*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

18 Kasım 2016 Cuma

yıl 1999'du...ve ağustosun 17'si geldiğinde çok sıcak ve çok kahırlı günlerin nasıl olacağını hepimiz görecektik...her evde öncesi ve sonrasıyla ayrı bir hikaye yaşanacaktı...bu da bizim ailenin ucuz atlatılmış hikayesiydi....

                                                    


-sabahın 6'sında  o eski tuğla kılıklı cep telefonum mu bağırıyordu bana mı öyle geliyordu....olan biten rüya mıydı gerçek miydi...anlam veremiyordum...uzaklardan uzaklardan bir ses geliyordu...uykuda mıydım...uyanık mıydım....öyle ölü gibi uyuyan biri hiç olmamıştım...aşağı mahallede biri kapısını açsa duyardım uykuda bile olsam...ama bu kez sesler var mıydı yok muydu çıkaramıyordum...oysa gecenin  1'inde işim bitmiş, odama gelip  kitabımı okumuş ve tam geceyarısı 3'ü iki dakika geçerken şak diye kesilen elektrikten sonra  uyumaya çalışmıştım...elektrik kesilince kısa süre sonra jeneratör devreye girmişti ve gar gar gar ses çıkarıyordu o derin sükunette...odada birden derinden bir çat sesi duydum, önemse/ye/medim artık...uyumuştum...ninni gibi gelmişti o gar gar gar sesi...



zorlukla uzandım telefona...uyku uyanıklık  arasında... "biz iyiyiz hiç merak etme..."   diyordu karşıdaki ses...kim iyiymiş diyordu içimdeki ses....bu sesi ben tanıyorum diyordu aklımdaki ses...evet, bu ses çocukların annelerinin sesiydi...bu ses o zamanlar 10 yıllık evli olduğum  sarıdamarlının sesiydi....aslında çok  dingin ve çok huzur veren bir sesi vardı özellikle ilk yıllarda sanat müziğini hakkını vere vere mırıldanıp söylerken...fakat telaşa düştüğü ve kendini kaybettiği anlarda  yırtılan bir metale benzerdi sesi...her kelimesi farkında olmasa da önce kendi ağzını kanatırdı...ben daha şerbetliydim kelimelerin hakkından gelmede...bu telefonda da çok telaşlı olduğu için yine metal kesiği gibi geliyordu sesi...niye iyiyiz deme gereği duymuştu ki sabahın köründe...o kısacık kesik kesik görüşmede ancak bu kadarını duydum ve bir daha uzun süre haberleşip anlaşamayacaktık gün akşama dönene kadar..önce cazırtılar kondu geldi aramıza sonra ses gitti geldi...ben zaten gerçeklik duygumu daha oluşturamamıştım...hemen ve peşpeşe hem o aradı hem ben aradım ama bir daha birbirimize ulaşamadık...sonradan anlayacaktım ki o telefonun üç beş saniyeliğine düşmesi  bile mucizeydi bizim için....


bildiğim şuydu; iyiydiler....
biz iyiyiz demişti...
ama sesi hiç de öyle değildi...


hikayeyi merak edenler için daha başa alıp devam devam edelim; 

                                            ******



ilk kez 1999 yazında  gittim oralara...sıcak çok sıcak bir yazdı...gecenin 10'unda   ankara kızılaydaki  tarihi gökdelenin üzerindeki dijital termometre 28 dereceyi gösteriyordu....aştiye giden servise bindiğimde  sıcakla hiçbir zaman seviyeli bir ilişki :) kuramamış haleti ruhiyemle ilgili  kendi kendime mırıldanmaya başlamıştım meczup gibi...oradan hesaplayın işte yaz sıcağını...bir de gündüzün sıcağını ve memleketin daha da güneyinin harını ve alevini... 



ancak, ağustosun 17'si geldiğinde 
esas çok sıcak  ve çok kahırlı  yaz mevsiminin  
nasıl olacağını hepimiz yaşayarak görecektik...
daha o günlere vardı...




-aç parantez -
evet bir zamanlar ankara kızılaydaki tarihi gökdelenin üzerinde dijital bir termometre vardı teknoloji bu kadar pervasızca  azmanlaşmamışken...ve ben her geçişimde kadim bir ahbaba bakar gibi selamlardım o termometreyi...sonra onu da bir vesileyle tadilat şu bu derken battala çıkardılar...kırıp attılar...tıpkı yıllar yıllar önce kuzgun acar rölyefinin 12 eylül darbesiyle birlikte gökdelenin duvarlarından sökülüp haddehanelere gönderilip eritilmesi misali...memleketimizde heykellerle resimlerle alıp verememeler çok da yeni değil yani ... kimse olan biteni son 10/20 yıla bağlayıp  düşman taşlamasın...ayrıca bir ara size kuzgun acarı da anlatmak isterim..genç yaştaki  ölümüne kadar güzel sanatlarda neler neler ürettiklerini ve bugün artık hakiki  ölüm sessizliğiyle nasıl unutulup unutturulduğunu..!!!-
-kapa parantez-





şimdi  anılara devam zamanı...!!!

1999 yazında,  göreve gitmeden bir kaç gün önce can eriklerim  umur örsan ve arda erhanı anneleriyle birlikte apar topar erdek bandırma susurluk üçgenine göndermiş, yine  kaderimle:))  başbaşa kalmıştım...babalar en çok çalışmak için vardır çünkü....




bu cümlemde en ufak bir sitem de yok...bana sorarsanız her vesileyle hala dile getirdiğim gibi bir erkek bu kadar bubi tuzaklarıyla dolu bir dünyaya çocuk getirmek için asla ve kat'a  çok da hevesli olmamalı..hatta hiç hevesli olmamalı..karısının ısrarlarına rağmen havaya bakarak ıslık çalmayı bilmeli...ama benim gibi fazla özgürlükçü demokrat olursanız, ev içindeki herkesin hakkına  insaniyet namına fazla fazla riayet etmeye kalkarsanız o tuzağa mutlaka birden fazla düşersiniz :))  




vicdan büyük bir  kuyudur çünkü böylesi insanlar için.....



yine de bir erkek o veya bu nedenle bir kez baba olduktan sonra da oyunu  hakkıyla  oynamalı...ne olursa olsun ne olacaksa olsun; 
 
yan yattı çamura battı dememeli...
bahane üretmemeli...
baba gibi baba olmalı....
kaya gibi baba olmalı..

oyunlara da katılmalı...
kitaplar da okumalı...
şiirler de söylemeli...

ne yapıp edip 
o küçücük çocuklara
"bu evin içinde babam da var
iyi ki de var iyi ki de var..."  
dedirtmeli....
 
evet,  görev nedeniyle pat diye  türkiyenin en güneyine gitmek hasıl olunca ev halkını erdek bandırma susurluk üçgenine göndermiştim çünkü  iki çocuklu anne baba olarak ikimizin de ata topraklarıydı oraları...sarıdamarlı gelin de severdi zaten her vesileyle çantasını toplayıp olay mahallini terketmeyi...atadan babadan öyle görmüştü...başkasını görmemişti...kurulan yeni denklemi de görmek istememişti...onun tek bildiğine göre babalar günlerce evden gider, bir şekilde işleri  yapar paralar kazanır anneler de yenge teyze şu bu beşgenleriyle cümbür cemaat evlat yetiştirirdi...o cümbür cemaette çocuklar gümbürtüye giderse de kader böyleymiş denir yeni çocuklar yapılırdı...




bir babanın , öncelikle sorumlu olduğu ailesinin iaşesi için defalarca evlatlarından 20 gün boyunca ayrılmasının nasıl bir kahır olduğuna bir kez kafa yormamıştı sarıdamarlı gelin...vicdanına bu duyguyu zinhar sormamıştı...onun için hayat böyle bir şeydi...doğal olanı buydu...nesine kafa yoracaktı ki...evde her şeye haddinden fazla kafa yoran bir de  spartaküs :) vardı zaten....aslında belki ben normal bir baba olsam haklıydı da...ama ben normal bir baba değildim...



ve dahası ben çocukluğumda evimde de asla böyle görmemiştim...her yere ailecek gidilmişti...ailecek  ağlanmış ailecek gülünmüştü....bu yüzden her dış göreve gidişte aklım bu muhakemeleri ve anıların içinde takılıp kalmayı beller olmuştu....çocukların işleri güçleri görülmeyecek iyi bakılmayacaklar diye olmazdı bu duygum...gayet de iyi bakardı anneleri bedenlerine çocukların...evet bedenlerine iyi bakardı...ama benim çok ağrıma giderdi çocuklarımdan  uzak kalmak....gün gün büyümelerine tanık olurken arada böyle zorunlu kesintilere toslamak...




işte yine benzer iç seslerle, huzursuzluklarla, sıcaktan bunalmanın ihtimalleriyle dolu bir zihinle  gecenin bir vakti otobüse binerken otogardaki  kalabalıklar da asker uğurlamanın telaşı sevinci üzüntüsü şaşkınlığı mutluluğu içindeydi...anonslar yapıldıkça analar babalar evlatlar birbirine sarılıyor, yavuklular sözlüler nişanlılar  ana babaların dayıların halaların yengelerin arasında kenarda kalmanın burukluğunu yaşıyorlardı...


oysa
her ayrılık da  biter...
öyle ya da biter...


ömür gibidir ayrılık da...
başlar ve biter....


ama doğrudur ; 
ayrılık yeri gelir 
ölümden bile 
ağır çeker....




otobüs gece yarısı kıvrıla kıvrıla ilerlerken iç anadolunun güneyine iniyorduk. son durağımız hataya , antakyaya daha çok vardı...amanos dağlarının teror yüzünden yine tekin olmadığı zamanlardı...belen yaylasının da....oralardan da geçecekti gün ışırken otobüs...o hatta gidenler içinde her haliyle farklıydı bindiğim firma...türk hava yolları servisiyle yarışıyordu  sunum da içerik de....muhtemelen hala öyledir....thy deyince şunu da eklemeliyim hemen...antakyaya direkt seferler yoktu o dönemde...amik ovasının ve kuşların göç yollarının perişan olacağından dem vuruyordu havaalanına karşı çıkanlar....muhtemelen artık vardır havaalanı orada da ...ve yine muhtemelen ne amik ovasına ne kuşların göç yollarına hiiiçbir şey de olmamıştır :))  dolayısıyla otobüsle gitmek bence daha mantıklıydı...uçakla  adana şu bu yapmak yerine...


zaten yıllar boyunca uçak yolculuklarını hiç sevmemiş ve gerildiğim için yapmamış biri olarak benim de canıma minnetti böyle otobüs yolculuğu...bir ara yoğun görev nedeniyle arka arkaya bindiğim uçaklardan ve şimdi artık  uçak yolculuklarında gönüllü jübilemi yaptıktan sonra bir kez daha söylemeliyim ki hava  yolculuklarında   taaaa güvenlik aşamasından başlayarak insan fıtratına , insanın eşrefi mahlukatlığına aykırı gelen,  ruhen ve bedenen defalarca ezen  adını tam da koyamadığım sası bir duygu var...


otobüs gecenin içinde kıvrıla kıvrıla ilerledi....pozantı mozantı deyip molalar verdi...gün ışırken yüksele yüksele dağları tırmandı...sonra bir an geldi bir şehrin garajına girdi otobüs...kapı açıldı ve içeriye başka bir şey doldu...yıllar içinde yarım asırlık ömrümde memleketin neredeyse köyleri dahil her yerini görmüş halimle söyleyeyim ki , bir daha hiç öyle nemli ve yapış yapış bir sıcakla karşılaşmadım ben...iskenderundu durduğumuz yer...



biraz daha biraz daha diye diye antakyadaydık artık...yolun sonuna doğru dümdüz bir ovanın üzerine kayarak ilerledik ve adeta her tarafı surlarla çevrili bir vahanın içine demir attık...antakya da çok sıcaktı...ama yapış yapış sıcaklıkta iskenderunla yarışması söz konusu bile olamazdı... 



çok güzel bir şehirdi antakya....tarihi bir kentti...bakımlı medeni bir şehirdi...cana yakındı...ülkenin en fazla sayıdaki etnik yapısı birbirine yan gözle bakmadan yaşıyordu...sokaklarda insanların yüzüne yansıyan temkinli huzuru ve saygıyı görüyordunuz ilk andan itibaren....insanları  güleryüzlü esnafı bol kepçeydi...nereye giderseniz gidin yemekten önce önünüze öyle bir yeşillik deryası getiriyorlardı ki doymaya gözünüzle başlıyordunuz... işimi yaptıktan sonra günler içinde ne çok gezdim antakyayı / hatayı...harbiyesi mitolojik adıyla dafnesi, müzeleri, otantik çarşısı şusu busu derken hiç de sıkılmadım...



bunları yaparken yine çocuklarımı çok özledim...biri 4 yaşındaydı, diğeri yaşına bile gelmemişti daha...yine gittiğim her yerde yaptığım gibi şehrin tek kitapçısını buldum ve can yayınlarının sudan ucuz kitaplarından kelimenin tam anlamıyla kapış kapış aldım...günler ilerlerken önce can yücelin ölüm haberini aldık...bekleniyordu...seke seke geldim  / s.ke s.ke gidiyorum demişti son şiirinde can yücel her zamanki sevimli argosuyla...bademcik kanseri de arsızdı işte hayattan bile arsızdı...tuttu mu yakanızı bırakmıyordu....tarihi güneş tutulmasını yaşadık yine ağustos 1999'da....



günlerden bir gün harbiyede ipek böceği kozalarının olduğu ve el işi ipek ürünlerin satıldığı kocaman bir merkeze gittik...içeri girdiğimizde önce sarıdamarlı aklıma geldi...ona her seferinde yaptığım gibi gittiğim yerden bir şey almalıydım ilk önce...çok severdim bu duyguyu...hala çok severim en yakınımdan en uzaktakilere kadar çam sakızı çoban armağanı misali de olsa bir şeyler almayı...fakat esnaf alışılmışın dışında çok ilgisiz ve mutsuzdu...sorularım havada kalıyordu...alışık değildim böyle şeylere...büyük aile işletmesinin sahibini sordum...birini gösterdiler bana...yanına gittim ve neden böyle umursamaz bir tutum içindesiniz diye sordum yekten...oturduğu yerden kaşını kaldırdı ama mahçup bir ifadeyle bugün hiç gelen giden olmadı içerdeyiz / zarardayız dedi bana...severdim hazır cevapları ve atalar sözlerini...olmaz böyle dedim...gün vardır ayı besler...ay vardır yılı besler...yakışmaz size...yakışmaz bizim kültürümüze...hem ben girdiğim yere ayağımı sürür de girerim....benim gönlümü kırmayın diye bağladım sözü...hık mık edip herkes alaycı biçimde işine baktı...ben de tek bir çöp almadan çıkıp gitmeye niyetlendim...

ama hakikaten bir mucize oldu...

iki üç dakika içinde birden ortalık toz dumana bulandı ve tam üç koca otobüs japon turist o büyük mekandan içeri  karınca ordusu gibi sırayla  girmeye başladı....birden gözgöze geldik az önceki büyük patronla....ayağımın uğurunu biliyordum çok da yaşamıştım ama bu kadarını ve bu kadar hızlısını ben de beklemiyordum....büyük patrona uzaktan uzaktan kinayeli bir sesle "artık yüzün de bal satabilir...ama marifet duman yaylaya indiğinde azığını düşmanla bile paylaşmaktır..." cümlesini kuruyordum ki etrafımı dört görevli  sardı...biri naneli  çay getirmişti...diğeri en fiyakalısından bir koltuk oturayım diye...öbürü hatay işi ceviz reçelleri...büyük patron da yavaş yavaş yanıma geldi bu arada....elinde top top ipek kumaşlar vardı...istediğinden istediğin kadar alacaksın delikanlı abim benim, kusurumuzu cahilliğimize ver derken terler yüzünden şıp şıp akıyordu....şaşkındı...utanıyordu...mutluydu...aklı da üç beş dakika içinde olan bitenden dolayı karışmıştı...kimdi bu adam....ermiş desen ne yaşı başı ne giyim kuşamı ne hali pür melali buna uygundu....ama vardı bir hikmeti :)))  böyle düşünüyordu...



orada oturup sakince çayımı içtim...30 lu yaşların toyluğuyla muhtemelen akıllar da vermişimdir büyük patrona...japon turistler kıtlıktan çıkmış gibi herşeyi adeta kapıştılar...böyle olunca kendini daha da suçlu ve mutlu hisseden işletme sahibi daha da bonkörleşti...zorla önüme konan paket paket şükür hediyelerini de  kavga dövüş bıraktım...içlerinden bir ipek gömleği ayırttım sarıdamarlı için...kavga dövüş maliyet parasını da verdim...olmadı bu olmadı bu hiç olmadı delikanlı abim derken büyük patron, kıyıda köşede atılmış küçük bir anforanın içindeki yağı ve etrafındaki çekirdekleri gösterdim...ille hediye vereceksen bunu alacağım dedim...güldü herkes...biz onları  öylesine tutarız...hediye vermeye ar ederiz dedi büyük patron...keyif benim değil mi ben bunu istiyorum dedim ben de artık kendimi kurtarmak için...helalleştik çıktım dükkandan....arkamdan temennalarla uğurlarken personel, mahçubiyetle bindim arabaya...açtım paketi iki taneydi anfora...içinde defne yağı vardı...sarıdamarlının ipek gömleği ayrı paketteydi...yine eşe dosta aldığım hatay işi örtüler de bir başka torbada...


aradan bir kaç gün geçti ki o depremi yaşadık işte...
türkiyeyi ağlatan depremi...


ve ben sabahki telefondan sonra  anladım ki sarıdamarlı iyi olduklarını bildirmek için çırpınmıştı bütün gece...


ve aynı gün neden sonra gördüm...başucumdaki hediye anforalardan biri çatlamış içindeki defne yağı komidinin üzerine sıvanmıştı....takvim 17 ağustos 1999'u gösteriyordu....


hayır olsun murat...hayırlara çıksın ...dedim ama diyemedim...biliyordum tarih öncesindeki bütün medeniyetlerde bir anforanın nedensizce kırılmasının hiç de iyiye alamet olarak yorulmadığını....


gece elektrik kesildiği anda gelen o garip ses, 
çatlayan anforalardan birindendi demek ki ????



sonrasında yıllar içinde hataya defalarca gittim...her gittiğimde bütün küçük anforalara korkarak baktım...elime bile almaya korkar oldum...düşer kırılır diye....



şimdi başucumda vakti zamanında hediye edilen o anforalardan biri sapasağlam duruyor....ama hala geceyarısı bir çat sesi duyduğumda gayri ihtiyari irkiliyorum ve gözlerim hemen o anforaya takılıyor....



(  murat örem /  17 kasım 2016 / ankara.....)  














2 yorum:

  1. Sabah sabah üzdün beni. Yaşadığım Adana depremini hatırladım. 6. Kattan büyük kızımı kucağımda indirirken, geride kalan hamile eşimin yavaş yavaş inişini ve çaresizlik içinde onu bekleyişimi...
    Sabaha kadar anne babama iyiyiz haberi ulaştırabilmek için tekrar tekrar 6. Kata çıkıp telefon edişimi...
    Ardıç'ı sarsıntılarda herkesin sokağa kaçtığı halde, eşim ve benim doğum sancıları nedeniyle hastaneye girişimizi, saatlerce bekleyişimizi...

    Zor günlerdi

    YanıtlaSil
  2. Namık dostum;

    yaşamak galiba kolay günler de olacak umudunu kaybetmemek....
    sevgilerim selamlarımla....


    murat örem....

    YanıtlaSil