*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Aralık 2015 Salı

" akıp giden zaman, ses çıkarmayan keskin bir testeredir..." ımmanuel kant...



         yıllardır , ne zaman içim sıkılsa hep o cümle yankılanır zihnimde…
kah dünyadan, kah ülkemden, kah işimden gücümden, kah kendimden kaynaklanan nedenlerle; ne zaman kurum bağlasa is bağlasa aklımın kapıları,  gönlümün menteşeleri,  hep aynı cümle geçer zihnimden…

o tanımlamayı ilk kez ondan duymuştum…
ben ki atasözleri ve deyimlerin leblebi yer gibi tam yerinde ve gani gani kullanıldığı bir evin içinde büyümeme rağmen o güne dek hiç duymamıştım o tanımı, o cümleyi, o deyimi böyle tam yerinde…

ibrahim  balkan ,  2001  yılının mayıs ayında  gepgenç iki torununu yok yere kaybettiğinde  olan bitene  aylarca anlam  verememişti  ve bir gece vakti balıkçı patapatları uğultusu içinde  karşılıklı otururken biri yaşlı biri genç iki adam olarak biz , kulağıma eğilip şunu demişti erafı da kolaçan ederek ve gözleri bulutlanıp sesi tarazlanarak ;

“ nasıl  bir    kara  duman  çöktü içimize ,
bilmem ki nasıl dağılır artık….”

bu sözü bu tanımı ilk ondan duymamın üzerinden  neredeyse 15 koca yıl geçti….o zamanlar, 30’lu yaşların başında  ve küçücük iki erkek çocuk sahibi baba olarak duyduğumda bu tanımlamayı tepeden tırnağa ürperirken  gözümün önüne de terkedilmiş metruk bir taştan evin bacasından çıkan kapkara dumanlar gelmişti…dekoru tamamlayacak biçimde de etrafta charles dickens hikayelerinden fırlamış kara sakallı hoyrat bakışlı adamlar dolaşıyordu sanki…

kapkara dumanlar çıkaran terkedilmiş bir metruk  ev…
o evin etrafında dolanan kara sakallı kara bakışlı insanlar…
ellerinde,  hoyratlığın palaları ….
insansızlığın palaları…

yarım asra giden ömrümde ;
çok gördüm onlardan , o kara bakışlı adamlardan…
çok aldım ellerinden palaları…
ama bugün ama yarın
günün birinde gücümün yetemeyeceğini bile bile….

o kadar çoktular ki…
o kadar hızla çoğalıyorlardı ki…

aradan yıllar geçti…
çocuklarım büyüdü, ben yaşlandım, yaş aldım…

dünyanın üzerindeki kara bulutlar çoğaldı…
kara bakışlı insanların sesi de…

ama unutmadım ibrahim balkan’ın o kara duman tanımlamasını…

akşamın bir vakti , yine içime nedenli nedensiz çökerken bir kara duman, elimde televizyon kumandası gezinirken aylak aylak iz tv’de gördüm onları…bir gepgenç çocuk önce o şiirin  muhteşem türkçe çevirisini okuyor sonrasında da  yüzyıllar öncesinin o ağdalı  ingilizcesiyle aslını paylaşıyordu kameraya baka baka…

çeviri can yücel’indi…
şiir shakespeare’indi…
66. sone’ydi…

derken fonda can yücel’in davudi sesi duyuldu….
“ değmez bu yangın yeri / avuç açmaya değmez…”  diyordu….
can yücel  yüzyıllar öncesinin o ağdalı İngilizcesini almıştı eline, evirip çevirmişti ve türkçenin en güzel çeviri şiirlerinden birini armağan etmişti kadir kıymet bilenlere….

iz tv’de izlediğim belgeselde datça’daydı herkes…
kibele gibi kocaman gövdesi ve elleriyle, 1999 yılının ağustosunda ölmüş kocası can yücel’i anlatıyordu güler yücel evinin bahçesinde hala aynı özlemle….ki güler yücel’di zamanın birinde “can’la yaşamak fırtınada yaşamanın ta kendisidir…” diyen…

kızı su yücel “sanat her yerde yapılabilir…” diyordu…

yüzünde sivilceleri olan o genç çocuk  sakin sakin okuyordu can yücel çevirisindeki o dizeleri…

daha önce de izlediğim belgeseli yeniden seyrederken, içimdeki kara dumanın yavaş yavaş dağıldığını hissettim…gözümün önüne bacasından dumanlar çıkan metruk taş bina geldi gene…

ama kara sakallı kara bakışlı adamlar yoktu…
artık ibrahim balkan da yoktu….
herkes bir yerlere gitmişti…
attila ilhan’ın deyimiyle bir acı yel kalmıştı yalnızca…
kara dumanları dağıtan bir yel…

televizyonun önünde dağılan kara dumanları hissede hissede ,   yaktığım sigaranın dumanına baktım…erhan dilligil dayım da öyle içerdi sigarayı …önce uzun silahlı kuvvetler sigarası paketini eline alır, paketin içinden bir dal çıkarır, kemikli parmaklarıyla sigarayı ileri geri hareket ettirdikten sonra çakmağına uzanır yakar ve derin çektiği nefesle bıraktığı dumana uzun uzun bakardı….

ben de erhan dayım’a bakardım…
gençtim, gepgençtim…
mehmet müfit’in o güzelim şiirindeki gibi
“omuzlarıma nal düşecek
hayatı yoracaktım…”

birden belgeselde bir ses duyuldu uzaktan…
denizin kıyısına oturmuş genç çocuklar ablaları/teyzeleri su yücel’i de aralarına almışlar can yücel dizelerinden bestelenmiş en güzel şarkılardan birini mırıldanıyorlardı gitar eşliğinde….

“başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer ne de buluta…”  

diyorlardı…

dağıldı içimdeki kara duman…
gözümün önünden köh köh öksürükleriyle erhan dayım geçti…
gözümün önünden şövalye yüzüğüyle ibrahim balkan geçti…
gözümün önünden gençliğim kapkara saçlı sakallı toyluğum geçti…
fırladım  uzandığım üçlü koltuktan yazının başına geçtim…

ne diyordu yüzyıllar öncesinden ımmanuel kant ;
“ akıp giden zaman ,
ses çıkarmayan
keskin bir testeredir…”

         ( murat örem / 29 aralık 2015 / ankara…)
                        - resim / şükran pekmezci-


1 yorum:

  1. Sonsuza dek yinelenen bir "an" içinde zaman nasıl var olabilir ki? Testereyse, insanın kendi kendini öğütüp yok etmesinden başka bir şey değildir.

    YanıtlaSil