*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

10 Kasım 2016 Perşembe

edirneden ardahana bu toprakların çocukları ortak değerlerimiz için onlarca yıldan sonra kelimelerle biraraya gelmişiz...bunun adı "istanbul siyasal 85-89 dönemi çiftler" mucizesidir...bunun adı "Türkiye" mucizesidir....



gecenin bir vakti...
aylardan mayıs mı,  haziran başı mı...
onlardan biri  işte...



sarıdamarlının 
son hediyesi olarak elimde kalan 
ve çoktan   "asarı atika"    olan telefon 
sehpanın üzerinde kıvranıyor...


nesnelerle bağ kurmayı çok sevdiğim
ve yeni bir telefonun dilini çözmek
gözümde büyüdüğü için ;
hala vazgeçilmezim olan  eski telefonum 
kıvranmak bir yana 
habire tıkırdıyor...
habire tıkırdıyor...
hatta  çın çın çınnnlıyor...



çınlıyor çünkü telefonun mesaj tonunu 
herkesten farklı biçimde davranıp
lok lok lok su sesinden hemen çıkarmış
çoktan  temple bell yapmışım... 


annem müjgan hocanımın tabiriyle  
ters akan  çayıyım :)    ya ben !!!



-hikayenin devamı aşağıda ama bir parantez açayım hemen- 
aslında hiç sevmedim telefonla koyun koyunalığı...
ama bir dönem görevimin de  gereği 
yapıştı ellerime  neredeyse 2 yıl boyunca...



sonra daha sakin zamanlara geçtim...
o yoğun günlerde, telefonumun her tıkırtısında 
yanımdaki  çokamaçokgüzelyüz  
hemen ve enikonu biçimde kinayeyle  bakardı...



ben de refleks olarak 
önce telefona,  sonra hemen ona bakardım 
suçluların telaşıyla....


oysa ikimiz de bilirdik 
bu yoğun telefon trafiğinin 
o dönemde yalnızca iş odaklı olduğunu...


telefon susmadıkça, elimden düşmedikçe 
özellikle akşam vakitlerinde dinlenir
iki lokmayı karşılıklı ağız tadıyla bölüşürken
çokamaçokgüzelyüzün  tahammül eşiği vardı...
onu aştığımız vakit  sıkıntısını kibarca  dile getirirdi....



çünkü kibarlık 
"çokamaçokgüzelyüzün..."
takısı değil,  hakikaten özüydü....




ben öyle değilimdir mesela...
kızdığımda bunaldığımda o kadar kibar  "helva"  demem...
cart diye kitabın ortasından konuşur ,   "halva" derim...



işin kötüsü de:) bu halimden  çok da memnun olmuşumdur...



bu tarafımla freudyen teze yakınımdır yani...
hani der ya freud mealen onlarca yıl önceden

" bazı kibar insanlar,
özellikle de hanımlar 
argo konuşmayı 
büyük kabalık olarak görüyorlar....

oysa bilseler ki , 
bazı durumlarda 
argo konuşmak 
ve hatta küfür etmek
bir çok cinayeti önlemiştir !!!

bunu bilselerdi....
fikirleri kesin   olarak değişirdi..."



böyle demiş işte freud...



şunu da iyi biliyorum ki ;
çokamaçokgüzelyüz  
yanyana yürüdüğümüz yıllar  boyunca
onca hendeği aşarken 
ayağımız taşa bile değdiğinde  
özellikle bir çok konuda kendince çok esnedi...
hep esnedi...



laf aramızda 
o esnedikçe ben de yeni bir eşiğe çıkardım 
şımarıklık  ve  ona ya sabır çektirmenin ilmini  :) 



çokamaçokgüzelyüz 
işte o  hengameli zamanlarda 
bazı çın çın seslerini  de duymazdan gelirdi...



oysa ikimiz de bilirdik her şeyi ama her şeyi duyduğunu...
ve  çok zeki bütün kadınlar gibi 
olan ve olacakları zihninde  kayıt altına alırdı....



yeri ve zamanı geldiğinde
süngüsü düşmüş murat öreme
çat diye iki cümle kurmak için....


daha gergin anlarda da
direkt karaciğere  :)    çalışmak için...




eh ,  Allah var, 
benim de  karşı tarafı 
hem çok dinlendiren 
hem de çok yoran 
bir yanım hep oldu...



altay dostumun kulakları çınlasın; 
e birader , dokuz kusurlu hareketin 
hepsini yapmışın sen :) der yine,   
fırsatını bulsa ağır abi, ağır abi haliyle...



gözü kör olsun bu ikizlerin !!!

-kapa parantez :)  hikayeye devam-



her neyse işte, 
nispeten  sakin gecelerimden birinde
çın çın çın çın deyince telefon....
en sonunda kalktım baktım...




durmuyordu  çın çın çın yağmuru...
namık demirkan seni gruba ekledi dedikten sonra
habire yeni  numaralar düşüyordü  telefona....



zihnim alelacele çağrıştırdı bir şeyler...
çok yıllar önce tunç dostum sözetmişti 
böyle olası  bir mail zincirinden...
namık dostumun o zamanki emeklerinden de...


akim kalmıştı galiba....


hayat böyledir...
yeri ve zamanı gelmeden hiçbir şey olmaz....
yaprak bile kıpırdamaz zamanı gelmeden...



eh çağ değişince bu kanaldan
yeniden  atılmıştı  bu adım demek ki....
diye  düşündü zihnim saniyeler içinde.....
mutlu oldum...yüzüme bir gülümseme geldi oturdu...  


yağmur gibi yağan numaralar arasından 
o kadar azdı ki bağımın sürdüğü...


bir süre çoğunuz gibi ben de zorlandım
numaralarla isimleri eşleştirirken...


sonrasında daha bir oturdu isimler numaralar..



biliyorum, biliyorsunuz 
derslere düzenli girip çıkan bir öğrenci pek olmadım...
ama olan bitene bigane de hiç kalmadım...
kantin sohbetlerine  asla uzak durmadım...
o kalabalığın içinden iki elin parmağı olan dostlarla 
çok şeyi çok şeyi paylaştım dönem dönem...



bugün bile her hocamızı 
hala tane tane satır satır anlatabilirim...
yazıp anlattıklarım da vardır...



fakat yine de şimdiki aklım olsa
bir  ahmet güner sayarı  
dakika sektirmeden her dersinde dinlemek isterim...



bakır çağlara, burhan şenatalara,nazif kuyucukluya
ilter turana tayfun akgünere sulhi dönmezere... 
daha uzun ve daha kıymet bilen cümleler kurmak isterim 
hem de bazılarının hatta çoğunun çoktan öldüğünü bile bile...



ilhan akına cumhur fermana 
ve özellikle  vakur versana 
siz başkasınız hocam demek isterim... 




ve ahmet güner sayar hocaya
ags'ye:) uzun uzun tane tane 
max weberin protestan ahlakı bu muydu yani hocam
diye hınzırca ama büyük saygıyla 
cümleler kurmak isterim...




düşünüyorum da
bir kaç istisna dışında 
o çok güçlü eğitim kadrosunun 
neredeyse tümü 
benim şu yaşımdan 
sizin şu yaşınızdan çok daha gençti....




aradan o kadar zaman geçmiş yani ;
dip boyalarının bile kapatamayacağı !!!!




iyi ki de geçmiş...
iyi ki de yaşamışız onca yılı...



iyi ki çoluğa çocuğa karışmışız...
gelinler damatlar hatta torunlar bile girmiş sıraya...


onca badire atlatmış çoğumuz, hepimiz....
onca ölümler görmüşüz 
kah zamanlı kah zamansız 
ellerimizle yaradana teslim ettiğimiz...


 
onca bebekler kucaklamış aynı eller...
onca yüz öpmüşüz  "berhudar ol evladım"   diye diye...



kimimiz onca yıl içinde hep aynı eli tutmuş...
kimimizin eli havada kalmış...
kimimiz şımarklıktan meraktan  uzanmış bir  başka  ellere....



ama öyle ama böyle gelmişiz bu günlere...



bilir misiniz ; 
cem karacanın kurduğu  gruplardan birinin adı
                            
                          "edirdahan"     dır....

ve edirneden taaaa ardahana demektir....



edirneden ardahana 
bu toprakların çocukları,
ne yaşarsak yaşayalım
nasıl düşünürsek düşünelim
ortak varlıklarımız için 
onlarca yıldan sonra
yine biraraya gelmişiz...


 
bunun adı mucizedir...
bunun adı istanbul siyasal mucizesidir...
bunun adı anadolu mucizesidir...
bunun adı türkiye mucizesidir....




her mucizenin ardında büyük emekler vardır...
iyi niyet vardır...
bu mucizenin arkasındaki isimler de belli...

 
hepinizin okurluğunda 
bir kez daha teşekkür etmek isterim
Namık Demirkan dostumuza.....




bu bağ kurulmasaydı
ben nereden bulacaktım yıllardan sonra 
bir çok eski yeni  dostu...



pür iyilik olan Nazan Kardeşimi  nerden tanıyacaktım...


Osman dostumu, Çağatay kardeşimi nerede bulacaktım....


bir  Ahmet Hocamı ve Dostumu, bir Mehmet Olcarı 
neredeeen  bilecektim....


Abdullah Yaylı dostumu bir daha ne zaman selamlayacaktım...

İbrahim Türkiş gibi bir pırlanta adamla ne vakit oturacaktım....


Nurşenle nasıl kartal gol gol gol diyecektim  dostça...


Erol Dilaver deyince yılllar önceki nazik ziyareti kalacaktı bir tek.


Zeliha deyince, o zamanlar memlekette bıraktığım  sarıdamarlıyla ilgili  en sevdalı halimi ve anlattıklarımı sakin sakin sabırla arkadaşça dinleyen, önerilerde bulunan enbirincidost anıları kalacaktı sisler arkasında...


 


her bir ismi yazarken yeni bir isim gelip dikiliyor karşıma...
kimi yazsam bir eksik kalacak...


Güneş, Funda, Nejla, Tunç, Özlem, Fikret, Suna, Oya, Serap,
Yüksel, Koray , Güliz, Alkan diye uzar gider bu liste....


dostluğunuz daim olsun kardeşlerim...
kardeşliğiniz daim olsun dostlarım...




nice güzelliklerde...
çoğaltmak için...

nice acılarda ...
azaltmak için...


ortak değerlerimizin  çatısı altında...
vatanımızın üstünde...

insanlığımızın daima yanında... 

biraradayız...

az şey mi...
öyle çok şey ki...
öyle çok şey ki....

( murat örem / 10 kasım 2016 / ankara...)









2 yorum:

  1. Eh ne diyeyim. Rahmetli Bülent Ecevit benim yerime yazmış zaten. Birlikte öğrendik seninle
    avcumuzda yüreği çarpan
    kuşa sevgiyi

    elele duyduk kumsalda denizin
    milyon yılda yonttuğu
    taşa sevgiyi

    tırtılları tanıdık seninle baharda
    tırtılken daha sevmeyi öğrendik
    sevgiden üreyen kelebeği

    toprağı evimiz gibi sevdik seninle
    birlikte sevdik kuru toprakta
    ev küren köstebeği

    köstebeğinden toprağına taşına
    tırtılından kelebeğine kuşuna
    elele sevdik bu dünyayı

    acısıyla sevinciyle sevdik
    yazıyla kışıyla sevdik
    köy-köy ülke-ülke

    gökler gibi sardı dünyayı
    yağmur gibi sızdı dünyaya
    dünya kadar oldu sevgimiz

    elele büyütüp elele derdik
    elele derip insana verdik
    verdikçe çoğalan sevgimizi

    YanıtlaSil
  2. namık dostum;

    daha ne diyeceksin...
    daha ne diyebilirim...

    dünya siyasetinin gördüğü
    en incelikli
    en entelektüel
    en hümanist
    politikacı şairin
    bu muhteşem dizeleri karşısında
    "iptida" deyip
    "saygı" deyip

    ceketimizi iliklemekten gayrı....

    sevgiler selamlar dostum...

    murat....

    YanıtlaSil