*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Ocak 2016 Çarşamba

evin önüne gelip kontağı kapattığımda terli bir boğa gibi hırlıyordu hala arabanın motoru, fanı…şehre akşam çöküyordu…şehre ilkbahar akşamı çöküyordu…



10 yıl önceydi…
2006 yılıydı….
2006 yılı ilkbaharıydı…

700 kilometrelik yolu tek başıma bir arabanın içinde geçtiğimde,  zaman 5 saatlik akmıştı…yol kenarındaki tezgahlardan bir şeyler almak için durdukça içi insan dolu arabalar ;  daha bir hızlı geçmişti asfalt  gözlerimin önünden….

kime ne alacaktım ki…
kime ne anlatacaktım ki…

evin önüne gelip kontağı kapattığımda;  
terli bir boğa gibi hırlıyordu hala arabanın motoru, fanı…

şehre akşam çöküyordu…
şehre ilkbahar akşamı çöküyordu…

elimde anahtarlar kapıdan içeri girmeden önce,  feramuz bakkaldan tomarla aldığım gazetelerin arasından yürüdüm kendime…kendi kendime…

akşam geceye dönerken bir gazetenin ekinde gördüm o uzun yazıyı…
içtiğim kahvenin yanında duruyordu açılmış o sayfa  ve yazının  başlığı…
“mutsuzluk tehlikelidir…” diyordu ve uzun uzun anlatıyordu….

40’lı yaşlara gidiyordum…
8 ve 12 yaşlarında iki çocuğum vardı…

kendimi bildim bileli hayata hep karmakarışık ve künt bir akılla bakanlara  daha karmaşık bir halde ve şaşkınlıkla bakan aklım da tanışmıştı gariptir ki  karmakarışıklıkla…

batıl ve kör gelenekçi bir toplumla kıyaslandığında,  hiç de batıl ve kör gelenekçi sayılmayan aileme bile ters düşecek kadar pür/akıl evlattım…o halimle çocuklarımın babasıydım…

o batıl gelenekçi ahlakla bakıldığında günahlarım çoktu…
bana göreyse dün de bugün de;  sevaplarım günahlarımın on katıydı…

çok şükür ki; en büyük terazinin gelenekler totemleştirilmiş ibadetler batıl inançlar ve idraksiz izmler olduğunu söyleyenlere verecek kulağım, dinleyecek zamanım o zaman da yoktu…

en büyük terazinin vicdan olduğuna inanıyordum…
din de yasalar da inançlar da bunun için olmalıydı…
hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğuna hem inanıyordum hem inanmıyordum…

insan ölmek için doğuyordu…
ve aynı insana,  ölene kadar habire  ölümün korkunçluğunu göstererek,  hayatın da yalnızca  ölüme giden renksiz bir yol olduğunu anlatmaya çalışıyordu çoğunluktaki birileri her fırsatta…

oysa;
ölmek neydi…
yaşamak neydi…
yaşarken ölmek nasıldı…
ölünce yaşamak kimin için vardı…

sokrates ölmüş müydü…
epikures ölmüş müydü…
aristotales ölmüş müydü…
mustafa kemal ölmüş müydü…
sabahattin ali…
cemal süreya…
rıfat ılgaz…
aziz nesin…
ölmüş müydü…

kim ölümlüydü….
kim ölümsüzdü…                                     

“ dostlar romalılar,  beni dinleyin, ben sezar’ı övmeye değil gömmeye geldim…”  diyen antonius o ünlü tiradında şu aşağıdaki cümlelerini haykırıyordu kalabalığa bundan tam 2600 yıl önce…

“… insanların yaptıkları fenalıklar çoğu zaman arkalarından yaşar, fakat iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber toprağa gömülür; haydi sezar'ınkiler de öyle olsun. (..)  o benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin brutus haris olduğunu söylüyor ve brutus şerefli bir zattır.

sezar roma'ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleriyle doldurmuştu. acaba sezar'da hırs  diye görülen bu muymuş ? fakirler ne zaman ağlasa, sezar'ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. (…) ben brutus'un dediklerini  çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim.

bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi;
öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir?
ey izan! sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın,
insanlar da muhakemelerini kaybetmiş.
beni affedin.
kalbim tabutun içinde, şurda, sezar'ın yanında,
tekrar bana gelinceye kadar beklemeli…..

daha dün sezar'ın bir sözü
dünyadan daha ağır basardı.
şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,
bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde.
ah kardeşler! ben yüreklerinizi, kafalarınızı
azdıracak, ayaklandıracak bir insan olsaydım,
brutus'a da, cassius'a da kötülük edebilirdim;
ama, bilirsiniz, şerefli (!)  insanlardır onlar.
ama bir yazı var, sezar'ın mührü basılmış;
çekmecesinde buldum; vasiyetnamesi sezar'ın
bunları halka okusam, ki hoş görün,
hiç okumak niyetinde değilim;
bir okusam bunları, halk doğru gider,
yaralarını öperdi ölmüş sezar'ın;
mendillerini boyardı kutsal kanına.
ne kanı, tek kılını dilenirdi saçlarının,
anmak için sezar'ı ve ölürken de
değerli bir miras diye bırakmak için
çocuklarına….”

25 yıldır ;
ne çok okudum bu tiradı
geceler gündüzler boyunca…
                                                        ****

10 yıl önceydi….

2006 yılıydı….
2006 yılı ilkbaharıydı…
akşam geceye dönerken bir gazetenin ekinde gördüm o uzun yazıyı…
içtiğim kahvenin yanında duruyordu açılmış sayfası ve başlığı…
-aradan geçen 10 koca yılda onlarca / yüzlerce kişiye okuttum bu yazıyı…zihnim her tökezlediğinde,  zihni tökezleyen birini her gördüğümde aklımda, elimin altında  oldu bu yazı…-

 “mutsuzluk tehlikelidir…” diyordu
ve uzun uzun anlatıyordu….

“ mutsuzluk tehlikelidir ;
telaşlandırır.
öç duygusuna sürükler.
yalnızlık korkularıyla yakar.
geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
yabancılara muhtaç eder.
ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.
bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
bilirim o suları, oralarda yıkandım.

"birçok insan" diyor dostoyevski, "mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur."
şaşırtıcı hatta kızdırıcı bir cümle bu. ama düşündürücü de. düşündükçe de bu büyük yazarın haklı olabileceğini hissediyorsunuz.  ben, kendini mutsuz sanan çok insan gördüm.  mutluluklarıyla kendileri arasındaki en büyük engel kafalarındaki "mutluluk" tarifiydi.

çocukken seyrettikleri bir filmden, okudukları bir kitaptan, büyüklerinin anlattığı bir hikayeden insanların aklına bir "mutluluk resmi" yerleşiyor ve bu resme benzemeyen hiçbir görüntünün mutluluk olabileceğine daha sonra inanmıyordu. ellerinde tek bir mutluluk kalıbıyla dolaşıyorlar, bir başkasının kendine dar gelen ayakkabısını giymeye çalışır gibi kendi mutluluklarını bu kalıbın içine sokmaya uğraşıyorlardı. eğer mutlulukları o kalıba sığmazsa mutsuz olduklarını düşünüyorlardı. başka bir biçimde de mutlu olunabileceği ihtimali onlara inandırıcı gelmiyordu. akıllarındaki mutluluk tarifine uymadığı için sahip oldukları mutluluğu değiştirmeye uğraşıyorlar... ve mutsuz oluyorlardı.

o insanlar, bir zamanlar aslında mutlu olduklarını ancak mutluluklarını kaybettiklerinde anlayabiliyorlardı. bunlar, insanlık aleminin içindeki en büyük duygusal nehirlerden biri olan mutsuzluğun içine diğer talihsizlerle birlikte akıyorlardı. orada gerçek mutsuzlarla, terk edilmişlerle, sevilmemişlerle, sevdiğini yitirmişlerle, hayallerine ulaşamamışlarla buluşuyorlardı. birbirinden çok değişik maceralardan, hayatlardan, kırgınlıklardan bu nehre akmış insanlar, burada zamanla birbirilerine benziyorlardı. onları bakışlarından, seslerinden, bazen başkalarını çok şaşırtan bir cüretkarlığa dönüşen telaşlarından tanıyordunuz.hemen hemen hepsi de ümitlerinin çoğunu kaybetmişlerdi. ellerinde kalan çok küçük bir ümit kırıntısıydı. mutsuzluğu onlar için çok tehlikeli kılan da ellerindeki bu küçücük umut parçasıydı. bu umuda yapıştırılmış öfkeli bir intikam isteği de bulunuyordu dağarcıklarında. 

o çok ünlü "mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" cümlesiyle başlayan kitabının girişine tolstoy’un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:
"içim nefretle dolu, öcümü alacağım."

geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.

geçmişten öç almak istiyorlardı.
geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.

gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.
o minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı. bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı. insanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı. içine düştüğü uğultulu sularla bir felakete doğru sürüklendiğinden korkan insanların kurtulmak için neler yapabileceğini daha önceden tahmin etmek bile mümkün olamıyordu. özellikle mutsuzluk nehrine yeni düşenler, timsahlarla dolu bir sudan geçmeye çalışan karacalar gibi kurtulmak için canhıraş bir şekilde çırpınıyorlardı. neredeyse bir tür kişilik değişiminden geçildiği bir dönemdi bu. mutsuzluk, vahşi bir biçer döver gibi insanın ruhunu parçalıyordu. bütün güvenini yok ediyordu. mutsuz insanlar, hep bir uçuruma düşüyormuş duygusuyla her karşılaştıkları yeni insana, içine girdikleri her yeni çevreye "acaba tutunabileceğim dal burada mı" diye bakıyorlardı. insanlar hayatlarındaki en şaşırtıcı ilişkileri de bu mutsuzluk krizinde yaşıyorlardı. hayatın bir daha asla "güzel" olmayabileceği endişesi ruhlarını öylesine kuvvetli bir biçimde sarıyordu ki yeniden "mutlu" insanların arasına dönebilmek, bu korkulardan, yalnızlıklardan, güvensizliklerden, acılardan sıyrılabilmek için her ihtimali, en anlamsızlarını bile deniyorlardı.

hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken derin bir yalnızlıkla, yeniden hayatla barışabileceğini söyleyen minicik umut arasında sanki baş döndürücü bir tahtırevallide iner çıkar gibi sürekli bir dalgalanma yaşayan mutsuz insanların, tek başlarınayken kederli bir yorgunlukla bir kenara oturup, başkalarıyla karşılaştıklarında irkiltici bir enerjiyle ayaklanmaları, bu yıpratıcı değişimleri sürekli yaşamaları bütün ruhsal dengelerini de altüst ediyordu.

sükuneti unutuyorlardı. hep çırpınıyorlardı. onları yeniden mutlu edecek birini bulabilmek, geçmişten öç alabilmek, kendilerine olan güvenlerini tazeleyebilmek için, aklını ıssız dağlarda kaybetmiş şanssız bir altın arayıcısı gibi her yeri kazmaya çalışıyorlardı. gülünç olmaya bile aldırmıyorlardı. bazen, ruhlarını kaplayan kasırga aniden duruverdiğinde, bir anlığına, "ben ne yapıyorum" diye kendilerine soruyorlardı ama bu sadece bir andı, kasırga biraz sonra yeniden başlayıp onların kendilerine dönük gözlerini karartıyordu. yeniden kör oluyorlardı. o mutsuzluk nehrine bir kere düşmeyegörsün insan...oraya düşmenin kolay ama çıkmanın çok zor olduğunu ancak o zaman anlar.  cömert bir dilenci gibi yaşar ondan sonra, biraz umut dilenir ve karşılığında her şeyi vermeye razı olur.

verdikleri gözükmez, herkesin aklında dilenişi kalır. o umudu bulduklarını, aradıkları insanla karşılaştıklarını sandıkları anda hissettikleri kurtuluşu ve mutluluğu, hiçbir mutlu insan kavrayamaz. ama mutsuzlar yanıldıklarını çabuk anlarlar. daha derin bir acıyla düşerler mutsuzluklarının içine. öç istekleri daha da artar. öyle zamanlar olur ki bütün insanları yabancı ve düşman görürler. sonra o yabancılara sığınmaya çalışırlar.

çok mutsuz insan gördüm.
seslerini tanırım onların, bakışlarını tanırım.
abartılı neşelerini tanırım.
en neşeli konuşmanın bir yerinde kararıveren yüzlerini tanırım.
hikayelerini dinlerim.

çoğu dostoyevski’nin sözlerini hatırlatır. mutlu olduklarını bilmedikleri için mutsuz olduklarını sanmış, sahte bir mutsuzluktan kurtulmaya çalışırken gerçek bir mutsuzluğa düşmüşlerdir. kahkahalarla dolu bir geceden sonra onları izlerseniz hızla başlayan adımlarının gitgide yavaşladığını, her yavaşlayan adımla bir başkasına dönüştüklerini, omuzlarının çöktüğünü, ruhlarında taşıdıkları yorgunluklarının onları esir aldığını görürsünüz. o anda karşılarına çıkıveren biri onları en çılgın şeyleri yapmaya ikna edebilir. aniden evlenebilirler. ertesi sabah dudaklarında bir plastik tadıyla uyanmak üzere hiç sevmedikleri hatta hoşlanmadıkları biriyle sevişebilirler. varlığıyla kendilerini utandıracak birileriyle kalabalıkların önüne çıkarak poz verebilirler.

tehlikelidir mutsuzluk.
insanı şaşırtır.
telaşlandırır.
öç duygusuna sürükler.
yalnızlık korkularıyla yakar.
geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
yabancılara muhtaç eder.
ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.

bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
bilirim o suları, oralarda yıkandım.
o sularda ıslananları onun için hemen tanırım.
her mutsuzla karşılaştığımda aynı sözleri söylemek isterim.
"sakin ol, sükunet kurtaracak seni."

her seferinde de sakin olamayacağını bilirim.
mutsuzluk telaşlandırır çünkü insanı.

telaşıyla tehlikelidir zaten, elindeki o küçük ümidi de kaybetmemek için çırpınmasıyla tehlikelidir mutsuzluk. pişmanlıklarımızı telaş yaratır çünkü, telaşımızla utanılacak hareketler yaparız, bazen önümüzde kaderin açtığı geniş yollarda mutsuzken tökezlememiz telaşımızdandır. gördüğümüz her insana, boğulmakta olan bir insanın kurtulma hırsıyla sarılır ve onları korkuturuz, biz onları kendimize doğru çekmeye uğraştıkça onlar bizim korkularımızı çoğaltarak kaçarlar. yalnızlıktan korktukları için yalnızlaşır mutsuzlar. ve yalnızlaştıkça yalnızlıktan daha çok korkarlar. mutluluk topraklarına açılan o "sükunet kapısından" geçmeyi bir türlü beceremezler.

sonra bir gün, o küçücük ümitlerini de kaybedip artık yokluğa yaklaştıklarını sandıklarında aniden o sükunet kapısı açılıverir önlerinde. ümitleri yoktur artık ama mutluluk şansı onlara sezdirmeden belirivermiştir. ümitsizce dururken bulurlar mutluluğu.

kimse sonsuza dek o mutsuzluk nehrinde sürüklenmez çünkü...
bir gün herkes kurtulur…
(  ahmet altan / hürriyet gazetesi 20 mayıs 2006)

                                                                *****

10 koca yılın ardından 2016 yılındayım…

ne diyordu özdemir asaf ;
“ insansız adalet olmaz
adaletsiz insan olur mu ?

olur, olmaz olur mu!
ama, olmaz olsun !!! ”

( murat örem / 27 ocak 2016 / ankara….)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder