güleryüzüyle ders anlatan mesut önen’i…

dünya insanlık tarihi ve düşünce akımlarıyla ilgili yazılmış en güzel ders kitabının müellifi ilhan akın’ı…

vakur versan’ı…her dersi bir hayat kıssası olan güngörmüşlerin şahı padişahı  vakur versan’ı…babası ne kadar güler yüzlü ve içtense kendisi de bir o kadar ingiliz asilzadesi tavrıyla dersi tek bir ses tonu ve vurguyla anlatan  ve yine uluslararası ilişkiler / uluslararası örgütler derslerinde hepimizi canımızdan bezdiren rauf versan’ı…herkesi nato uzmanı , birleşmiş milletler uzmanı yapan rauf versan’ı….

birinci sınıfın birinci dersinde iktisat ahlaklıca hakkını vermezseniz ilizyonun ta kendisidir diyen ve daha çok tereyağı üretmeyi tercih ederseniz silaha daha az para verirsiniz yok daha çok silah üretmek isterseniz bu kez tereyağını daha az yemek zorunda kalırsınız diyerek hepimize karar vermenin bıçak sırtı dengesini anlatan, marjinal fayda eğrisini tahtaya çizdiği şekillerle zihnimize kazıyan  ve nezleli sesin her daim kendisine çok yakıştığı burhan şenatalar’ı nasıl unuturum…

çocuklar demokrasi çoğunluğun değil çoğulculuğun yönetim biçimidir ve daha iyisi bulunana  kadar  iyi ki  demokrasiye mahkumuz diyen cemil oktay’ı ; blog derslerde çantasından çıkardığı rothmanns’ı yakarken  aranızda anlaşabilirseniz siz de içebilirsiniz beyler bayanlar diyen cemil hocamı  nasıl unuturum…

erhan dilligil dayımın galatasaray lisesinden arkadaşı olan ve yıllar sonra kulüp başkanlığı da yapan duygun yarsuvat’ı da unutmam…

hafızamın bana oynadığı oyun sonucunda bir final sınavında fransız devriminin tarihini 1789 yerine 1879 yazdığım halde, ben seni araştırdım bu fakülteye 300 kişinin içinde ilk 10’da giren biri fransız devriminin tarihini yanlış bilmez sen nasıl yaptın bunu dedikten sonra herkesin içinde bunu telafi etme şansın var mı diye soran ve robespierre’yle danton’un arasındaki yol ayrımına giden detayları  yarım saat boyunca  bülbül gibi anlattığımı görünce  beni yanıltmadığın için sana teşekkür ederim ama bu da sana ders olsun notunu değiştirmiyorum eylül bütünlemesinde görüşürüz diyen ve kendisine zerre alınmadığım   şükrü hanioğlu’nu nasıl unuturum…

ve yine siyaset bilimi dersinin ilk  sınavında daha birinci sınıflara demokrasinin ne olduğunu / olmadığını anlatan muhteşem televizyon izleme seçeneği sorusuyla zihnimde hala yaşayan ve yapımcı olduktan sonra da  hazırladığım haber programı yayınları için de kendisine gece gündüz defalarca rahatlıkla başvurduğum ilter turan’ı nasıl unuturum…

ve ahmet güner sayar…

yozgatlı bilge yazar abbas sayar’ın da oğlu olan hakkıyla hoca ve entelektüel ahmet güner sayar’ın sikke tağşişini anlattığı, osmanlı döneminden cumhuriyete geçerken ekonominin de yaşadığı türbülansları adeta yaşayarak aktardığı  iktisat derslerini nasıl unuturum…haftada bir kitap okumayan bir film izlemeyen adamdan hiçbir numara olmaz, dediklerimi yapmıyorsanız aldığınız notları yazdığınız kağıtlardan çekirdek külahı bile yapılmaz diyen ahmet güner sayar’ın aklı sarsan delici bakışlarını  nasıl unuturum…

bugün türk siyasetinde türk idare hayatında uzun yıllardır görev yapan  isimlerin hiçbiri,  hangi partiden hangi ideolojiden olursa olsun istanbul siyasaldaki  hocalarını eminim hiiiç unutmamıştır…

nerede olursak olalım…hangi görevlerde bulunursak bulunalım  bu hocalarımızın  adı geçtiğinde bütün istanbul siyasallıların gözünün önünden kimbilir neler neler geçer…gençlikleri geçer…toylukları geçer…sabah mahmurluğunda istanbul  siyasalın kantininde içtikleri çaylar geçer…dünyanın en güzel manzaralı üniversite yemekhanesi sırasında ettikleri sohbetler geçer…süleymaniyedeki  bayram sabahları geçer…o muhteşem minarelerin gölgesinde  az öğrenci paralarıyla gıdım gıdım yedikleri dünyanın en lezzetli az kuru az pilavları geçer…gençlik aşkları geçer…

gelelim hikayenin sonuna ey okur…
gelelim hasılı kelama…
gelelim hülasaya…

aldığım onca eğitimin sonrasında, kendime verdiğim onca emeğin sonrasında vakitlerden bir vakit, hayat bana, itimat edenler  bana,  ülkemin en güzel kurumlarından   birinde yeni  pencereler  açtıysa, yeni insanlar tanıttıysa ve hala  çok şükür dostların sofrasında yerim varsa beni yetiştiren türkiyedir…  

istanbul üniversitesidir…
istanbul siyasaldır…
susurluk lisesidir…
susurluk ortaokuludur…
inebey ilkokuludur…
nursever tuna öğretmenimdir…
ve elbette babam taşkın hocadır…
annelerin hası müjgan hocanımdır…

ne güzel der ataol behramoğlu ;

“….çünkü ömür dediğimiz şey,
hayata sunulmuş bir armağandır
ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…”

ve onlarca yıl öncesinden ne güzel söylemiştir o şarkıyı mersedes sosa;
“ gracias a la vida…..” diyerek….

bu şarkının da türkçesini artık bana yazdırma ey okur…

gir internete ,  annem müjgan hocanımın güzelim tabiriyle sor bay gogol’e ve öyle dinle aşağıdaki şarkıyı da ey okur….

şu yazıyı yazacağım diye 5 saattir bilgisayarın başına mıhlandım ey okur…

saat gecenin / sabahın  4’ü oldu ey okur….

400. yazı da böyle böyle bitsin ey okur…

( murat örem / 07 ocak 2016 / ankara…)

-fotoğraf /1985 / marmaris / babam taşkın hoca / annem müjgan hocanım, öğretmen kamuran pekyalçın /  öğretmenim allita nıçlaypek/atilla pekyalçın-
         
                -7 ocak 1991’deki ölümünün 25. yıldönümünde
                    erhan dilligil dayımın anısına saygıyla….-



              

14 yorum:

  1. O adlarını saydığın hocalardan biz de ders aldık sevgili Murat, ama bu dünyada yine de bir halt olamadık. Baksana, 50'sine merdiven dayadığımız şu günlerde, işsiz, güçsüz ortalıklarda dolaşıyoruz, o kadar. Haydi şimdi gel de bu çelişkiyi açıkla bakalım...

    Gürcan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gürcan

      Sen de bir halt olamadıysan....
      Sen ADAM GİBİ ADAM oldun....
      Dolayısıyla açıklanacak çelişki yok birader....

      murat.....

      Sil
  2. Sevgili Murat,
    Ortaokul ve Lise yıllarımızda aynı değerli öğretmenlerin eğitiminden geçtik.Üzerimizde çok büyük emekleri var.Adı geçen,geçmeyen tüm öğretmenlerimizi ben de sonsuz sevgi ve saygıyla selamlıyorum.İyi ki vardılar , iyi ki hayatlarımıza katıldılar, iyi ki bizleri yoğurarak biz ettiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ümitcim

      Sen de iyi ki yedigünyazılarının daimi okuru oldun....
      Sevgilerimle....

      murat.....

      Sil
  3. Sevgili Murat, maalesef seni ilk defa okuyorum. Ne kadar güzel anlatmışsın geçirdiğimiz o güzel günleri, sevgili öğretmenlerimizi. Bizleri yetiştiren bu güzide insanlara sonsuz saygı ve sevgilerimi sunarım. Ama bizim duygularımıza tercüman olduğun için de seni kutluyorum, teşekkür ediyorum. Sağ ol, var ol Murat. Selamlar...

    YanıtlaSil

  4. teşekkürlerinin hepsini
    ayrı ayrı aldım
    başımın üstüne koydum
    sevgili target67esk....!!!!

    bir de ismini bahşetseydin
    tanıdığım halinle de
    hitap edip teşekkür etmek isterdim....

    murat örem....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Murat, afedersin ismimi girmeyi unutmuşum. Ben Turgut ÖZGÜL. Selam ve sevgilerimi yolluyorum. Görüşmek üzere...

      Sil
    2. demek turgut ha....
      turgut özgül ha....

      park yollarında emek evler sitesi önünde ayak üstü çok konuşup söyleştiğimiz, küçücük adamlarken bile koşup oynamaktan çok ilçemize , ülkemize dair güzel hayalleri, ümitleri paylaştığımız sevgili turgut...

      biN selam sana gönül dağlarından...

      murat örem...

      Sil
  5. semra fikret ünal9 Ocak 2016 19:53

    "Bugün günlerden vefa...
    " Anneye vefa, babaya vefa, öğretmene, hocaya vefa...”

    Hatırladığı kadar yaşıyor insan, karşısındakini unuttuğu kadar da çabuk unutuluyor.
    Sevdiği kadar oluyor ömrü insanın, sevdiği kadar seviliyor insan.

    İşte bu değil midir hayat, bu değil midir gerçekten yaşamak?

    "Güzelliği takdir etmek,
    Başkalarındaki en iyiyi bulmak.
    İşte budur başarmak."

    Sen bu sırrı çoktan çözmüşsün sevgili Murat,
    "Harcın çok ama çok sağlam" olduğu için çözmüşsün!

    " Yarın günlerden umut..."
    Evet. Senin aynı ışık ve umut dolu gelişme, değişim, cesur adımlar, akıllı davranışlar, onurlu çıkışlarla yeni birçok başarıya imza atacağına yürekten inanarak gururlanmak da ayrı bir haz bizler için.

    Bugünkü başarın ve gelecek başarıların için en içten alkışlar..

    Sevgilerimizle...

    Semra - Fikret Ünal

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kıymetli hocam ;

      bu cümlelere uzun zaman cevap yazamadım...
      ne yazacağımı bilememenin tedirginliğiyle...
      insan bin yaşına da gelse bazı öğretmenlerine yazarken seslenirken içten bir duyguyla ceketinin önünü ilikliyor...

      evet harcımız sağlamdı/r çünkü biz fikret ünalların semra ünalların öğrencisi olduk...

      daimi saygılarım ve hürmetlerimle...


      murat örem / susurluk lisesi / 1982-1985

      4-d , 5 fen-c, 6 mat-b.....

      Sil
  6. Ben Erdem Çetin. Susurluk Lise si mezunu. Bu yazıyı okurken, anılarım, bir sinema perdesi izliyormuş gibi gözümün önünden aktı gitti. Tüm öğretmenlerimi sevgi Ve saygıyla hatırlıyor. Keşke tekrar, dünya gözüyle kendileriyle bir sohbet imkanı bulabilsem. Hepsini çok seviyorum. Canımsınız benim. Ne olur, kendinize iyi bakın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. değerli erdem çetin;

      çok isterseniz bu iletişim çağında mutlaka bir kanaldan da olsa sohbet imkanı bulursunuz diye düşünüyorum...

      yapabileceğim katkı varsa onu da seve seve yaparım...

      içten yorumunuz ve güzel dilekleriniz için de çok teşekkür ediyorum...

      murat örem...

      Sil
  7. Aynı sıralardan geçmiş aynı kıymetli hocalardan ders almış olmam sebebiyle hiç kıskanmadım:) siyasal hocaların hariç Duygun Yarsuvatı tanımasam da Hüseyin Derin Yarsuvatla tanışıp konuşmuşluğum oldu. En güzel en değerli yazılarından biri olmuş eline sağlık sevgi ve selamlar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgili funda

      kıskanmamakta o kadar haklısın ki:)

      ingiilizler hem "house" hem "home" diyor..

      biri "ev" biri "yuva" ama...

      bizim okulumuz da evden öte yuvaydı çünkü..

      sevgiler selamlar...

      murat....

      Sil