*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

22 Mayıs 2014 Perşembe

"gönlümün yatağında yorgun argın gezen su / boşuna köpüklenme bir şelale yok artık..."


      bertold brecht , ki dünya ve alman edebiyatının  pekbigüzel üretim hatalarından biridir ; bankaları  “güneşli havada zorla hediye ettikleri şemsiyeyi ilk yağmurda geri isteyenlere..” benzetir...

         ben, brecht’i çok sever, insanlığın yürekli  aklı olarak görürüm...
        
bankaları sevmek sevmemek ayrımına girmeden söyleyeyim ki, onlar  hayatımızın vazgeçilmezlerindendir... hele ve maalesef, paranın insan ruhundan daha hızlı hareket etmesi gerektiği  şu  neoliberal çağda  bankaları yok saymanız mümkün değildir...

           ayrıca,  bankalarla ilgili ileri geri yazmak da çok  netamelidir...
         
       hemen hemen bütün ülkelerde bankaların itibarını kaybetmesi diye bir kavram vardır ki, ettiğiniz her cümle o tanımın içine düşürülebilir sizi ve  söyleyip yazdıklarınızı..

          oysa itibar dediğiniz şeyin hamurunda  kavramların  kanunların ürkütücü gölgesi yerine kültür ve sanata yaptığınız katkıların zihinlerdeki yansıması  olmalıdır...

         finansal işleyişlerini gündeme getirmeden söylemek isterim ki , benim için ,  iki bankanın kültür sanat çabalarıyla gönlümdeki  yeri hep ayrı olmuştur...

       dönem dönem başka bankalar da araya katılsa da şu iki  banka  kültür sanat denince apayrı ve çok istikrarlı yerde olmuşlardır daima...

         bu bankalar ,   

         Yapı Kredi Bankası    ve   Türkiye İş Bankasıdır
       
       paramın var zamanında da yok zamanında da bu iki bankanın öyle çok güzelim yayınını aldım ve eşime dostuma hediye ettim ki yıllardır...Ve bu iki bankanın Ankara’da bulunan satış ofislerindeki isimlerle öylesine göz ve sohbet aşinası olduk ki...

içi boş bir iddia olmasın , kendi kendine gelin güvey olmak diye nitelendirilmesin ama her iki bankanın da kitap satış şubelerinde  okur ve müşteri kredim  hayli itibarlıdır...

işte bana aşağıdaki uzun yazıyı da yazdıran Yapı Kredi Yayınları’ndan çok yakın zamanda çıkan bir kitap oldu...yazının başındaki fotoğraftan da anlayacağınız bir kitaptı bu...kitabın yapı kredi yayınlarının çocuk kategorisinden çıkmış olması sizi yanıltmasın...

biz büyükler için de akide şekeri tadında güzelim bir kitap bu...
anıların ve çocukluğun sularında yeniden yeniden yüzdüren bir kitap bu...

aşağıdaki yazıyı biraz da bu gözle okuyun....

( murat örem / 22 mayıs 2014 / ankara...)

                                          *******

çocukluğumda da çok okurdum ben ...
         okumayı öğrendiğim andan itibaren hep böyle oldu...
        
yakın gözlüğü uzak gözlüğü zamanlarım çoktan   gelmiş olsa bile hala gözüm kaşım demeden okumaya çalışırım...

çünkü başka bir hayat bilmem...
çünkü başka hiçbir şeyden bu kadar büyük haz almam...
çünkü okuyup  yazarken dünyanın en huzurlu insanlarından olurum...

ve o güzel deyişin  yıllar içinde tahrif edilip
“çok okuyan mı çok gezen mi bilir
şekline   (ç)evrilmesine     hakkıyla gıcık olurum...

o deyişin aslı  astarı ,
“çok yaşayan mı çok gezen mi bilir” 
şeklinde olmuştur ve doğrusu da buydu  bin yıldır...

-nitelikli okurlar, gıcık olurum tabirini ‘avam’ bulmakta serbesttirler...-

çocukluğumda da çok kitap okudum ben  ama  öyle bazı işgüzarların anlamsızca gerine gerine anlattığı gibi  daha 3-5 yaşındayken  acar ve zeki  insan yavrusu misali “okula  gönderin beni...hemen okumak istiyorummm” diye yırtınarak da taciz etmedim kimseleri...

         vakti saati gelince gittim okula öğrenci olarak...
         hatta,  bayağı bayağı gözüm evde kala kala gittim okula...
fakat  Nursever Öğretmenli ilkokul günlerimde de güneşli bir denizin içine düşmüş  kadar mutlu oldum...Yazmak da bir süre sonra hayatımın  mütemmim cüzü haline geldi...
        
bu blogu takip edenler bilir ;  hem okula başlama sürecimi,  hem de iki kuşak öncesi de dahil sağı solu öğretmenlerle çevrelenmiş eğitimci ailenin çocuğu olmayı ve  tabi ki kitapların hayatımdaki apayrı yerini her fırsatta  mutlulukla anlattım.

        daha çok uzun yıllar hep sağlıkla yanımızda olası, öğretmen anne babamın hakkını bir kez daha sevgiyle saygıyla teslim ederek söylemek isterim ki;  kitap, gazete, dergi  okumanın, kağıda kaleme seve seve para harcamanın  her ahval ve koşulda  hakkıyla önemsendiği  teşvik edildiği evde yetiştim ben...

mesela derslerim ve notlarım ne durumda olursa olsun bir tek kez bile, elindeki kitabı bırak dersine çalış diye berbat ve sevimsiz bir cümle kurmadı anne babam bana..kaldı ki,  buna çok hakları olması gerektiği kadar laubali öğrencilik yılları geçirdiğim dönemler de oldu..kardeşim ayşın’ı ayrı tutuyorum çünkü o her zaman onur listelerinde parlayan bir öğrenciydi ve bu cümlelerin yanından bile geçilmesine gerek duyurmadı...lisanslar,lisanlar, masterlerle  falan da süslediği öğrencilik yıllarında hep başarılı oldu ayşın ve benim de üzerimdeki gamsız öğrencilikle ilgili manevi yükü aldı...

laf aramızda,  anne babam bana kitapları bırak dersine çalış mealinde  cümleler kursalardı da muhtemelen ters teperdi...bunu kendi huysuzluğumu değil de esasında onların hakkını bir kez daha teslim etmek için yazıyorum çünkü anne baba olmanın alameti farikalarından biri de evlatların her birinin  kodlarını ayrı ayrı  gözetme ve ona göre davranmanın sihrinde...anne babamın yapmaya çalıştığı da muhtemelen bu sihir noktasını aramaktı...

evlatlar  ve anne babalar konusunda hariçten gazel okumamı biraz hoşgörün çünkü bu cümlelerimin  arkasında da,  20 yılda iki erkek evlat yetiştirme tecrübesinin emek verilmiş babalık tarafı  ve 46 yaşın hatırı var...

anne babam dersine çalış kitapları bırak  demediler ve ben de lise bitene  kadar  matematik ve fen bölümü öğrencisi olmam da dahil  üniversite giriş sınavlarının ikisinde de çok yüksek puanlar alarak  tek bir ders kitabı sayfası açmadan geçirebildim o yılları...ama üniversitede tek bir ders kitabı kapağı açmadan öğrencilik yapma kabadayılığı  sökmedi...belki yine sökerdi de araya istanbul girdi, sevda girdi, arkadaşlıklar girdi , inatlaşmalar girdi...

 annem ömrüne bereket  müjganhocanımın çok sevdiği tabirle üniversite yıllarımda hakkını vere vere(!)  kadayıf öğrenci oldum...İyi bilirim yani vizelere finallere başka bir galaksinin asi ve yerçekimsiz gezegeni gibi  girip de,  yalnızca ismini yazıp ilk 10 dakikada sınavdan çıkmanın coolluğu ve karizmasını da...tabi , bu karizma dersler üstüste birikince ve artık üniversiteyi bitirmek farz haline gelince darmadağın oldu , yerine günde 8 finale girmek zorunda kalan nescafe destekli öğrenci profiline evrildi ama onun da ayrı bir karizması (!)  vardı...

sözün özü , kitaplar, dergiler gazeteler hiçbir zaman fazlalık olarak görülmedi evimizde...onlara verilen paralar da...ve en parasız zamanlarda bile ekmeğin yanında bir gazete oldu mutlaka evimize giren...

çocukluğuma dair hatırladığım en güzel karelerden biri de ,  elinde milliyet gazetesiyle koltuğa gömülmüş,  bir eli çenesinde veya bıyıklarının üzerinde duran babam taşkınhocanın   dünyanın en önemli işini hakkını vere vere yaptığı ve sayfaların arasına gömüldüğü anların görüntüsüdür...

sınırlı memur maaşıyla kitaplar gazeteler dergiler hep girdi evimize ama kitaplar ve dergiler parayı emeğiyle kazananlar için o zaman da pahalıydı...

evet , bazen , evin içinde ve ortalık çok dağıldığında şu dergileri gazeteleri ıvır zıvırları çabuk kaldırın ortadan diye ağzından alevler çıkan biçimde cümleler kurdu müjganhocanım  ama biz evlatların da özellikle temizlik yaparken anneleri çıldırtmamak gibi vazifeleri de vardır ve olmalıdır işin esasına bakarsanız....

okumanın melankoliyle, duygusallıkla , avarelikle
kelime anlamı fikirler olan efkar’ın ,  hüzünle
adam olmanın , çok para kazanmakla
kadın olmanın,  hayatın köşelerini habire yuvarlamakla...
bir tutulduğu zamanlarda
siz yine de okuyun yazın...

bunları yaparken de kadayıf öğrenci ve kadayıf hayat adayı olmayın...

( murat örem / 22 mayıs 2014 / ankara...) 
        -fotoğraf / murat altunkaynak -

        






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder