*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

12 Mayıs 2014 Pazartesi

mahir ünsal eriş ; 60. sait faik hikaye ödülüne pekbiyakışan kalem...


        

          Geçen yıldı…
          
          Yine böyle Mayıs’tı…
          
       Güzel bir vesileyle bir araya geldiğimiz  Mahir Ünsal Eriş’e kısa zaman önce  tadını çıkara çıkara okuduğum  iki kitap uzatmıştım…
          
           Nezaketle almış , iki satır yazarak  imzasını atmış ve geri vermişti…
         
         İmzaladığı kitaplara ayrı ayrı  Umur Örsan’a ve  Arda Erhan’a  yazmıştı…   Ben öyle rica etmiştim kendisinden, kırmamıştı…

Umur ve Arda’ya imzaladığı kitaplar kendi yazdıklarıydı Mahir Ünsal Eriş’in…
         
          Bu blogda  artık  günlük üç haneli rakamlar bandına oturan ziyarette, okurların kahir ekseriyeti iyi biliyor ki Umur  Örsan ve Arda Erhan üniversiteli ve liseli olan evlatlarım benim…
        
“Bangır bangır Ferdi Çalıyor Evde” 
ve
“ Olduğu  Kadar Güzeldik…”

adlarını taşıyordu kitapları Eriş’in…

Yazdıklarında ;  benim de hayatımın  farklı yerinde duran o coğrafyayı ; Bandırma’yı, Erdek’i, Susurluk’u , Balıkesir’i Kapıdağ Yarımadasının müdavimlerinin çok iyi bildiği Dalyan’ı, Tanaşa’yı, hasılı kelam  taşrayı anlatıyor gibi görünse de,  aslında biz sokaktaki insanı , elimizden kayıp giden 70’leri, 80’leri hatta  90’ları ve hayat karşısındaki hali pür melalimizi anlatıyordu Mahir Ünsal…

Hem de iyi anlatıyordu..

Mübalağa yapmadan, ağdalandırmadan, karton kahramanlar yaratmadan, edebiyat parçalamadan (!)  anlatıyordu.

Sanki  bir masanın etrafında oturmuşuz da,  rakı kadehlerimiz  önümüzdeyken, herkes bir yerlere dalıp çıkarken , elindeki çatalla mezeleri minik minik kurcalaya kurcalaya sakin sakin, aheste aheste  anlatıyordu …

Edip Cansever’in “mendilimde kan seslerindeki o dizeleri misali sanki bir caz müziği dinlermişiz gibi anlatıyordu…
    *  *  *
Geçmiş zamanda  başka vesilelerle bir iki kez daha üç beş kişilik ortamlarda  biraraya geldik Mahir Ünsal Eriş’le…Sigaralar çaylar  içtik…Bandırma’dan, Dalyan’dan, Ankara’dan, Gençlerbirliğinden , bir Türk sineması  delisi / detaycısı ve arşivcisi olan dostum Murat Çelenligil’den söz ettik…

Sonra bir gün “Ankara’dan uzaklara” düşmeyi tercih etti Mahir Ünsal…

Bizler Ankara’dan gittiğini bir vesileyle öğrenmiştik de ,  İstanbul’a gitti diye yakıştırmıştık zihnimizde …

Meğer , hikayesini anlattığı topraklara dönmüş…
Bandırma’ya dönmüş…

Sonra ,  çok yakınlarda bir gün güzel bir haber düştü ajanslara ;

“60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Ödülü Mahir Ünsal Eriş’in” diye…

Haberi duyduğumda , kendisini aramadan önce şu cümleler geçti zihnimden; “yakışır” dedim.

Mahir Ünsal Eriş hikayeleri Sait Faik Abasıyanık Ödülleri’ne,
Sait Faik Ödülü de Mahir Ünsal’a yakışır…

Oturdum bu yazıyı yazdım…

Okuyun , diye…

Mahir Ünsal Eriş de okuyun diye…

(murat örem / 12 mayıs 2014 / ankara…)
      -yazının başındaki fotoğraf / edebiyathaber.net -

                                                        *****

           - bu da geçen yılki sait faik yazısı....-

          sait faik abasıyanık ; 
          türk hikayeciliğinin en güneşli hasır şapkası....

 
Orhan Veli Kanık yalnızlığı anlattığı güzelim şiirinde,

“Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
 nasıl korku verir sessizlik insana;
 insan nasıl konuşur kendisiyle;
 nasıl koşar aynalara,
 bir cana hasret,
 bilmezler”

demişse,  ölümünün 59. yılında kısa bir yazıyla anacağımız  Türkçenin en büyük hikayecisi de şunu demişti; 

Nereden gelirse gelsin, dağlardan, kuşlardan, denizlerden, insandan, hayvandan, ottan böcekten, çiçekten.
Gelsin de nereden gelirse gelsin!
Bir hişt hişt sesi gelmedi miydi fena...
Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…

Bu unutulmaz cümlelerin de  yazarı olan Sait Faik Abasıyanık’ın 48 yıllık hayatına sığdırdığı hikayeleri mi hayatının kendisiydi ,  hayatı mı bir hikaye gibi yaşandı ve  bitti,  tartışabiliriz...

Fakat , Sait Faik Abasıyanık Türkçenin büyük kalemiydi, kelam erbabıydı, insanın, tabiatın hayatın ve hesapsız   çıkarsız yaşamanın  erbabıydı... cümlesini tartışmak abestir...

Dostoyevski gibi çok  büyük bir yazar hiç yüksünmeden ve onur duyarak  hepimiz Nikolay Vasiliyeviç Gogol’un paltosundan çıktık’ diyebildiyse, Türkçenin usta kalemlerinin çoğu da Sait Faik Abasıyanık’ın hasır şapkasının gölgesinde büyümüş ve çoğalmıştır...

Sait Faik, 1906 yılının Kasım ayında Adapazarı’nda doğar . Olaylı geçen öğrencilik yıllarından sonra ancak 22 yaşında liseden mezun olabilir ve o zamanki adıyla Darülfünun’un, Türkoloji bölümüne girer.

İlk hikayesi olan “Uçurtmalar” Türkoloji bölümündeki öğrencilik yıllarında  yayımlanır....Hikayeciliğinin ilk yıllarında yazdığı Robenson’dan , son yazdıklarına kadar Sait Faik’te değişmeden kalan insan sevgisidir ki ona ; 

dünyayı güzellik  kurtaracak
         bir insanı sevmekle başlayacak her şey” 

         dedirtmiştir ...

“ Yaşamak varken çalışmak nedir ki ? “ diye samimiyetle soran Sait Faik Abasıyanık oğlunu zoraki tüccar yapmak isteyen babasının ani ölümünden sonra hiçbir işte çalışmayacak yazdıklarından kazandığı küçük paralar ve annesinin sahiplenmesiyle sürdürecektir hayatını..

Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’da yazdıkları bugün bile ne kadar tanıdıktır...Şunları der orada 

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar?
Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu.
Sevmeyecek , sevişmeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbirlerine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor.
Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı?
Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

Sait Faik’in son yazdıklarında görmek isteyenler için sanki  yıllar sonra okuruyla buluşacak  Oğuz Atay imzalı hayali kahraman Olric’in ayak sesi vardır...Neşesi kaçmış, sirozu ilerlemiş, dünyada iyiye giden bir şeyler olmamasına içerlemiş Sait Faik’ten doğan ikinci bir insandır sanki  bu…

Gençliğinden beri düzenli bir yaşamı olmayan Sait Faik sirozdur... Hastalığın tedavisi için Fransa‘ya gidişinde mesleği hanesini doldurmak isteyen görevliye    ‘Yazar’    cevabını veren Sait Faik’in pasaportuna şu yazılır cahilce ve küstahça  ;

İŞSİZ...

Artık , yol da , yıl da , ömür de bitmiştir ve ülkesinde, İstanbul’da ölmek istediğini söyler Sait Faik...

11 Mayıs 1954 tarihinde de ‘sessiz geminin’  bir başka yolcusu kalkar İstanbul’dan...

          O Sait Faik ki en bilinen hikayelerinden olan Son Kuşlar’da şunu demiştir

           “...dünya değişiyor dostlarım...
Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz.
Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz.
Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak.
Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük.
Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

( murat örem / 7 mayıs 2013 / ankara....)

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder